ERBAKAN’SIZ TÜRKİYE’NİN HALİ VE ERDOĞAN’IN TAHRİPLERİ

301
Paylaş:

20 Mayıs 2018

Türkiye’nin genel manzarası ve ekonominin tıkanması
AKP’nin ekonomik ve ahlaki tahribatları ve istismar saltanatı
Mevcut ekonomi ve toplumsal politikaların yanlışlığı, resmi rakamlar ve sonuçlarla teyit ediliyordu. Üretime değil de borca dayalı ekonomi politikaları faizcileri memnun ederken, kâğıt üstünde kalan ekonomik büyüme rakamları da işsiz sayısını azaltacağı yerde daha da artırıyordu. Toplumsal politikalardaki sıkıntılar, kendisini ahlaksızlığın ve suç oranlarının artması, dolayısıyla da cezaevlerinin dolup taşması olarak gösteriyordu. Tüm bunların faturası Türkiye’ye 57.5 milyar TL faize akan para, resmi rakamlara göre 3.5 milyon işsiz ve dolup taşan cezaevleri olarak dönüyordu.
Faize bütçeden 57.5 milyar TL aktarılmıştı.
Borç gelirin yarısını aşmıştı. 2003 yılında milli gelire oranı yüzde 37 seviyesinde olan Türkiye’nin dış borcu, 2017’de 14 yıllık tırmanışın ardından ilk kez yüzde 51’i aşmıştı.
Üreterek değil de borçlanarak büyüme politikalarının Türkiye’yi getirdiği nokta, borcun her geçen yıl kabarması oluyordu. 2003 senesinde dış borcun milli gelire oranı %37.6 iken, geçen sürede borç mütemadiyen artıyor ve sonunda milli gelirin yarısını da aşıyordu. Türkiye’nin Haziran sonu itibarıyla brüt dış borç stoku, yılın ikinci çeyreğinde 20 milyar dolardan fazla artarak 432.4 milyar dolara çıkıyordu.
Bütçe açığı rekor kırmıştı.
Türkiye’nin cari açığı 2017 Ağustos ayında 40 milyar dolara çıkıyordu. 2018 bütçesini Meclis’e sunan Maliye Bakanı Naci Ağbal, bunun gerekçesini ithalat-ihracat dengesizliğindeki kalemlerden sadece enerji fiyatlarının yüksekliğine bağlıyordu.
Gıda fiyatlarına çözüm bulunamamış, enflasyon yeniden azıtmıştı.
2016 yılında %8,5 olan enflasyon, 2017 yılında da genel artış eylemini sürdürüyordu. Bu seyirde gıda fiyatları, TL’nin değer kaybının birikimi, ithalat fiyatlarının yükselişi etkili oluyordu. Bu kapsamda bu yılın sonunda enflasyonu %9,5 olarak bekleniyor ama %10’u geçiyordu.
Rantın son durağı yaylalardı, Türkiye’yi betona boğanlar gözlerini şimdi de Karadeniz yaylalarına dikmiş durumdaydı.
Sonunda “imar rantı” gözünü Doğu Karadeniz yaylalarına dikiyordu. Yaylalar ile ilgili hükümetin yaptığı düzenleme, bölgede dev otellerin ve lüks villaların yapılmasının önünü açıyordu. Maalesef yaylalar gerçek sahiplerinin elinden alınıp rantçılara teslim edilmeye başlanıyordu.
Yaylalar derhal kayıt altına alınmalıydı!
Tapusuz yaylalarında önemli bir sorun olduğuna değinen uzmanlar, “Kayıt altına alınmayan bölgelerde satışlar yaylacılarımızı olumsuz etkiliyor. Bu durum daha büyük problemlere yol açacak. Bir yetkilinin popülist birkaç cümlesi ile yaylalarda düzenleme yapılmaz. Planlama çalışmalarının yapılması, bu çalışmaların bölge halkına iyi anlatılması ve bölge insanını üzmeyecek yukarıda bahsettiğim düzenlemelerin başlaması gerekmektedir.” diye konuşuyordu.
Cumhurbaşkanı “başkanlık ettiği” Hükümetin ekonomi politikalarını ve ‘onun sonucu’ olan “yüksek faizi” eleştirirken, faiz mikrobunu meşrulaştırmaya çalışmaktaydı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada, “15 yıllık” AKP iktidarının ekonomi politikalarını eleştiriyordu. AKP iktidarlarının uyguladığı ekonomi politikaları neticesinde “tarihlerinin en kârlı” dönemlerini yaşayan bankalara veryansın eden Erdoğan, “yüksek faiz oranlarını” eleştirirken, başkanlık ettiği hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Program’dan çıkan MTV artışından da dert yanıyordu. “Küçük sarsıntılar” dışında ekonomiyi kontrolde tuttuklarını söyleyen Erdoğan, “Faizlerdeki düşüş istediğimiz noktada hâlâ değil. Faizlerdeki düşüşü başaramazsak birçok musibet bizi beklemektedir. Piyasa faizinin yüzde 20 olduğu ülkede yatırımcı yatırım yapabilir mi? Ondan sonra lanetle de karşı karşıya kalırız. Birçok sefil ailelerle de karşı karşıya kalırız. Biz faizci akıllarla, faiz lobilerinin yaklaşımlarıyla adım atarsak sadece onları ihya ederiz.” diyerek halkımızı oyalıyor, ama faizsiz sisteme geçmek hususunda ciddi ve gerçekçi hiçbir adım atmıyordu.
AKP düzeni sadece faizciye yaramaktaydı!
2015 yılında 26 milyar TL olan bankacılık sektörünün net kârı, 2016’da yüzde 44 artarak 37.5 milyar TL’yi buluyordu. Bankacılık sektörü, bu yılın ilk yarısında da 25.4 milyar lira ile “tüm zamanların en yüksek” ilk yarı net kâr rakamına ulaşıyordu. Bu yılın ilk yarısında bankaların elde ettiği net faiz geliri ise 55.2 milyar liraya yükseliyordu. Türkiye bütçesinden 2017’de faiz ödemelerine ayrılan 57.5 milyar TL rakamı da dikkat çekiyordu.
“Çıkar bir KHK ‘Ben faizleri sıfırladım’ de” bakalım.
Kemal Kılıçdaroğlu bile: “İkide bir faizler yüksek faize karşıyız diyorlar. Faize karşıysan indir. Sanki memleketi başkası yönetiyor. Bu da doğru değil. Tamamen faiz lobisine çalışan bir hükümet. 142 milyar dolar faiz ödeyeceksin sonra vatandaşa faiz yüksek diyeceksin. Kardeşim faize karşıysan çıkar bir KHK faizi sıfır yap. Gücün yetiyorsa çıkar bir KHK ‘ben faizleri sıfırladım’ de. Yapabilir mi, yapamaz. Sen faizi ve faizcileri destekliyorsun. Faize kim karşı?” diye çıkışıyor, ama iktidardan hiçbir yanıt gelmiyordu.
Diyanet “katılım bankalarını” uyarmıştı: Faizli yöntemden farkınız kalmamıştır!
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Dr. Muhlis Akar, Katılım bankalarının temsilcilerine; malı satan, müşteriye karşı nasıl sorumluysa; katılım bankalarının da satıcı gibi sorumlu tutulmasını ve ancak bu şekildeki yöntemlerin caiz olacağını hatırlatmıştı. Çünkü eğer, katılım bankası doğrudan vatandaşa para verirse faizli yöntemden farkı kalmayacaktı.
Tarımdaki manzara daha da fecaatti. Son birkaç senede sürekli Tarım Bakanı değişiyor, ancak çiftçinin ve tüketicinin sıkıntılarına hiçbir deva bulunamıyordu. Siyasi iktidarın bakanları çıkıp da “yüksek gıda fiyatları aracılar yüzünden” şeklinde teşhislerle uğraşıyordu. Hâlbuki oturdukları koltuk teşhis değil tedavi makamıydı. Bir zamanların “kendi kendine yeten” tarım ülkesi Türkiye, AKP iktidarının mütemadiyen çeşitli ürünlerde gümrük vergilerini düşürmek suretiyle ithalatı kolaylaştırmaktaydı. Artık Türkiye gibi bir ülkenin buğday, arpa ve saman ithal etmesi bile hayretle karşılanmaz olmuş durumdaydı. Yem ithalatı yapan Türkiye manzarası, işin ilginci kimselere garip gelmiyor artık. Hiçbir plana ve hedefe sahip olmayan, günlük yürütülen politikaların neticesi bunların hepsi normal sayılmaktaydı.
AKP iktidarı hayvancılığı da batırmıştı!
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Genel Cerrah Ahmet Eşref Fakıbaba, kansere çare bulmuş gibi sevinç nutukları atmaktaydı. Kırmızı et fiyatını düşürecek formül bulduğunu sanmaktaydı. Kendisinden önce görev yapan 4 AKP’li bakanın 15 yılda bulamadığı formülü 75 günde bulmuş ve uyduruk reçetesini yazmıştı. Buna göre devlet, Et ve Süt Kurumu eliyle karkas et ithaline başlayacak, bu ithal eti parçalayarak, kemiğinden ayıracaktı. Elde edeceği kıyma ve kuşbaşı eti özel sektör paketleme tesislerinde ambalajlayacaktı. Ülke genelinde yaygın marketler zincirinde yaklaşık 17 bin noktada reyon kiralayacaktı. Bu reyonlarda kilosu 24 liradan kıyma, 27 liradan kuşbaşı et satacak, böylece güya vatandaş ucuz ete kavuşacaktı. Dikkat buyurun AKP’li Bakan Fakıbaba’nın formülünde, reçetesinde yerli üretici ve üretim yoktu, aksine yerli üreticiyle sıkı rekabet vardı.
Peki, Bakan Fakıbaba’nın formülünde kimler ne kazanacaktı?
Et ve Süt Kurumu’nun marketlerde satacağı et ithal edileceği için, yurt dışındaki besici, başka ülkelerin çiftçileri para kazanacaktı. Onlara destek olunacaktı. Eti yurt dışından Türkiye’ye ve yurt içinde satış noktalarına taşıyan lojistik firmalarına para kazandırılacaktı. İthal eti işleyerek kıyma ve kuşbaşı elde eden ve paketleyen firmalara vurgun imkânı sunulacaktı. Eti reyonuna koyarak satacak marketlere kira geliri sağlanacaktı. Bu sömürü zincirinin halkasında yer alan kimselerin ne kadar kazanacağı bile hesaplanmıştı. Görüleceği üzere bu zincirde, bu formülde üretici ve besici bulunmamaktaydı.
AKP’li Fakıbaba’nın, “Benden önce yolsuzluk varmış, erkekseniz bundan sonra yapın!” şeklinde çektiği “rest” kendisinden önceki AKP’li bakanlara yönelik bir “yolsuzluk ithamı” hatta bir “yolsuzluk itirafı” olarak da algılanmıştı. İster “yolsuzluk ithamı” olarak kabul edin, ister “yolsuzluk itirafı” olarak kabul edin hepsi “aynı kapıya” çıkmaz mıydı? Bundan önce Tarım Bakanlığı hakkında yapılan “yolsuzluk” dedikodularının pek çoğu Fakıbaba’nın bu açıklamasının ardından adeta perçinlenmiş gibi olmadı mı?
“Herkes aklını başına almalıydı!”
Tarımın da sanayi gibi bir reel sektör olduğunu dile getiren uzmanlar: “Bu ülkede ne sanayiye ve ne de tarım sektörüne kıymet verilmiyor. Bu ülkeyi doyuranlar bu ülkede kıymet görmüyor. Herkesi uyarıyorum, tekrar meydanlara çıkarız. Herkes bu ülkeyi doyuran insanların kıymetini bilmek zorunda. Bu anlaşılıncaya kadar mücadelemiz devam edecek. Yoksa ülkenin gıda güvencesi tehdit altında, ithalatla falan da ülkeyi doyurmak mümkün değil. Bu ülke topraklarının yüzde 70’inde buğday ekiliyor, bu kadar önemli bir ürün. Söz konusu ürünleri üretenleri mağdur etmeye kimsenin hakkı yok. Böyle yanlış kararnameleri çıkarıyorlar, insanları mağdur ediyorlar, tepki koyunca da ‘niye tepki koydun?’ diyorlar, koyacağız. Benim görevim bu. Meydanlara çıkarız, herkesi uyarıyorum, meydanlara bir çıkmaya başlarsak arkası gelir. Kimse bizi durduramaz, herkes aklını başına alsın bu ülkede.” diyerek endişelerini aktarmaktaydı. Artık çiftçi, bankalara borçlanmadan çarkını çeviremez durumdaydı!
Enflasyon canavarı iyice azıtmıştı!
Sürekli “bu ay düşecek” denen enflasyon, 2017 Kasım’ında daha da hızlanmıştı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Kasım’da yüzde 1.49, Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yüzde 2.02 artmıştı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 12.98, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 17.30’a ulaşmıştı. Kasım ayı itibarıyla 12 aylık ortalamalar dikkate alındığında, tüketici fiyatları yüzde 10.87, yurt içi üretici fiyatları da yüzde 15.38 artmıştı. AA Finans Enflasyon Beklenti Anketi’ne katılan ekonomistlerin Kasım ayı enflasyon beklentilerinin ortalaması yüzde 1.08 çıkmıştı. Ekonomistlerin Kasım ayı enflasyon beklentilerinin ortalamasına göre, bir önceki ay yüzde 11.90 olan yıllık enflasyonun, yüzde 12.53’e yükseleceği varsayılmıştı.
Üretim ekonomisi yerine, borçlanma ve tüketim ekonomisiyle geleceğimizi karartan AKP’nin iflası yakındı.
Uluslararası alanda ekonomiye yaptığı katkılar nedeniyle Rahmi Koç bilim madalyası kazanan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Ekonomi Bölümü’nden Prof. Dr. Daron Acemoğlu “Ulusların Düşüşü” adlı bir eseri vardı. Prof. Acemoğlu’nun: “Ekonomi sözde büyüyor ama bu büyüme üretimden çok tüketimle oluyor. Ekonomide verimliliğimiz düşüyor. Oysa sürekli ve herkese faydası dokunan verimliliği sağlayacak bir büyümeyi artırmak gerekiyor. 2007 yılından beri Türkiye’de verimlilik artışı yoktur. Sadece talep ve tüketim merkezli bir büyüme söz konusudur. Türkiye krediyle yani borçla büyüyor gibi gösteriliyor. Oysa üretkenliği artırmadan bu büyümenin daha fazla sürdürülmesi mümkün görülmüyor. Bu sürecin sonunda büyük bir büyüme yavaşlamasıyla karşı karşıya kalınacağı unutuluyor. Gelişen teknolojilere ayak uyduramayan ülkelerin gelirlerini artırmada sıkıntılar yaşayacağı biliniyor. Bu yarışa katılmak için öncelikle eğitime gereken önem verilmiyor. Yeni teknoloji yatırımları yapılmıyor. Bunların yanında işgücünün verimi artırılmıyor ve buna göre modeller geliştirilmiyor. Tam aksine eğitim konusundaki kafa karışıklığı yaşanıyor. Gençlerimizin 10-15 sene sonra gerçekten yeni teknolojilerle yeni bir dünyada çalışacak kapasiteleri oluşacak mı? sorusu hepimizi derin endişelere sevk ediyor.”
“Küresel ekonomiye entegre olduk” itirafı.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin dışa açık kalmaya devam edeceğini kaydederek, “Biz küresel ekonomiye son dönemde önemli ölçüde entegre olduk. Bundan da çok faydalandık. Aslında küresel ticarette korumacılığın ne kadar zararlı olduğunu biliyoruz.” diyerek baklayı ağzından kaçırmıştı.
AKP’nin ahlaki ve manevi tahribatları
Bonzai’den sonra Skunk belası başlamıştı.
Bonzai yüzünden onlarca gencimizi kaybettiğimiz, binlercesini ise kaybetmek üzere olduğumuz şu günlerde, Skunk adı verilen yeni bir zehir türü daha piyasaya çıkmıştı. Hint kenevirinin laboratuar ortamında başka uyuşturucularla hibritlenmesi sonucu geliştirilen ‘Skunk’, esrardan 20 kat daha tehlikeli bulunmaktaydı.
Cezaevleri dolup taşmıştı.
Türkiye’de son yıllarda hızlı bir şekilde büyüyen diğer bir alan ise cezaevleri yapımıydı. Adalet Bakanlığı verilerine göre, kapasitesi 207 bin 339 olan cezaevlerinde toplam 229 bin 790 kişi bulunmaktaydı. 2012 yılında 136 bin 20 olan cezaevindeki tutuklu sayısı 2017’ye gelindiğinde ise 229 bin 799’a ulaşmıştı. Kapasitenin 207 bin 339 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, cezaevlerinde 22 bin dolayında kapasite fazlası mahkûm bulunduğu saptanmıştı. Uygulanan yanlış politikalar, suç ve doluluk oranlarında rekor kırılmasına neden olmaktaydı.
Artık evlerde, 15 dakikada ve çok daha ucuza “rakı üretimi”ne başlanmıştı. Maalesef hiçbir yasal engel de kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Coca-Cola fabrikası açmıştı! Yandaş Abdurrahman Dilipak ise “Koka Kola yerine kendi sidiğinizi içmeniz daha az zararlıdır!” fetvaları yayınlamaktaydı!
Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na iniş yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, havalimanının hemen yanındaki OSB’ye uğramıştı. Açılışa Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, The Coca-Cola Company Yönetim Kurulu Başkanı Muhtar Kent katılmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anadolu Grubu’na ait 220 bin metrekare tahsisli alandaki yaklaşık 110 milyon dolarlık kola fabrikalarının açılışını yapmıştı.
Evrim teorisi hala kitaplarda durmaktaydı.
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Durmuş tarafından evrim teorisi ile ilgili şok eden bir açıklama yapılmıştı. Durmuş, “Evrim kitaplardan kalktı diyenler zır cahil” diyerek teorinin müfredattan çıkarılmayacağını vurgulamıştı. Senelerdir yerinde sayan ve kalıplaşmış sorunlar ile boğuşan Milli Eğitim, sapkın ve saplantılı ideolojilerin tesirinden kahraman AKP iktidarının 15 yıllık döneminde de kurtulamamıştı.
Tarım ve hayvancılığın kökünü kurutmak, vatana ihanetle eş anlamlıydı!
Buğday, saman ve hububat ithaline ağırlık veren AKP iktidarının kırmızı et ithalatı da kafa karıştırıcıydı. Maalesef sanki bu süreç, ülkemizde bağımsız çiftçi ve hayvan üreticisi kalmamasını amaçlamıştı. İnanması zor ama gerçekten de küresel güçlerin de hedefi bu olmaktaydı. Yani köylü, topraklarını ve yaylasını terk etmeye zorlanmaktaydı. Türkiye’de tarım ve hayvan üreticileri AKP iktidarınca göçe zorlanmaktaydı. Son 20 yılda 10 milyondan fazla köylümüz şehirlere yığılmıştı. Beslenme bağımsızlığını kaybeden ülkelerde sosyal ve politik birlikteliği sürdürme imkânı da kalmayacaktı. Sonuçta halkın, üretimi planlayan küresel merkezin itaatkâr kulları durumuna gelmesi kaçınılmazdı. Köylülüğün bitirilmek istenmesinin bir sebebi de, toprağa yönelik duygusal bağlılığın zayıflatılması ve “uğrunda ölünecek değer” olmaktan çıkarılmasıydı. Ucuz et ithalatının, ucuz polemiklerle tartışıldığını oysa meraların yerli veya yabancı yatırımcılara uzun süreliğine kiraya verilmeye hazırlandığı, küresel hayvancılık şirketlerinin Trakya’ya ve Türkiye’nin bütün meralarına göz koyduklarını hesaba katmalıydı. Ziraat Mühendisleri Odası da 24 Kasım 2017 tarihli “alarm” niteliğinde bir mektup yazmıştı. Mektupta özetle: “Türkiye’de son 27 yılda tarım alanlarının yüzde 14 azaldığı, üreticilerimizin giderek tarımdan koparıldığı, toprak ve su kaynaklarının yanlış kullanıldığı, tarım arazilerinin rant uğruna elden çıkarıldığı, Türkiye’nin kendi topraklarında yetiştirebildiği birçok ürünün ithal edilmeye başlandığı, yüksek girdi maliyetleri altında ezilen üreticiye yeterince destek çıkılmadığı, milyarlarca dolarlık kaynağın, ithalat yoluyla başka ülkelerin refahına aktarıldığı” hatırlatılmıştı.
Şimdi okurlarıma soruyorum: Vatanı satmak için yasa değişikliği yapılır mıydı? Meraları yerli veya yabancı yatırımcılara açan torba yasadaki değişikliği hazırlayanlar ve sorgulamadan onaylayanlar, yani toprağı köylünün elinden alanlar, kime hizmetçilik yapmaktaydı?”[1] feryatları haklıydı.
Esra Erol programını, Milli Çözüm ihbar saydırtmıştı.
Haçlı AB yasalarıyla toplumun temel taşı aile yuvamızın altına dinamit koyulmaktaydı!
AB’ye girme sevdasına yuvalarımız yıkılmaktaydı! Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde hayata geçirilen 6284 Sayılı Kanun ile Türk aile ve geleneklerinin altı oyulmaktaydı. Batı’dan ısmarlama bu kanun, adeta barışmak isteyen evli çiftlere dahi ceza yağdırmaktaydı. Hem Yüce Dinimizin hem de milli birliğimizin en hassas olduğu konuların başında sayılan ve toplumsal ahlakın önemli yapı taşlarından birini oluşturan aile kurumunun dibine, Avrupa Birliği uğruna getirilen 6284 sayılı kanunla adeta dinamit koyulmaktaydı. Toplumumuzu, Batı toplumlarından ayıran en önemli unsur olan güçlü aile yapısı, AB uğruna yok edilmeye çalışılmaktaydı. Uyum yasaları sebebiyle hayata geçirilen bu kanun, 2012 yılından bu yana birçok yuvayı da dağıtmış durumdaydı.
Erkeği uzaklaştırma kararıyla herkes kendi dünyasına ve nefsi hevasına atılmaktaydı!
Bu yasalar boşanmaya odaklıydı!
Sanki aileyi dağıtma yasasıydı!
İktidar, AB’ye uyum sağlamak için kendi değerlerini yıkmaktaydı. Avrupa standartları baz alınarak hazırlanan 6284 sayılı kanun, aile yapımızı temelden sarsmaktaydı. Kanunun sağladığı psikolojik şiddet hakkı kapsamında; kadın, kocasını dayak, yaralama gibi bir fiziksel şiddet olmamasına rağmen evden attıracaktı. Eşlerin kanunu her tartışmada sopa gibi kullanması, boşanmalara ve cinayetlere sebep olmaktaydı. Söylemlerde millilik naraları atan ve dindarlık taslayan, icraatlarda ise Avrupa çizgisinden çıkamayan Türkiye, rol modeli batı gibi aile yapısını tehlikeye atmaktaydı. Oysa AB’de evlilik dışı ilişkiler çoğalmakta ve kanunlar, “evlilik”e göre değil, “birliktelik”e göre yapılmaktaydı. Doğan her iki çocuktan biri evlilik dışı ilişkiden doğmaktaydı. Bunun yanı sıra insanlar, çocuk sahibi olmak yerine kedi, köpekleri “evlat” edinip yozlaşmaktaydı. AB’de tablo böyle iken Türkiye, aile yapısını batıya entegre etmeye çalışmaktaydı. Avrupa standartları örnek alınarak hazırlanan 6284 sayılı kanun, Türk aile yapısını parçalayacaktı. Kanunu sopa niyetine kullanan eşler, kendilerini boşanmanın eşiğinde bulacaktı.
Porno filmlerine erişim kolaylığı, ahlaksızlığı ve cinsi sapıklığı körükleyen TV dizilerinin yaygınlaşması, eşcinselliğin meşrulaştırılması, çok küçük yaşlardan itibaren cep telefonuyla sosyal medya kullanımının çoğalması; maalesef kız ve erkek çocuk tacizlerini, hatta aile içi ensest ilişkileri hızla artırmaktaydı.
Halâ: “Batı’dan kopmadık, kopmayacağız!” edebiyatı.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek hala; “Ne AB’nin Türkiye’den, ne de Türkiye’nin AB’den vazgeçtiğini” söyleyerek, “Batı’dan kopmadık, kopmayacağız!” açıklamasını yapmaktaydı. Mehmet Şimşek, “İnsani Finans” temasıyla düzenlenen Küresel Katılım Finans Zirvesi’nin (Global Participation Finance Summit-GPAS İstanbul) açılışında yaptığı konuşmada: “AB ile ilişkilerin dondurulacağı, ilişkilerin kesileceği” yönünde iddialar olduğunu, ancak AB’nin Türkiye’den, Türkiye’nin AB’den vazgeçemediğini, vazgeçemeyeceğini vurgulamıştı.
Esra Erol’da programındaki çarpıcı “bebek ticareti” konusuna: Esra Erol’daki itiraf ve ithamlardan sonra yer yerinden oynamalıydı, ama hayret bu tepkisizlik ve ilgisizlik nasıl okunmalıydı?..
Şimdi şu sorular kafaları kurcalamakta, vicdanları sızlatmakta ve elbette yanıtları aranmaktaydı:
1- Bunca feryadı, iddiayı ve çok ciddi ithamları, “ihbar” kabul etmesi gereken savcılar harekete geçmek için daha neyi bekliyordu?
2- Adana Valiliği’nden, İl Sağlık Müdürlüğü’nden… Sağlık Bakanlığı’ndan, Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı’ndan niye hala tıs çıkmıyordu?
3- Ve tabii işbaşındaki Hükümet ve Devlet niye bu olaya el koymuyordu?
4- On yıllar boyunca yüzlerce, hatta binlerce bebeğin: “öldü, belediye götürüp gömdü” denilerek, anne babalarından koparılarak, büyük paralar karşılığı pazarlandığı; doğum ve ölümlerle ilgili resmi kayıtların bile tutulmadığı veya ortadan kaldırıldığı iddiaları ve bu konuda onlarca mağdurun bizzat yaşadıkları ve aktardıkları karşısında, Devlet ve Hükümet yetkililerinin: “Ne yapalım, bizden önceki iktidarlar döneminde yaşanmış…” dercesine, bu konuda ilgisiz ve isteksiz davranıp ağırdan almasının altında başka şeyler mi yatıyordu? Çocuk ve organ mafyasının şeytani etkinliği hala devam mı ediyordu?
5- Yoksa bu ağır suçlulara ve vicdansız sorumlulara; kendilerini aklamak, pisliklerini örtüp saklamak ve gerekli-geçerli(!) sahte mazeret belgeleri hazırlamak ve kaçmak dahil her türlü kurtuluş tedbirini almak üzere fırsat mı tanınıyordu?
6- Ya da, yürekleri yaralı ve ciğerleri yanmış mağdur vatandaşlarımızın; bu hıyanet ve cinayet şebekelerinden, intikamlarını kendileri mi alsın isteniyordu? Vatandaşlarımız niye sahipsiz ve ümitsiz bırakılıyordu?
7- Ve tabii sormak lazımdı: yayıncılığın ahlaki ve hukuki ilkelerine azami dikkat gösterilerek yapılan ve toplumsal sorunlara dikkat çekmeyi amaçlayan bütün bu açıklamalara karşı, ilgili ve yetkililerin bu duyarsız ve tutarsız tavrını nasıl yorumlamak gerekiyordu ve Türkiye nereye gidiyordu?
Az daha ikiz kardeşiyle evlenmiş olacaktı!
Esra Erol’un programına telefonla bağlanan bir kadının anlattıkları herkesi şaşkınlık ve gözyaşı içinde bırakmıştı. Bağlanan kadın gençliğinde kardeşi olduğunu sonradan öğrendiği kişiyle Ankara’daki bir okulda tanışıverdiklerini, daha sonra farklı bir yere taşınan erkekle görüşmeye devam ettiklerini ve evlilik kararı aldıklarını anlatmıştı. İsteme merasiminin ardından damadın halası ölünce, ailenin nikâhı düğünden sonraya ertelediğini belirten kadın, düğün günü iki aile bir araya geldiğinde çocukların evlatlık verilmelerine aracı olan kadının her iki aileyi de tanıyıp bütün gerçeği kendilerine anlattığını aktarmıştı. Düğünün iptal edilmesinden sonra kendisinin başka bir erkekle evlilik yaparak, 2 çocuk sahibi olduğunu gözyaşları içinde, zorlanarak anlatan kadın, evlenmek istediği kişinin ikiz kardeşi olduğunu öğrendiği andan itibaren hadisenin şokunu bir türlü atlatamadığını, 3 defa intihara kalkıştığını, hâlâ ilaç kullandığını ancak huzur bulamadığını anlatmıştı!
Bütün bu yaşananların bazı çetelerin çocuk satarak para kazanması gibi adice bir ticaret olarak görülmeyecek kadar ürküten boyutları vardı. Sadece tetikçi tezgâhtarların adının geçtiği felaketler zincirinin içinde küresel örgütlerin bulunulabileceği ihtimali dikkatlerden kaçırılmaktaydı. Doğumhanelerden yahut sokaklardan çalınan çocuklar ya organ yetmezliği yaşayan zenginlere organ için doğranmakta, ya satanist ayinlerinde kullanılmakta, ya tecavüz için köleleştiriliyor olmakta, ya çocuğu olmayanlara satılmakta, ya da nesep karışıklığı olsun diye doğumhanede bilerek karıştırılmaktaydı. Bu çocukların ABD’lilere ve İsraillilere satıldığı iddiaları ise insanın kanını dondurmaktaydı.
Yolsuzluk dosyası, yerli araba palavrası
Yerli (Milli değil, çünkü AKP iktidarı hala asansör motoru bile üretemiyor) otomobil 2021’de hazırmış…
Oysa daha önceki palavralara göre, 2020’de hem de yerli uzay gemisiyle Türk astronotlar uzaya çıkacaktı.
2011 seçimleri öncesi, 2020’de yerli savaş jetlerimizin seri üretimine başlanacağı propagandası yapılmıştı. Hatta Türk Hava Kurumu Başkanı’na 2014’te yerli yolcu uçaklarımızın yapılıp satılacağı açıklattırılmıştı.
2017’de Sn. Erdoğan yerli uçak gemimizi 2019’da Akdeniz sularında gezdireceğimizi müjde buyurmuşlardı. Ve tabii her ne hikmetse Türkiye’nin her tarafında açılan sondaj kuyularından petrol fışkırdığı ve 2023’te petrol ihraç eder konuma taşınacağımızı yazan yandaşların yalanları da havada kalmıştı.
Ve şimdi, 2017 Kasım başında Sn. Erdoğan, Saraydaki parlak bir törenle “ilk yerli otomobil” projesinin mimarlarını tanıtmıştı. Her biri kendi alanında öne çıkan şirketlerin rantiyeci baronları da salonda hazırdı. Oysa ortada henüz otomobil falan bulunmamaktaydı. Ama bu kadar güçlü isimler bir araya gelirse otomobil yapılması çok kolaymış masalları anlatılmıştı. Bu kadar çok “babayiğit” görünce yerli otomobil konusunda içine kuşku düşenler haklıydı. “Bir araya gelen holdinglerin her biri milyar dolarlık patronlardı. Hepsi kendi işlerini yapıyorlar, ortaklıklardan pek haz etmiyorlardı, ama en önemlisi kararları mutlaka kendileri vermek istiyorlardı. Otomobil gibi çok özel bir alanda bu kadar büyük başın bir arada olması ve karar alması bana göre imkânsızdır.” diyen sanayiciler bile vardı.
Yani bir araba için bu kadar çok patrona gerek duyulmazdı. Yatırım için sadece birkaç milyar dolara ihtiyaç vardı. Öyle anlaşılıyor ki bu patronlar aslında işe para yatırmayacaklar, göstermelik birkaç proje üzerinde konuşup gündem oluşturacaklardı. Sonra hepsi çekilecekler iş AKP’li birine kalacaktı. Peki, bu oyun tutar mıydı? Tabi 2011 seçimlerinde “ilk Türk uçağının semalarımızda olacağına”, 2015 seçimlerinde ise bu uçağı unutup “ilk yerli yolcu uçağımızın yapılacağına” inananlar şatafatlı törenlerle açıklanan “ilk yerli arabamızı yapıyoruz” sözlerine de inanacak; daha doğrusu kendileri de inanmadığı halde, Erdoğan’ı haklı çıkartmak hatırına, inanmış rolü oynayacaklardı.
 
                             Şiir:
Patavatsız palavralar, balon gibi patlardı
Bunca yalan, kabaklara; konulsa o çatlardı
“Yalan ama, ferahlatır!.”, diyen ahmak oldukça
Fırsatçılar sırtımızdan, reytingleri katlardı…
 
Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile görüşen dünyaca ünlü iş adamı, elektrikli otomobil pazarının öncü ismi Yahudi asıllı, CIA ve MOSSAD’la irtibatlı; Tesla Motor’un CEO’su Elon Musk, Anıtkabir’i ziyarete koşmuşlardı.SnErdoğan’ın ve dünyaca ünlü iş adamı, elektrikli otomobil pazarının öncü ismi Tesla Motor’un CEO’su Elon Musk’la görüşmesi “Yerli Otomobil” sahtekârlığının perde arkasını aralamıştı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın, görüşmede Türksat 5A ve 5B uydularının uzaya fırlatılmasının yanı sıra elektrikli otomobil meselesi, sürdürülebilir enerji, Tesla ve SpaceX firmalarıyla Türkiye’deki firmaların yapabileceği ortak çalışmalar hakkında görüş alışverişi yapıldığını açıklamıştı. Elon Musk, görüşmenin ardından Anıtkabir’i ziyaret etmiş; Instagram hesabından bir fotoğraf paylaşan Musk, “Atatürk Anıtkabir” yorumunu paylaşmıştı.
Gerçek sahibinin CIA ve MOSSAD olduğu ve Siyonist Yahudi zihniyetli Mark’ın sadece bir vitrin olduğu, dünyaca saygın CHIP dergisi tarafından ispat edilen Facebook; Kuzey Afrika ülkelerine ucuz internet hizmeti vermek iddiası ile uydu göndermeye çalışmaktaydı. Bu uyduyu İsrail firması Spacecom’a yaptırmıştı. Spacecom da uyduyu uzaya fırlatma işini, özellikle son yıllarda bu sahada NASA’ya ve Siyonistlere uçuk fark atmış Ruslara değil de, yine Siyonizm’in bir aktörü olan Elon Musk’ın SpaceX firmasına havale etmesi kafaları karıştırmıştı. Oysa yıllardır NASA bile Ruslardan yardım almadan ve Rusların roketlerini kullanmadan uzaya roket/uydu fırlatamamıştı.
İtalyan FIAT firması ile KOÇ’un işbirliği ile yapılacak yabancı otomobile “yerli” bir isim takılacak ve AKP hayranları “milli araba yaptık” diye avutulacaktı, daha önce Erbakan’a %100 yerli Devrim otomobilini yaptırmamak için Koçlarca hazırlanan ve kaportası eşek yemi olan Anadol da, işte böyle bir aldatmacaydı.
Sn. Binali Yıldırım’ın ve Ailesinin “Yeni Gemileri ve Offshore Serveti” ile ilgili iddiaları yanıtlaması ve kanıtlaması lazımdı!
“Başbakan Binali Yıldırım’ın ailesinin finansal ilişkileri araştırıldığında, daha önce varlıkları bilinmeyen üç Malta gemisi de dahil olmak üzere en az 11 kargo gemisini ve Hollanda’daki yedi gayrimenkulü içeren, yaklaşık 140 milyon avro değerinde bir malvarlığı ortaya çıkmaktadır” iddiaları halâ yanıtını aramaktaydı: (Bak: Zeynep Sentek, Craig Shaw 24 Mayıs 2017)
2009’un Ağustos ayında, o sırada Ulaştırma Bakanı olan Binali Yıldırım, Barbaros Denizciler Derneği’nin iftar yemeğinde bir konuşma yapmıştı. Etrafında ülkenin tanınmış denizcilik şirketlerinin sahipleri vardı. Orada Sn. Binali Yıldırım şöyle uyarmıştı: “Yabancı bayraktan Türk bayrağına geçmek için üç ay süre tanıdık, bu süre zarfında Türk bayrağına geçenlerden para almıyoruz. Mazeret ortadan kalktı. Türk bayrağına geçmeyenler ısrar ederlerse biz burada iyi niyet görmüyoruz. Denizcilik Müsteşarlığımız bu konuda çalışıyor da.”
Aynı iftar yemeğinde, Binali Yıldırım konuşmasını yaparken onu birkaç metre uzaktan dinleyenlerden birisi de, oğlu Erkam Yıldırım’dı. Erkam Yıldırım’ın tam da bu konuşma yapılırken Hollanda Antilleri’nin bayrağını dalgalandıran en az bir gemisi vardı. Kargo gemisi ‘City’, Yıldırım’ın Antiller’de kurulu ve gerçek sahibi gizlenen offshore şirketi üzerine kayıtlıydı.
Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu yıllarda İDO’nun başına getirdiği Yıldırım, 2000 yılında feribot büfelerinin işletmesini yakını Yılmaz Erence’ye verdiği iddiasıyla görevden alınmıştı.
Buna rağmen Binali Yıldırım, 2002 yılında AKP meclise girdiğinde yeni hükümetin ilk Ulaştırma Bakanı olarak atanmıştı. Bakanlığı sırasında ailesinin sahip olduğu gemiler ve denizcilik şirketleriyle ilgili birçok iddia ortaya atılmıştı. Meclis’te milletvekillerinin sorularına yanıt vermeyen Yıldırım, sonunda 2013’te CNN Türk programında Cüneyt Özdemir’e işlerini çocuklarına bıraktığını, çocuklarının denizcilikle uğraştığını ve gemi işlettiğini açıklamış, ancak aile şirketlerinin ne kadar para kazandığı ya da kaç gemisi olduğuyla ilgili yorum yapmaktan kaçınmıştı.
Bir politikacının ailesi, on yıl gibi bir süre içinde 140 milyon avroluk bir malvarlığını nasıl kazanırdı?
Erkam Yıldırım’ın Hollanda bağlantısı ve Zealand Shipping Muamması!
Erkam Yıldırım’ın Hollanda bağlantısı daha önce gazetelerde çıkmış ve bu ülkedeki toplam malvarlığı sorgulanmıştı. Hollanda’nın şirket kayıtları ve diğer açık kaynaklar incelendiğinde Erkam Yıldırım’ın bu ülkede kayıtlı gemileri ve evleri olduğu anlaşılmaktaydı. Yine Erkam Yıldırım’ın sahip olduğu Castillo Real Estate BV adlı şirket üzerine kayıtlı toplam altı emlâk ve Yıldırım’ın üzerine kayıtlı bir ev bulunmaktaydı. Yıldırım, Almere’de kendi şirketi Zealand Shipping’in ofisi de dahil olmak üzere iki bina ve bir ev, Utrecht’te iki ev, Schoonhoven’de bir ev ve Lahey’de bir dükkân sahibi olduğu kayıtlıydı. Tüm bu mülklerin toplam değeri ise tapu kayıtlarına göre 2.16 milyon avroya ulaşmaktaydı ve hiçbiri satın alınırken kredi kullanılmamıştı.
Ailenin Hollanda bağlantısının en kârlı işini ise Zealand Shipping üzerinden yürütülen denizcilik faaliyetleri oluşturmaktaydı.
Offshore Bankacılığında Siyonist sermaye parmağı!
Sömürgeci dünya ticaretinde bir yılda yetmiş iki trilyon dolarlık bir küresel para dolaşmaktadır. Dönen bu küresel paranın yarısı Offshore merkezleriyle piyasaya sokulmaktadır. “Nedir Offshore?” diye sorarsanız, Wikipedia’ya göre; Kıyı bankacılığı diğer adıyla “off-shore banking”, ülke dışında sağlanan fonların yine ülke dışında kullandırılmasını amaçlayan ve sektörle ilgili her türlü yasa ve yönetmeliklerin dışında kalan serbest bankacılık olarak tanımlanmaktadır. Yani Eşinden para saklamak isteyen zenginler, ülkesinden vergi kaçıran ya da kaçırmak isteyen büyük şirketler, yurtdışında gizli operasyon yürüten istihbarat birimleri, geleceğini garantiye almak isteyen siyasetçiler, aldığı rüşvetleri saklamak zorunda kalan bürokratlar, milyon dolarlık bonusları gözlerden uzak tutmak isteyen özel sektörün CEO’ları gibi paranın izini kaybettirmek isteyenler için değişmeyen tek bir adres vardır ki; Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/vatani-satmak-icin-

[2] Rögar (Logar): Kanalizasyon ve diğer akıntıları tahliye kanalları ve buralara müdahale etmek üzere açılan özel bacalar ve kapakları

[3] Ntv.com.tr, Anadolu Ajansı – 7 Kasım 2017

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.