HİCİV VE MİZAH SANATI VE ETKİLİ KULLANIMI

132
Paylaş:

16 Mart 2019

Bizim inancımızda: “Haksızlık ve yanlışlıkları tenkit (eleştiri) meşru, ama kişileri ve kesimleri tahkir (hakaret etme) ise memnu (yasak) kabul edilmiştir.” Münafık kimselerin gizli ve kirli niyetlerini, dine, devlete ve millete zarar veren hizmet görünümlü gayretlerini akılcı, akıcı ve alaycı sözler ve benzetmelerle deşifre edip, toplumun dikkatini çekmeye çalışmak üzere yerici yazılar ve fıkralar hazırlamak, üstün bir zekâvet, feraset ve cesaret istemektedir. Bir kişiyi, bir kesimi, bir âdeti, görülen kusur ve eksiklikleri, gülünç halleri, açık veya kapalı olarak yeren, alaya alan söz ve yazılara hiciv denir. Edebi türün mizah kısmına girmektedir. Halk edebiyatında “taşlama”, divan edebiyatında “hiciv”, yeni edebiyatta da “yergi” olarak bilinen hiciv, manzum ve mensur olabilir. Hicvin iğneleyici, güldürüverici olması, ama bayağılığa düşmemesi gerekir. Zekâya dayanan bu sanatın başarılı olabilmesi, içindeki zekâ oyunu ile hicvedilen şeylerin çarpıcı şekilde alaya alınmasını gerektirir. Ancak; yaradılıştan olan kusurlar, gizli kalması gereken ailevi hususlar ve sorunlar, olgun insanlar için hiciv konusu edilemeyecektir.

Araplarda, İslamiyet’ten evvel ve sonra, edebiyata çok önem verildiği için, pek çok heccav yani hicivci görülmektedir. Düşman kabileler kaside ve nazım şeklinde yazılan şiirlerle hicvedilir ve tesirini gösterirdi. İslam öncesi Türk edebiyatında hiciv görülmezdi. Ancak daha sonra İran ve Arap edebiyatlarında görülen bu tür, zamanla Türk edebiyatına da geçmiştir. Hiciv yazan şairlerin pek çoğu hayatlarını bu yüzden kaybetmişlerdir. Peygamberimiz zamanında da Kur’an’a, Resulûllah’a ve İslam’a hakaretler yağdıran Ka’b bin Züheyr’in yazdığı şiir üzerine ölüm emri verilmiştir. Ancak bu şair, İslamiyet’i kabul ile ölümden affedilmiştir.

Zamanla sanat ve olgunlukla hicvetme kalkarak, kin, öfke, nefret, ıstırap hicve hâkim hale gelmiştir. Divan edebiyatında keskin zekâ oyunları ile yapılan hicivler bulunduğu gibi, kaba, müstehcen hicivler de görülmektedir. Şeyhi’nin Harname’si, Fuzuli’nin Şikâyetname’si, Nef’i’nin Siham-ı Kaza’sı, Kani’nin Hirrename’si, Sururi’nin Hezeliyat’ı, Türk Galib’in, İzzet Molla’nın, Osmanzade Taib’in, Haşmet’in, Fitnat Hanım’ın, Koca Ragıb Paşa’nın ve Ayni’nin hicviyeleri güzel örneklerdir. Müstehcen hicivleriyle tanınan Neyzen Tevfik, bu türün son temsilcisidir. Günümüzde ise hiciv mizaha dönüşmüş vaziyettedir.

Hiciv: a) Zamanın kötülüklerini, güçlüklerini taşlayan manzum parça da olabilir. b) Zalim törelerin ve çirkinliklerin taşlandığı, genellikle şiirle düz yazının karışık olduğu yergi yazısı da olabilir. c) Bir kimseyi ya da bir şeyi alaycı bir dille eleştiren yazı, söyleşi, yapıt ve film de olabilir. Velhasıl kişisel, siyasal, ahlaki ya da edebi hiciv, büyük bir biçim çeşitliliği gösterir. Türk edebiyatında genellikle nazımla hiciv yazma geleneği yaygın haldedir. Bu yoldaki şiirlere divan edebiyatında ve daha sonraki aydın kesim edebiyatında “hicviye”, halk edebiyatında “taşlama”, günümüz edebiyatında “yergi” denmiştir.

Mizah ise; insanların bir arada yaşamaya başladığı dönemlerden itibaren ortaya çıkmış, konuşma ve yazı dilinin gelişmesi ile birlikte bir güldürü sanatı haline gelmiştir. İnsanları güldüren; konuşma, karikatür ve yazılar mizaha örnek olarak verilebilir. Mizah yapanlar, herkesin baktığı olaylara, durumlara bakar, ancak farklı yorumlarlar. Mizahın sinir dili programlamadaki adına “bozma” denmektedir. Yani zihin, almış olduğu veriyi bozarak işlemektedir. Bu da ortaya güldürücü ve eğlendirici karikatürler, yazılar ve konuşmalar çıkarıvermektedir.

Hiciv ve taşlamanın amacı, bir siyasi ya da sosyal sorunu yermek ve halka nasihat etmektir. Bu yüzden hicvin dili çoğu zaman serttir, hatta bazen bu sertlik iğneleyici boyutlara kadar varabilir. Gerek divan, gerekse halk edebiyatımızda, bugün bile kolay kolay yazılamayacak sertlikte şiirler görülecektir. Hiciv edebiyatında sert şiirler yazan şairlerimizden biri de Mehmet Akif’tir. Ayrıca İstiklal marşımızın da şairi olan Mehmet Akif, dindar bir şairdir, ama günümüz İslamcılarının aksine Sultan Abdülhamid’in en koyu muhaliflerinden biridir. Abdülhamid hakkında yazdığı şiirlerinde maalesef Sultana ağır eleştiriler, hatta hakaretlere yönelmiştir.

Hiciv; edebiyatta bir kimseyi, bir fikri, bir hali ve hadiseyi açık veya kapalı şekilde, iğneli bir dille yerme sanatına denir. Halk şiirinde “taşlama” diye tabir edilir. Tarihin her devrinde her zaman hiciv yazanlar görülmektedir. Araplarda hiciv yazanlara “heccav” denilmiştir. Mübalağalarıyla tanınmış İran şairleri de hiciv alanında çok ileri gitmişlerdir. Hiciv yalnız şiirle değil, nükteli sözlerle, fıkralarla da gündeme gelebilir. Mesela; güya Nasreddin Hoca’yla Timur arasında geçtiği, Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sinde bile yazılı olan şu hamam vakası, güzel bir hiciv örneğidir. Hoca ile hamamdalarken Timur sorar: “Senin nazarında kıymetim nedir ve kaç akçe ederim?” diye sorar. Nasreddin Hoca:“Kırk akçe değersin” der. Timur: “Ne dersin Hoca! Yalnız benim belimdeki futa (peştamal) kırk akçe eder” deyince Hoca: “Zaten ben de onun değerini söyledim!” der. Yani sen bir kuruş bile etmezsin demeye getirir.

Hiciv tarzında yazılı şiirlerin ve nesir’lerin eğitici bir yönü de bilinmektedir. Bu yönüyle “didaktik” özellikler göstermektedir. Hiciv şiirlerini, yazıyla yapılmış karikatürlerdir, diye de tanımlayabiliriz. Çünkü içerik olarak hiciv şiirleri; “ironik” (kanaat ve mesajlarını alaycı bir tavırla dolaylı aktarma), “alegorik” (soyut bir olayı, resim ve karikatürle anlatma) özellikler göstermektedir. Hiciv şiirleri bir kişiyi, bir toplumu eleştirmekle yetinmez; bazen bir düşünceyi, bir nesneyi yermek için de yazılıverir. Çoğu kere güldürmek, güldürürken düşündürmek, yermek, övmek, eğlenmek ya da dalga geçmek için yazılır. Birçok halk türküsü, bilmeceleri, fıkraları, tekerlemeleri, destanları, hikâyeleri, atışmaları hiciv özellikleri göstermektedir. Halk şiirinde hiciv tarzında yazılan şiirlerde anlatım, herkesin anlayabileceği sadeliktedir. Söylenilmek istenilen ne ise şair ve yazar tarafından açık, net biçimde ifade edilir.

Bilindiği gibi edebiyat; konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsurundan birincisi nesir, ikincisi ise şiirdir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir daha çok soyut ve subjektif olup, hisse hitap etmektedir. Şiirler edebiyatımızda güzel ve veciz ifadelerle maksadın anlatıldığı metinlerdir. Edebiyatımızda vezinli ve kafiyeli söz olarak bilinir. Şiir yazana da şair denir. İbn-i Haldun şiiri şöyle tarif etmiştir: “Şiir, istiare, vezin ve kafiye temeline dayanan, her kıtanın başkasına bağlı olmadan maksadı anlattığı beliğ sözlerdir.”

Peygamberimiz (ASM) zamanında hitabet ve belagat gibi, şiir ve edebiyat da zirvede idi. Yapılan yarışmalarda ilk yediye giren şiirler, “Muallekât-ı Seb’a” adı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından öğrenilir ve ezberlenirdi. Okuma-yazmanın olmadığı bir zamanda fikirler, bilgiler ve övgüler ve yergiler, şiir ve vezin ile hafızalarda daha kolay kalıcı hale geldiği gibi dilden dile yayılıverirdi. Hatta günümüzün gazete, dergi radyo gibi haber kaynaklarının, yayınların fonksiyonlarını o dönemde şairler ve ozanlar şiirleri ile ifa ederlerdi. Övmek istediklerini “Kasidelerle”, yermek istediklerini “Hicivlerle” ve anlatmak istediklerini de “Mesnevi” türü şiirlerle ifade ederlerdi. Bir kabilenin ve milletin şairi milli bir kahraman ve en büyük gurur kaynağı, iyi bir şair yetiştirmiş olması idi. Bunların bir sözü ile savaş çıktığı gibi, bir sözü ile de barış ortamı meydana gelirdi. Bunun için Yunus Emre“Söz ola kestire başı / Söz ola kese savaşı” demiştir. Araplar yılın belli dönemlerinde bilhassa “Hacc Aylarında” hem ticaret yaparlar, hem de şiir yarışmaları tertip ederlerdi. Ukaz, Zül-Mecaz, Mecannatu’s-Sahr, Duvmetu’l-Cendel, Hacar ve Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda, ilk yedi dereceye giren şiirler, “Muallekât” namı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından ezberlenir ve o sene boyunca okunur ve bir dahaki seneye kadar bekletilirdi. Gassan, Hire ve Lahmî kabileleri özellikle şairleri korur ve onları özel saraylarında himaye ederlerdi.

İşte Kur’an-ı Kerim böyle bir ortamda nazil olmaya başlamıştı. İlahî kelamın büyüleyiciliği karşısında bütün şairler ve şiire değer verenler şaşkınlık içinde kalmışlardı. Kur’an-ı Kerim icazı ve akılcılığı ile şiire benziyordu, ama şiirin hayalatından o derece yüksek hakikatleri anlatıyordu ki ‘şiirdir’ diyemiyorlardı. Şiirin hakikati hayale karıştırmasından dolayı yüce Allah, Peygamberimize şair deme cür’eti gösterenleri kastederek; (Çünkü) Biz O’na (Resulûllah’a) şiir öğretmedik. (Boş ve bâtıl sözler zaten) O’na yakışmaz da. O(na vahyedilen) sadece gerçek bir öğüt ve apaçık bir Kur’an-ı Kerim’dir.” (Yasin: 69) buyurarak vahyin ortaya koyduğu yüksek hakikatleri, şiirin hayal ve bâtıl düşüncelerinden ayırmıştır. Hakka Suresi’nde Kur’an’ın tamamen hakikat olan beyanatını gölgelemek isteyen müşriklere:

“Hayır; gördüklerinize (kâinatta ve tabiatta canlı ve cansız bulunan ve her biri harika yaratılış eseri olan bütün mahlûkata) yemin ederim,”

“(Ve yine) Görmediklerinize (melekler, cinnler ve ruhaniler gibi tüm enerji varlıklara) da (yemin ederim ki)”

“Hiç şüphesiz O (Kur’an), elbette şerefli bir Elçinin (Allah tarafından vahyedilen) sözleridir.”

“O, bir şairin (uydurma) sözü değildir. Ne az iman ediyorsunuz?”

“(Bu Kur’an) Bir kâhinin sözü de değildir. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz?”

“(Kur’an) Âlemlerin Rabbinden bir indirilmedir. (Allah’ın hikmetli öğütleri ve hükümleridir.)” (Hakka: 38-43) buyurmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de ‘Şiir’ kelimesi bir defa, ‘Şâir’ kelimesi ise beş defa geçmektedir. Şair kelimesinin geçtiği ayetler de müşriklerin Peygamberimize şairlik isnadının reddine ilişkindir.

“Fakat onlar: “(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir (kurgulanmış hayallerdir); belki, onu kendisi uyduruvermiştir; veya O bir şairdir; böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi, bize de bir ayet (mucize) getirsin (de görelim)” demişlerdi.” (Enbiyâ: 5)

Ve; “Biz, cinnlenmiş bir şair için ilahlarımızı (servet ve şehvet putlarımızı) terk edecek (kadar aptal mıyız?” diye hava atarlardı.)” 

Hayır, O (Peygamber size) Hak’kı getirmiş ve gönderilen (diğer elçi)leri de doğrulamıştı.” (Sâffât: 36-37)

“(Ey Nebim) Yoksa onlar Sana: “(Bizi hayra davet eden kişi sadece) Sıradan bir şairdir, ‘biz Ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz’ (ve Onu susturup pusturacak tuzaklar hazırlıyoruz)” mu diyorlar? (Sabret ve söyle!)”

“De ki: “(Öyle ise) Siz gözetleyedurun; çünkü Ben de sizinle birlikte (Allah’ın münafıkları rezil ve zelil duruma düşüreceğini, sadıkları da aziz ve muzaffer edeceğini) gözetleyip bekleyenlerdenim.” (Tur: 30-31)

Şairlerden bahseden “Şuara Suresi”nin son üç ayeti ise, şiirden bahsetmektedir. Bu ayetlerde bahsedilen azgınların, kendilerine uyduğu saldırgan şairler; İbn-i Zeberî, Hubeyre, Musafî, Umeyye es-Sakafî gibi müşrik şairler ise de, aynı zihniyetteki herkese şamildir. Müşrikler Peygamberimizi (ASM) kâhinlikle ve şairlikle suçlamaya yeltenmişlerdi. Oysa Kur’an-ı Kerim’in ayetleri her ne kadar şiire benzese de şiirin hayalatından çok yüksek hakikatleri ihtiva etmekteydi. Hakikat hayalden ne derece yüksek ise Kur’an’ın ifadeleri de o derece yücedir. Şairler genellikle hayalperest, kâhinler ise genel olarak uydurmacı kimselerdir. Dolayısıyla günahkârlar ve yalancılar bunlara değer verirler. Onlar hakikati bilemedikleri ve bulamadıkları için her vadiye dalıp giderler. Romantik ve duygusal kimselerdir ve amaçları doğruyu bulmak değil, eğlenmektir. Yapmadıkları ve yapamayacakları şeyleri söylerler. Kötü şairlerin sözlerinin çoğu bunun için yalan ve düzmecedir. Ancak iman eden, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden, Hak’kı Hak bilip uyan ve Bâtıl’ı Batıl bilip sakınanların şiirleri hariçtir.

Şiirde ve nesir’de kötü ve çirkin olan, insanı günaha, isyana ve inkâra sevk eden şeylerdir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de buyurur:

Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.