KUR’AN MEALİNİN ÖNEMİ VE ÇARPITMA ÖRNEKLERİ

31
Paylaş:

14 Mart 2019

Kur’an Ne Kadar Tercüme Edilebilir?[1]

Bütün bir tercüme tarihine baktığımızda görürüz ki tercüme sanatı, fevkalâde asildir ve çok üstün bir maharet ve çok kapsamlı bir müktesebat ister. Tercüme sanatının gerektirdiği birçok vasıflarla donanmış bir mütercim bile, bir metni asıl dilden farklı bir dile aktarırken, çoğu zaman, birçok yerlerde, çok farklı zorluklar yaşar, çok çeşitli ve çetin problemlerle karşı karşıya kalır. Bu problemlerin en çözülmezi de, edebî yönden mükemmelliğe ulaşmış metinlerde gözlenmektedir. Eğer bir metin derin manalarla yüklüyse ve aynı zamanda da büyüleyici bir şiirsel üslup taşıyorsa, bu kabil bir yazılı eser elbette mütercimi zorlayacak ve onu oldukça sarp bir yokuşa veya gayet engebeli bir mecraya sürükleyecektir.

İşte yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim de, bu kabil eserler gibi, tarih boyunca mütercim ve müfessirlerini böyle bir zorluğa sürüklemiş ve onların deha çapında olanlarını bile acze düşürmüştür.

Meselâ, Kur’an-ı Kerim’i anlamı anlamına tercümeye kalkışan her mütercimin karşısına her zorluktan evvel, Kur’an’ın geniş anlamlı kelimelerinin tercümesinde karşılaşılan bir zorluk çıkar. Fatiha Suresi’nin ilk ayetinde geçen hamd kelimesini tercüme ederken karşılaştığımız zorluk gibi… Bu ayette geçen hamd kelimesini biz ya sadece övgü ile karşılar, ya da bu kelimeyi aynen, olduğu gibi bırakırız, Yani, ya “Övgü Allah’ındır.” Ya da “Hamd Allah’ındır.” şeklinde tercüme ederiz. Ancak, Kur’an’ın sibak-u siyakında hamdın o nâmütenahi manalarını tercümeye aktarmakta zorluk çekeriz. Çünkü hamd surenin bütünlüğü içinde Âlemlerin Rabbi ile alâkalı olarak kullanılmıştır. Bu alâka da bu kelimeye oldukça geniş manalar yüklemiştir. Öyle ki bu kelimenin bu bağlamda kazandığı mana, kadim ve yeni Arap dilinde bile mevcut değildir. Çünkü bir varlık övüldüğünde, onun en güzel özellikleri, en güzel sıfatları söylenir. Bu yüzden, Allah’a ait bir övgü söz konusu olunca, O’nun güzel sıfatları, O’nda var olan güzel isimler akla gelir. İşte bu mütalaalardan sonra “el hamdu li’llahi” ifadesini “el esmau’l husna li’llahi” şeklinde, yani en güzel isimler, en güzel vasıflar, en güzel özellikler, Hak bir İlahta olması gereken vasıflar Allah’ındır; gibi anlamamız ve bu manaya göre de bu cümleyi tercüme veya tefsir etmemiz gerekir. Bu anlayış da bizi, yalnız bu Ayet-i Kerimenin tercümesi konusunda Allah’ın güzel isimlerini tek tek saymaya, sonra da bu kutsî isimleri ayrı ayrı tefsir etmeye iter. Dolayısıyla her isimle sonsuz mana alanlarına açılırız.

İşte görülüyor ki daha Fatiha Suresi’nin ilk ayetindeyken bile, müthiş bir tercüme zorluğuyla yüz yüze geliyoruz ve bu zorluk da bizi oldukça analitik, yani açıklayıcı, tefsirci bir tercüme yoluna itiyor. Bununla da kalmıyor, ayetin telmih ve çağrışımları bizi daha geniş manaları sıralamaya, sayıp dökmeye sevk ediyor. Meselâ bu kısacık cümlenin, bütün bir şirk tarihine karşı ilan edilmiş bir muhtıra cümlesi olduğunu seziyoruz. Çünkü insanlık, tarih boyunca Allah’a ait sıfatları, yani uluhiyyet sıfatlarını putlara, ateşe, Ay’a, Güneş’e, yıldız’a; ciptlere, tağutlara, zaman zaman da despot krallara veregelmiştir. Bu ayette ise bu sıfatların yalnız Allah’a ait olduğu vurgulanır, tarih boyunca yapılan bu yanlış reddedilir. Zımnen, yaratmak, rızk vermek, rızkları taksim etmek, kader çizmek, yaşatmak, öldürmek, güç ve kudret gibi sıfatlar yalnız Allah’ındır denmek istenir. Allah’tan başka hiçbir varlıkta bu sıfatlar hakikî olarak mevcut değildir, denir.

İşte bu ayeti okurken, onda böyle bir mana ve îlâm sezen mütercim, bu îlâmı da tercümede göstermek zaruretini hisseder ve anlar ki, ayetin bu anlam ve telmih sınırları, çağrışımcı, yani tedaisel güç hudutları fevkalâde geniştir ve bu kabil kelimeleri karşı dilde tek kelimeyle karşılamak fevkalâde zordur.

Yine, Arapçadaki şu özellik esas alınarak bir tercüme yapılmaya kalkışılsa, hiç şüphesiz yine aynı zorluğa düşülür. Meselâ Arap dilinde “fe” harfi ile başlayan her kelime; ayrılma, bölünme, yerden çıkma, kopma, ayırt etme ve çatlama ifade eder. Bu bilgi göz önüne alınarak Felak Suresi’ndeki “Kul euzu bi rabb’il felak.” ayeti tercüme edilmeye kalkışılsa, ayette geçen felak sadece sabah olarak tercüme edilemez. Gerçekten de sabah, bir ayrılma ifade eder. Aydınlık karanlıktan ayrılır, sonra aydınlık galip gelir ve sabah tebeyyün eder. Bu açıdan bu kelimenin sabah olarak tercümesi doğrudur; ancak noksanlıktan hali değildir. Çünkü felak kelimesi başında fe harfini taşıdığı için akla gelen her türlü, biyolojik, sosyolojik, fiziksel ve jeolojik vs. ayrılmayı ifade edecek anlam genişliğine sahiptir. Bu derece geniş anlamlar ihsas edebilen bir kelimeye, karşı dilde tek kelimelik bir karşılık bulamayınca da haliyle bu kelimeyi birçok kelimeyle karşılamak zorunda kalırız. Bu durumda da meal veya tefsirde Kur’an’ın icazı gözlenemez olur. Yani O’nun çok az kelimeyle geniş manalar ifade eden hususiyeti tercüme metinlerde artık göze çarpmaz olur. Bu durum karşısında, Kur’an’ın aslından habersiz olan kimseler de zanneder ki, Kur’an-ı Kerim de, meramını bu kadar çok kelime sıralayarak anlatmış.

Konumuza dönecek olursak deriz ki, bu bilgiler ışığında biz bu ayeti, “Sabahın Rabbine, gündüzü geceden ayırt eden Rabbe, mitoz ve mayoz bölünmeleri gerçekleştiren, hücreleri bölerek çoğaltan Rabbe, atomu bölen, böylece ondan büyük bir enerji açığa çıkaran, toprağın derinliklerindeki tohumu çatlatan, artı ve eksi elektrik yüklü bulutları birbirinden ayrı tutan, ağacın gövdesinden dalları ayıran, dallardan tomurcukları, tomurcuklardan yaprakları ayıran, yerden suları kaynakları çıkaran, erkeği dişiden ayıran, ayrı ayrı, farklı farklı yaratan Rabbe, insanları farklı farklı huy ve mizaçlara ayıran, çiçekleri renk renk yaparak farklı kılan, haklıyı haksızdan ayıran Rabbe, sığınırım de.” şeklinde tercüme veya tefsir edebiliriz. Ancak yine de bu saydıklarımız felak kelimesinin geniş anlam ihsaslarını tam anlamıyla ifade etmez… Yani açıklamalarımız yine de noksan kalır.

Bu mütalaalarımız sadece iki örnekten ibarettir; oysa Kur’an’da böyle anlam genişliğine sahip binlerce kelime mevcuttur. Artık siz bu durumu göz önünde bulundurarak Kur’an’ın şimdiye kadar ne derece tercüme edilmiş olduğuna bakın ve gelecekte de ne kadar tercüme ve tefsir edilebileceğini tahmin etmeye çalışınız.

Yine, bir mütercim Kur’an’ın deyimsel ifadelerine baktığında dehşetler içinde kalır. Bütün dillerde anlamı kuvvetli ve hatta kalıcı kılmak için deyimsel ifadeler kullanılır. Her deyimin bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeler deyimlerin anlamlarını daha da güçlü kılan en mühim sebeplerdendir. İşte biz bu deyimlerin yalnızca deyimsel olmayan karşılıklarını verdiğimiz ve onların çıkış hikâyelerini tercümeye aktaramadığımız zaman, anlam o kadar zayıflar ki, âdeta kuru bir ifadeye, yalın bir söyleyişe dönüşür. Meselâ, ödü kopmak deyiminin karşılığı korkmaktır. Bunlar belki eş anlamlıdır; ama aynı kıymet ve vurgu değerinde değildirler. Ödü kopmak daha mübalağalıdır ve korkmak fiilinin şiddetini anlatır. Kur’an’da da böyle anlatımlar vardır. Meselâ Bakara Suresi’nde geçen “Ve uşribu fi kulubihimu’l icle…”, “onların kalplerine buzağı içirildi” ifadesi ile “onlar buzağıyı çok sevdiler.” ifadesi, aynı anlatım gücüne sahip değildir. Hatta “kalplerine buzağı sevgisi içirildi” ifadesi bile aynı ifade kuvvetine sahip değildir. Çünkü Alemlerin Rabbi öyle çarpıcı bir ifade kullanıyor ki, neredeyse “kalplerine buzağının ta kendisi içirildi” demek istiyor. Bir heyecan sanatı olan mecaz-ı mürsel sanatını kullanarak manayı son derece kuvvetli bir hale sokuyor. Ama mütercim bu ifadeyi tercüme ederken ona “kalplerine buzağı sevgisi dolmuştu.” dediği an, en azından asılda mecaz-ı mürsel olan bir ifade, tercüme metinde çok basit ve yalın bir ifade biçimine dönüşüyor. Bu durumda da, tercüme metinlerde, Kur’an’da manayı kuvvetli kılmak için kullanılan söz sanatlarını göremez oluyoruz. İşin erbabı olan her kimse de bilir ki, mecaz-ı mürsellerin taşıdığı anlatım gücü ile yalın ifadelerin taşıdığı ifade kuvveti denk değildir. Demek ki mütercim, deyimleri çevirirken de ciddi zorluklarla karşı karşıya kalıyor.

Ve yine tercüme metinlerde ses, anlam, ritim, heyecan ve duygu yitimi gibi hadiselerle karşı karşıya geliyoruz… Asıl metinde çok hoş bir ifade biçimi, kelime kelime tercüme edildiğinde çok tuhaf ve çirkin bir söyleyiş biçimine dönüşebiliyor. Meselâ: “tebbet yeda ebi lehebin ve tebbe” ayetini kelime kelime ve söz dizimine göre tercüme ettiğimiz zaman karşımıza “Kurusun iki eli Ebu Lehebin ve kurudu.” şeklinde Türkçe için devrik olan bir cümle yapısı çıkıyor. Bu bizim için biraz tuhaf karşılanabiliyor. İşte mütercim bu tuhaflıklarla da mücadele etmektedir. Asıl metni aynen söz dizimine göre aktarsa ortaya çirkin bir ifade çıkıyor. Onu kendi dilinde süslü ve beliğ bir duruma getirse anlam yitip gidebiliyor. Çünkü kelimelerin söz dizimindeki yerleri de asıl dilde gayet mühim mana ve vurgu hadiselerine hizmet etmiş olabiliyor.

Hele hele Kur’an’ın o eşsiz ses örüntüsünü, o şiir üstü şiirsel üslubunu, lafız ile mana ahengini karşı dile aktarmak tamamen imkânsız hale geliyor. Meselâ Nas Suresi’ni okurken s seslerini taşıyan kelimelerin oluşturduğu o eşsiz aliterasyonu, o eşsiz fısıltıyı tercümelerde duyup hissetmeniz imkânsızdır. “Kul euzu bi rabb’in nasss, meliki’nnassss, ilahi’nnasss min şerri’l vesvasi’l hannasss, ellezi yuvesvisu fi suduri’nnass mine’l cinneti ve’nnasss.” derkenki s sesleri tam bir fısıltı havası verir. İşte görüyoruz ki hem surenin teması fısıltıyla alâkalıdır ve hem de bu manaları anlatırken seçilmiş kelimeler fısıltı ihsas eden sssss sesleriyle doludur….

İşte yukarıda sergilediğimiz birkaç mütalaa ışığında artık sizler de kolayca anlarsınız ki Kur’an hakkıyla tercüme edilemez. Her tercüme ona bir yaklaşımdır sadece… Her tercümede, hatta deha kabul ettiğimiz kimselerin tercüme ve tefsirlerinde bile her şeyden evvel çok yönlü anlam yitimleri, ses, ahenk, ritm, ifade kuvvetlerine dair kayıplar mevcuttur.

Hulâsa: İnsanları farklı renk ve ırklar biçiminde yaratan Yüce Allah, onların lisanlarını da farklı kılmıştır. Onlar arasına lisan farklılıklarından oluşmuş bir de duvar örmüştür… Bu lisan farklılığından doğan mânia, Allah ile kulları arasında da oluşmuştur. Kur’an’ın Arapça ile indirilmesi ve Arap olmayan kavimlere de bu lisan ile hitap etmesi, gerçekten de Kur’an mütercimine öteki mütercimlerden çok daha manalı ve çok daha zor bir misyon yüklemiştir. Dolayısıyla o, Allah ile kulları arasında anlaşmayı sağlayan bir vasıta olmuştur. Ancak o, bu vazifeyi hakkıyla yapabilmiş midir? Bu sorunun cevabı ise tefsirlerin, meal ve tercümelerin dünyasında gizlidir. Ancak biz bu sorunun cevabını şu cümlelerle vermeye çalışacağız.

İşin erbabı her kimse anlar ki, her tercüme yarı saydam bir camdan süzülmüş bir ışık huzmesinden ibarettir. Her mütercim, asıl kaynaktaki ışıktan bize yanlıca biraz bulanık, kırık, belli belirsiz ışıklar getirebilmiştir. Ve hiçbir mütercim Allah ile kulu arasında lisan farklılığından örülmüş bu katı, bu camit duvarı tam saydam hale getirmeyi maalesef başaramamıştır. Onların hemen hepsi ya bir mercek olmuş veya bir buzlucam… Yani asıl metindeki mana, ses, musiki, ritim ve ahenk ışıkları asıl kaynaktan çıkıp farklı mütercimlerin farklı kırılma indislerine sahip zihin ve hayâl dünyalarından süzülerek geçerken farklı kırılmalar meydana getirmiştir. Bu yüzden tercümelerde en fazla ses, musiki ve estetik, daha sonra da anlam kaybı gözlenir olmuştur. İşte bu sebeplerden kaynaklanan anlam kaybını gidermek içindir ki, kelimesi kelimesine tercüme ilkelerindense, tefsiri tercüme ilkeleri daha çok benimsenir olmuştur. Ne var ki bu tercüme çeşitleri bile, Kur’an’ın ancak yakın sahillerinde dolaşabilen yelkenliler olabilmiş. Bize uçsuz bucaksız bir ummandan sadece kapları nispetince su getirebilmişlerdir.

Tercümeleri hakikaten en beliğ bir şekilde bize Cemil Meriç anlatmış. Onun tercümeler hakkındaki bu mütalaalarını, Kur’an tercümeleri hakkında da söyleyebiliriz. Ona göre her tercüme, “Babil kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri”dir. “Sönük, titrek bir ışık…”tır. “Dilden dile aktarılan, ruhtan çok lafız, vuzuhsuz bir aşağı yukarı…”dır.

Artık tercümeler ve mütercimin kudreti bu kadar olduktan sonra, diyebiliriz ki: Kur’an hakkında her tefsir bir yaklaşımdır ve Kur’an hâlâ bakirdir. Üzerinden asırlar geçse de… Onun manaları ihata edilemez. Ondaki eşsiz musiki, ses örgüsü karşı dile asla aktarılamaz. Kur’an’dan eşsiz manalar ve faydalar sunmuş olmalarına rağmen, her tefsir ve mealin noksan kalmış tarafları hâlâ vardır. Kur’an uçsuz bucaksız bir kainattır. Onu herkes kendi kararınca keşfedebilmiştir. Kendi aklı ve imkânı nispetinde anlayabilmiştir.

Kısaca mütercimin Kur’an-ı Kerim karşısındaki durumu, Newton’un okyanus karşısındaki durumu gibidir. Newton bir gün bir deniz sahilindeyken eline birkaç çakıl taşı almış ve demiş ki, bilinmezlikler şu uçsuz bucaksız denizler kadar sonsuz, keşfettiklerimiz elimdeki çakıl taşları kadar… Şu derya keşfedilmeyi bekliyor, oysa ömrüm bitmek üzere!

İşte gelmiş geçmiş filozoflar, kaşifler şu uçsuz bucaksız kâinatı ne kadar keşfetmişse, bütün müfessirler de Kur’an’ı o kadar keşfedebilmiştir. Kısaca, Allah’ın kelamı ve kelimeleri olan Kur’an’ın ne kadar tefsir edilebileceği sorusuna cevap olarak, Yüce Mevla’nın Kehf Suresi 109. Ayetinin mealini sunmakla yetinelim.

“De ki, Rabbimin kelimelerini yazmak için şu malum deniz, sırf mürekkep olsa; hatta bir o kadarını da biz, ilâve yardım olarak getirsek, Rabb’in kelimeleri tükenmeden elbette bu deniz tükenirdi.”

Modern Dönem Kur’an Telakkileri[2]

İki kesit

1- Hz. Osman’ın (r.a) şehadetiyle baş gösteren toplumsal kargaşa ve ayrışma süreci, Hz. Ali (r.a) döneminde ve sonrasında itikadî fırkalaşma hareketine dönüştü. Hz. Ali, Abdullah b. Abbâs, Ebû Mûsâ el-Eş’arî gibi Sahabilerin (Allah hepsinden razı olsun) Havariç, Kaderiye, Şia gibi bid’at fırkaları ile fikrî ve fiilî mücadeleleri[3], Tabiun’dan el-Hasanu’l-Basrî[4], Ömer b. Abdilazîz, İmam Ebû Hanîfe, daha sonraları el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî, Abdullah b. Küllâb gibi isimlerin mezkûr fırkalara ilaveten Mu’tezile, Mürcie, Cebriye’ye karşı Ehl-i Sünnet itikadını ilmî ve fikrî zeminde müdafaaları Kelam tarihi ile iştigal edenlerin malumudur.

Bu dönemlerden itibaren gelecek yüzyıllar içinde de gövdeyi kemiren, sadece Şia’sından Havaric’ine, Mu’tezile’sinden Mürcie’sine, Felasife’sinden Cebriye’sine bid’at fırkalar değildi; Yahudiler, Hristiyanlar, Sabiiler, Karamita, Dehriyyûn, Zenadıka… gibi gayri İslamî fırka ve gruplar da son derece hareketli ilmî ortam içinde kendilerine yer buluyor, ilmi/itikadi gündemin baş aktörleri arasında arz-ı endam ediyordu.

Burada bir noktanın altını önemle çizelim: Bilhassa bid’at fırkalarının her biri farklı bir “İslam anlayışı”nı temsil etmiştir. Her birinin ayrı bir Kur’an, Sünnet, Allah, Peygamber, insan tasavvuru/yorumu vardır. Ne var ki, Şia’yı parantez içine alarak konuşursak, bu tasavvur ve yorumlar ana gövde üzerinde hiçbir zaman kalıcı bir etki yapmamıştır. 218–232/833–846 arasında 15 yıl süreyle Abbasi Devleti’nin resmî mezhebi olan Mu’tezile’nin toplumsal tabana yayılması amacıyla ulemaya uygulanan sistematik işkence ve sindirme politikası bile arzu edilen neticeyi vermemiştir.[5]

Tarih içinde ya tamamen ortadan kalkmış ya da Şia gibi başka fırkaların bünyesine intikal etmek suretiyle kısmen dönüşüme uğrayarak varlığını devam ettirmiş bulunan bu fırkalar, İslam Ümmeti’nin tarih içinde ortaya koyduğu ve şekillendirdiği kültür ve medeniyet varlığına, kayda değer herhangi bir etki yapabilmiş değildir.

2- 7/13. Yüzyıl, İslam dünyası için oldukça karanlık bir zaman dilimidir. Bir yandan Uzakdoğu’dan bir çığ gibi kopup gelen -sadece İslam dünyasını değil, Çin’i ve Avrupa’yı da derinden sarsan- Moğollar’ın taş üstünde taş bırakmayan barbarca akınları[6], diğer yandan yaklaşık bir yüzyıl öncesinden beri sürmekte olan Haçlı seferlerinin sebebiyet verdiği kargaşa ve istikrarsızlık… Aşağı yukarı 1 asır süren bu dönem, özellikle Moğol istilası dolayısıyla “Dünya yaratılalı beri, insanlığın bir benzerini daha görmediği bir ibtila dönemi” olarak tasvir edilmiştir.[7]

Moğollar’ın İslam coğrafyasında, bilhassa payitaht Bağdat’ta sergilediği, hakkında mersiyeler yazılan, ağıtlar yakılan, tarihçilerin dile getirmekte, yazıya dökmekte zorlandığı bir vahşet olmuştur.[8] Buhara’nın, Semerkant’ın, Erzurum’un, Azerbaycan’ın, Horasan ve tümüyle Maveraünnehir’in Moğol istilalarında yaşadığı akıbet de Bağdat’ınkinden farklı değildi…

İslam dünyasının bir “halife”si vardı, evet, ancak onun varlığı sadece görüntüden ibaret idi. Selçuklular’dan Harzemşahlar’a, Memlüklüler’den Eyyubiler’e kadar birçok Sultanlığın mevcudiyeti, dönemin parçalı yapısını yeterince izah ediyordu.

İslam coğrafyası tarih boyunca bu boyutta ilk defa maruz kaldığı çok yönlü haricî tasallut konusunda -bütün dezavantajlara rağmen- “direnmek” ve “def etmek”ten başka bir seçenek düşünmemiş, hatta Moğol istilasının alimleri ve kitapları yok etmek suretiyle bünyede yol açtığı sarsıntı ve zafiyete rağmen, beşinciden sonuncuya kadar üst üste dört haçlı seferini püskürtmesini bilmişti. Bu asrın sonunda ne Moğol istilasının, ne Haçlı seferlerinin, hatta ne de bu puslu havayı seven Hristiyan dünyanın/Papalığın, bölgeye –bilhassa Türkistan bölgesine– gönderdiği misyonerlerin[9] etkisi kalacaktı. Haçlılar’ın, modern zamanlara kadar bir daha dönmemek üzere terk ettiği bu coğrafyada, Moğol istilası da aradan yarım asra yakın bir zaman geçtikten sonra bünye tarafından absorbe edilecekti.

Tarihin garip bir tecellisi olarak Cengiz Han’ın torunlarından Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü’nün Bağdat’ı yakıp yıktığı sırada (1258), yine Cengiz Han’ın torunlarından bir isim, Moğol Altın Ordu devletinin tahtında oturan Berke Han (1255–1266) İslam’ı seçecek, hatta bilahare yeğeni Hülagü ile aralarında savaş dahi çıkacaktı.[10] Bağdat’ı yakıp yıkan Hülagü’den yaklaşık yarım asır sonra da Moğol İlhanlı Devleti’nin başına geçen Gazan Han (1295–1304), İslam’ı seçerek “Muhammed” adını alacaktır.[11] Bilahare Moğol Çağatay ulusunun İslam’ı seçerek Alaeddin adını alan hükümdarı Tarmaşirin (1326–1344)’in[12] hâkimiyet döneminden itibaren Moğollar, bu coğrafyada, hatta Hint alt kıtasına uzanacak şekilde varlıklarını muhtelif devletler halinde fakat Müslüman olarak uzun yüzyıllar sürdüreceklerdir…

Yaşanan onca sarsıntıya, vahşet ve yıkıma rağmen bu dönem, İslam Ümmeti’nin müstakim yürüyüşünde ve güzergâhında herhangi bir sapmaya, kırılmaya, kıvrılmaya yol açmamıştır.

Yukarıda kısaca resmetmeye çalıştığım iki kesite, Osmanlı’nın gerileme döneminin başlarından itibaren, ilim-irfan sahiplerinin Padişaha sunduğu muhtelif “ıslahat risaleleri”ni de eklemek uygun olacaktır. Gerilemenin sebeplerini teşhis etmek ve çareler önermek maksadıyla kaleme alınan bu risalelerin hemen hepsinin ortak yanı, “işi mecraına döndürme” temasını işlemeleridir. İdari ve toplumsal hayatta meydana gelen aksaklıklar tesbit ve hal çareleri teklif edilirken yönetim zaaflarına, ahlaki inhitata ve dinî hassasiyetin kaybolmasına dikkat çekilmesi bunun en somut ifadesidir…

Modern dönemin geçmişten farkı

Moğol ve Haçlı saldırılarının “fiilî/dışarıdan”, bid’î ve gayri İslami mezhep ve inanç sistemlerinin de “fikrî/içeriden” yaptığı tahribat, İslam Ümmeti’ni bir “kimlik sorgulaması”na sürüklememişken, modern zamanlarda yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz yabancılaşmayı ve krizi nasıl izah etmeliyiz?

Şu sorunun cevabını aramakla başlayabiliriz: İslam dünyasının “din telakkisi” bağlamında modernite ile ya da Oryantalist faaliyetlerle tanışmasının, sömürgeci Batı’nın Doğu’yu işgal ve istilası ile aynı zaman dilimine denk düşmesi tesadüf müdür?

Bu soruya verilecek cevap, problemin doğru teşhisi bakımından son derece önemlidir. Öyleyse bu noktada bir parça detaya girmemiz gerekiyor:

Fırkalaşma hareketlerinin ve yabancı dinî oluşumların İslam toplumunun bünyesinde herhangi bir dönüşüme ve istikamet sapmasına yol açmamış olması, şu başlıklar altında izah edilebilir:

1. Asr-ı Saadet’in üzerinden henüz çok fazla zaman geçmemiş, dolayısıyla dinî şuurun her seviyedeki toplumsal katmanda son derece canlı olması.

2. İslamî ilimlerin her dalının mutlak içtihad seviyesinde, “sistem kurucu” yetkinlikte ilim adamları kadrosu tarafından şekillendirildiği bir dönem olması.

3. Dinî, toplumsal ve askerî anlamda “güvenlik”le ilgili herhangi bir problemin söz konusu olmaması.

Moğol istilalarının ve Haçlı seferlerinin İslam toplumunun din telakkisi hakkında herhangi bir değişikliğe yol açmamış olmasına gelince;

1. Her ne kadar “taklit dönemi” diye ifade edilen geniş zaman diliminin bir kesitinden bahsediyorsak da, bütün olumsuzlukları “taklit” olgusunun omuzlarına yükleyen anlayışın isabetsizliği, burada kendisini net olarak göstermektedir.

2. Dinî hayatta hâlâ yetkin ulemanın belirleyiciliği söz konusudur.

3. Siyasî anlamda olmasa bile bilinç düzeyinde “süreklilik” mevcuttur. Mesela Selef temel referans noktalarından biridir. Kur’an ve Sünnet’in anlaşılması noktasında ortaya çıkabilecek izafilikler, Selef’in tutumu nirengi noktası kabul edilerek mümkün en asgari noktaya indirilir.

4. Savaş stratejisi, cesaret… vd. unsurların da rolü bulunmakla birlikte, savaş meydanındaki güç dengesi büyük ölçüde “asker sayısı” ile sağlanır ya da bozulur. Bu sağlandığı zaman her türlü dış tehdide karşı koymak mümkündür; ya da hiçbir dış tehdit “kalıcı” olmaz.

5. Özellikle Moğol istilaları bağlamında dikkatte tutulması gereken bir unsur da, Moğollar’ın bir süre sonra İslam’ı seçerek gönüllü bir şekilde “asimile” olmalarıdır.

Şu hâlde tarih boyunca İslam Ümmeti’nin istikametinde yaşanan tek ve en büyük kırılmanın modern dönemde yaşanmış olmasının, bu dönemin yukarıdaki iki kesitten farklı bir hususiyete sahip olmasıyla doğrudan ilişkili bulunduğunu tesbit etmek durumundayız. Bu hususiyet, yukarıda da işaret ettiğim gibi Müslümanlar’ın hem topraklarının, hem de bilinçlerinin aynı anda işgal edildiği vakıasından yola çıkılarak izah edilmelidir. İslam Modernizmi’nin ilk defa, Batılılar’ın fiilî işgaline maruz kalmış olan Hindistan (Seyyid Ahmed Han, Çerağ Ali, Şiblî Numanî, Muhammed İkbal…), Mısır (Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Ahmed Mustafa el-Merâğî, Ahmed Emîn…) gibi coğrafyalarda filizlenmiş olması elbette tesadüf değildir.

Endonezya’dan Fas’a kadar bütün bir İslam coğrafyasının maruz kaldığı işgal ve istila, yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir “sömürgeleştirme” olgusunu da beraberinde getirmiştir. Dünyanın kuzeyi güneyini ve batısı doğusunu, tarihte daha önce rastlanmamış bir tarz ve ölçekte sömürmüş, dilini, kültürel ve medenî varlığını, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını… Hâsılı “her şeyini” elinden almıştır.

Buna Oryantalizm’in “mankurtlaştırma” faaliyetini de eklediğimizde, “Batı’ya her şeyiyle teslim olmuş bir Doğu” manzarası ile karşılaşmamızın izahı kendiliğinden tebellür etmiş olacaktır. Artık ortada fiilî bir durum vardır: Galipler ve mağluplar!

Mağlubiyet psikolojisi ve Din sorgulaması

Geçmişte ulemanın, muhtelif zaman, biçim ve seviyelerde yaşanan travmaları teşhis ve tedavide benimsediği anlayış şuydu: Dinî/toplumsal hayatta yozlaşmaya yol açan her oluşum; düşüncede, zihniyette, inanç ve icraatta bir “bid’at”ın revaç bulmasındandır. Hz. Peygamber (SAV)’den ve Selef’ten tevarüs edilenlerle çelişen her anlayış “bid’at”tır ve Din’den bir unsuru devre dışı bırakarak onun yerini almıştır.[13] Eş-Şâtıbî’nin el-İ’tisâm’ından et-Turtûşî’nin Kitâbu’l-Havâdis ve’l-Bida’ına, Ebû Şâme’nin el-Bâ’is’inden es-Süyûtî’nin el-Emr bi’l-İttibâ’’ına kadar pek çok monografi, bu teşhis ve tedavi anlayışıyla kaleme alınmıştır. Hatta İmam el-Gazzâlî’nin İhyâ’sından, Birgivî Muhammed Efendi’nin Tarikat-ı Muhammediyye’sine kadar “genel maksatlı” görünen pek çok çalışmaya vücut veren esas amil de yine bireysel ve toplumsal istikameti temin ve muhafaza gayretidir.

Modern dönemde yaşanan bozgunun sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet’in, “kendisini” değil de “dinini” sorgulamaya heveslendirilmesi gelir.[14] Zira şartlar ne ilk dönem fırkalaşma hareketlerinin zuhur ettiği, ne de Moğol ve Haçlı saldırılarının yaşandığı şartlarla benzeşmektedir. Hem içimizden (beynimizden) hem de dışımızdan kuşatıldığımız bu “yeni durum”da bulduğumuz (ya da bize telkin edilen?!), İslam’ın kendisinde veya Ümmet’in din telakkisinde mevcut olduğu düşünülen “arıza” idi!

Ernest Renan tarafından 19. yüzyılın son çeyreğinde dile getirilen ve aslında bütün Batı’ya hâkim olan “İslam’ın mani-i terakki” olduğu düşüncesinin, “mağluplar” cenahından gördüğü mukabele şu oldu: İslam mani-i terakki değildir; bir suç varsa miskin, tembel, “mütevekkil” ve İslam’ı yanlış anlayan Müslümanlarındır![15] Bu savunma tarzının arka planında yatan “terakkiyi mutlaklaştırma” anlayışını görmek için belki de 21. yüzyıla kadar beklemek, terakkiyi mümkün kılan teknoloji devriminin insanlığa ve dünyaya nelere mal olduğunu bizzat müşahede etmek gerekecekti.[16] Elbette mesele sadece “terakkinin mutlaklaştırılması” ile kalmayacaktı. Zira terakkinin arka planında, ona hayat veren bir “zihniyet” vardı, yani terakki “sebep” değil, “sonuç”tu; dolayısıyla mesele, “sebeb”e irca edilmeliydi.

Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum, o ünlü makalesinin “darb-ı mesel” haline gelen başlığında, İslam dünyasında yaşanan işbu “din sorgulaması” macerasının serencamını nefis özetlemişti: “el-Lâmezhebiyye Kantaratu’l-Lâdiniyye” yani “Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür.” Nitekim modern dönem “din sorgulaması” işe öncelikle mezhepleri sanık sandalyesine oturtmakla başladı; mezhepleri birleştirme fikri ortaya atıldı, taklid lanetlendi, yeni içtihad çağrıları yapılmaya başladı.

Bunun için elbette “yeni içtihad usulleri” gerekiyordu. Zira yerleşik Usul sisteminin İslam dünyasını götüreceği farklı bir yer olsaydı, zaten bu mağlubiyet söz konusu olmayacaktı. Geçmişte yüzyıllar içinde, yaşanan hayatın ve birbirini besleyen çalışmaların bir muhassalası olarak vücut bulmuş Usul çalışmaları bir kenara itildi ve “masa başı” mesaileriyle “yeni” Usuller teşkil ve teklif edildi. Ziya Gökalp tarafından ortaya atılan ve Halim Sabit tarafından hararetle savunulan “İctimaî Usul-i Fıkıh”[17] ve Hüseyin Naci tarafından tasarlanan Laik Usul-i Fıkıh[18] kurguları bu arayışların tipik örneklerini teşkil eder. Bütün bu çalışmaların arka planında “modernitenin mutlak doğruları” vardır ve bütün maharet, Din’den bu arka planı beslemeye uygun olduğuna inanılan unsurların devşirilip kullanılmasında somutlaşmaktadır.

Bu süreç içinde fark edildi ki, Kur’an ve Sünnet ekseninde oluşmuş bir epistemoloji ve nassları bağlayıcı kabul eden bir içtihad faaliyeti, artık zihinsel kodlarımızın biricik tayin edicisi haline gelmiş olan “modern hayat”ın bize dayattığı “değişim”i gerçekleştirmenin imkânından mahrumdur; hatta onu engellemektedir. Bu noktadan itibaren Sünnet’in tesbit ve naklindeki insan unsuru ön plana çıkarılarak bu alanın “tekinsizliği” fikri işlendi; kâh rivayetlerin bize intikal sürecinde soru işaretleri bulunduğu söylendi, kâh Sünnet’in tarihselliği dillendirildi. Sünnet’in Din’deki temel fonksiyonunu fark eden Oryantalistler’in bu noktaya salvo atışı yapan çalışmaları da İslam Modernistleri’ne hayatî lojistik destekler sağladı.

Ve sıra kaçınılmaz olarak Kur’an’a geldi. “Kaçınılmaz olarak”, çünkü “Din sorgulaması”, önünde veya sonunda Kutsal Kitap sorgulaması demektir. Nitekim Batı’yı şimdi galip pozisyona getiren Aydınlanma’da yapılan da bu değil miydi?

Oryantalizm Modernizm İlişkisi

Söz buraya gelmişken İslam dünyasını yanlış bir sorgulamaya iten Oryantalizm ile bu sorgulamayı yapan Modernizm (İslam Modernizmi) arasındaki ilişkiyi işaretleyen bir-iki iktibas yapmak faydadan hali olmayacak:

1953 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nin davetlisi olarak geldiği İstanbul’da bir seri konferans vererek, Batı’daki İslamiyat çalışmalarını anlatan ünlü İngiliz şarkiyatçısı Alfred Guillaume şöyle diyordu: “Hristiyanlığın ve menşelerinin tetkiki, İlahî vahiy, ilham, rivayetlerin sıhhati ve Kitab-ı Mukaddes’in otoritesi gibi mevzulara karşı aldığımız vaziyet üzerinde muazzam bir tesir yaptığı için, garplı âlimlerin ekseriyeti tarafından varılan neticeleri kısaca zikretmeyi münasip görmekteyim. Zira anlaşılacağı üzere, kendi dinlerinin menşelerini incelemekte kullandıkları tenkit şekli, diğer dinlerin tenkitlerine de tatbik edilebilecektir. Orta çağlarda Kitab-ı Mukaddes’e karşı aldıkları vaziyette, Hristiyanlarla Müslümanlar arasında büyük bir fark yoktu. Her iki taraf da sahip oldukları mukaddes kitaplardaki her kelimenin, Allah tarafından peygamberlere vahiy ile imla ve telkin edildiğine inanıyorlardı ve bu sebeple onları tenkit etmek küfürdü. İtiraz edilmeden kabul edilmeliydiler. Mamafih tefsirleri iki din mensuplarının dinî reislerinin ellerinde bulunuyordu. Hristiyanlarla Müslümanların mühim bir ekseriyetinin görüşü hâlâ budur, fakat garplı din alimlerinin görüşü bu değildir. Bu âlimlerin mukaddes kitaplara karşı aldıkları vaziyeti kısa olarak şu şekilde hülasa edebiliriz: 1) İlham edilenler kitaplar değil, insanlardır. 2) İnsanlar hataya maruzdurlar, bu sebeple yazıların, mukaddes kitapları tertip edenlerin bilgi eksikliğinden doğan hataları ihtiva etmeleri tabiidir. 3) Peygamberlerin yazdıkları kendi zamanlarını aksettirir. 4) Allah, peygamberlere kelimelerle değil, fakat onların beşerî zihinlerine bin vahiy ile hitap etmiştir ve insan zihni bu tebliği, fert olarak peygamberin ifade şekline göre tertip etmeye zorlanmıştır. 5) Dinde, benimsenmesi için insanın çapına göre derecelerle nakledilmiş bulunan bir tekâmül vardır. 6) Dinde, umde ve telkinlerin bazıları geçici bir manaya sahiptirler. Halbuki varlıktan ve Allah’ın mükemmel tabiatından bahseden diğerleri adalet, merhamet, aşk ve iyilik hakkındaki ahlaki emirler kadar ebedidirler…”[19]

1985 yılında İzmir’de yapılan Uluslararası Birinci İslam Araştırmaları Sempozyumu’na katılan bir diğer ünlü Oryantalist Montgomery Watt’ın telkinleri de farklı değildir: “Hristiyan ilim adamlarının büyük çoğunluğu şimdi artık (kutsal metinlere uygulanan, E.S.) tarihî ve edebî tenkidin imanı zayıflatmadığı; bilakis onun birçok yönlerinin daha derinlemesine anlaşılmasına sevk ettiği görüşünü kabul etmektedirler. Bunların burada zikredilmesinin sebebi, son bir-iki yüzyılda Hristiyan ilim âleminde neler olup bittiği hakkında, Müslüman ilim adamlarının bilgi sahibi olmalarının önemli olmasıdır. İlk bakışta dinî inanca düşman gibi görünen ilmî metotlar, sonunda dinî hakikatlerin daha bir derinliğine ve gelişmiş bir şekilde değerlendirilerek anlaşılmasına sevk eder olmuştur…”[20]

Kur’an ayetlerinin Hz. Peygamber (SAV)’in tarihsel kişiliği ile şu veya bu şekilde ilişkilendirilmesi tam da Oryantalistler’in ısrarla telkin ettiği şeydir. Zira eğer bu nokta Müslümanlara kabul ettirilebilirse, Kur’an ile İncil’ler eşit konuma getirilmiş olacak, dolayısıyla Kur’an’ın da “herhangi bir metin” gibi tenkit edilebilmesi mümkün hale gelecektir. Bu ise Kur’an’ı, başka herhangi bir sistemde rahatlıkla tesadüf edilebilecek “ilkeler”e indirgeyecektir: Ahlakilik (Hristiyanlık, Budizm vd.), aklîlik (Modernite), adalet (kim dışlar?) gibi genel ilkeleri ihtiva etmek dışında bugün için insanlığa hiçbir şey söylemeyen bir kitabın “evrenselliği”ni tekrar edip durmanın, bir anlam içerip içermediği sorusu bu noktada son derece anlamlı olacaktır.

Burada örnek olarak zikredilen konuşmalardan çok daha eskilere giden Oryantalist telkinlerin, beklenen yankıyı bulması uzun sürmemiş ve İslam dünyasında bu fikirleri, hatta yer yer daha ileri üslup ve tarzlarda dillendiren “yerli Oryantalistler” zuhur etmiştir.

Kur’an’ın Beşeriliği/Tarihselliği

Bir metnin tarihsel tenkit faaliyetinin konusu yapılması, o metnin belli tarihsel şartlarda vücut bulduğu ön kabulüne dayanır. Hristiyan ilim adamlarının tarihsel tenkit metodunu İncil metinlerine uygulamasında, bu açıdan yadırganacak herhangi bir nokta yoktur. Hristiyan zihninde, “kelimesi kelimesine vahyedilmiş metin” tasavvuruna yer olmadığından, tarihsel tenkit metodunun İncil’e uygulanması demek, onu kaleme alanın (Matta, Markos, Luka veya Yuhanna) tarihsel kişiliği ile metin arasındaki ilişkinin analizi demektir. İncil yazarı metni kaleme alırken hangi sosyokültürel ve çevresel faktörlerden, hangi inanç unsurlarından ve siyasî, ekonomik… vb. şartlardan etkilenmiştir? “Sinoptik” denen Matta, Markos ve Luka İncilleri arasında ilgi çekici benzerlikler mevcutken, Yuhanna İncili’nin onlardan her şeyiyle (dili, üslubu, kavramsal örgüsü, sistematiği… ile) farklı oluşunu izah etmenin başka bir yolu olabilir mi?..

Bu düşünce bir Hristiyan için ne kadar normal ise, bir Müslüman için de o kadar anormaldir. Zira Kur’an, kendisinden önceki kitapların tahrif edildiği gerçeğini vurgular[21] ve kendisinin beşer sözü olmadığının altını çizer.[22] Hal böyleyken Kur’an’a inandığını söyleyen bir ilim adamının, Kur’an’ın “hem tamamıyla Allah kelamı, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamı” olduğunu[23] ve “Allah’ın tarih içinde cereyan eden durumlara, Peygamber’in zihni vasıtasıyla verdiği cevap” olduğunu söylemesi[24] itiraf etmeliyiz ki, gölün maya tuttuğunun ifadesidir.

Kur’an’ın tamamıyla Allah kelamı olduğunu[25] yahut “Kur’an”ın İlahî, “Mushaf”ın ise beşerî olduğunu söyleyenler[26], hatta sadece Kur’an’ın değil, “Allah tasavvurunun” dahi tarihsel olduğunu dillendirecek kadar ileri gidenler[27] gibi bu vadide birbirinden önemli farklılıklarla ayrılan bir dizi yaklaşımın yolu, “tarihsellik” ortak zemininde kesişmektedir.

Sonuç yerine

İtikadi alanda son derece “radikal” bir dönüşüm sağlamış ve günlük hayatın detaylarında bile[28] putlara müracaat edecek kadar şirke bulanmış bir toplumu, çok kısa bir süre içinde Tevhid’e çekmiş olan Kur’an’ın, hem de kendisine tam anlamıyla “teslim olmuş” bir nesil oluşturmuşken, hukukî düzenlemeleri ilânihaye devam edecek biçimde yerleştirmemiş olmasını nasıl açıklayabiliriz? Açalım: Eğer faiz yasağı tarihsel ise, insanlığın bir gün faizsiz işlemesi mümkün olmayan bir ekonomi modelini uygulamaya başlayacağını bilen Yüce Allah faizi niçin “bir süreliğine” haram kılmıştır? O dönemin toplumsal/ekonomik yapısında zararlı olduğu halde faiz bugün bu özelliğini yitirmiştir mi diyeceğiz, yoksa Fazlur Rahman’ın “O toplum ancak o kadar ileri götürülebilirdi, fazla değil” tarzındaki “mış gibi yapan” açıklamasına mı başvuracağız? Eğer mutlak ilmi ve mutlak kudretiyle geçmişi ve geleceği kuşatmış bir “Allah”a samimi bir şekilde inanıyorsak bu sorunun cevabını dürüstçe vermek durumundayız.

Kur’an’ın tarihselliğinin kabul edilmesinin, mucizenin reddinden ahkâmın ilgasına kadar bir dizi temelli arızayı doğurması kaçınılmazdır. Aynı yaklaşım, olguyu nassa takdim eden (bir anlamda nassı olgunun belirlediğini söyleyen) Nasr Hâmid Ebû Zeyd’de de, metni okuyucunun elinde kadavra mesabesine indirgeyen Muhammed Âbid el-Câbirî’de de[29] görülmektedir. Hatta Hasan Hanefi örneğinde gördüğümüz gibi[30] Allah tasavvuruna kadar “sündürülmüş” bir antropolojik okuma, ancak tarihselliği bütün bir sistemin temeline yerleştirmekle mümkün olabilecektir.

Modernistler’in, Kur’an’ı, onun ilk ve en yetkili mübeyyini olan Sünnet’ten bile arındırmayı telkin eden yaklaşımı, gelinen noktada “gayri İslami” bir Kur’an anlayışını intaç etmiştir. Kur’an’ın Sünnet’ten, nüzul sürecinin canlı şahitleri olan Sahabe’nin değerlendirmelerinden ve 1400 yıllık birikimden yalıtılması gerektiğini söylemek, aslında devre dışı bırakılmaya çalışılan unsurların yerine modern değer yargılarının Kur’an’ı kuşatmasını istemektir. Öyleyse tartışma, Kur’an’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışırken sözünü ettiğimiz unsurların mı, yoksa modern değer yargılarının mı bize rehberlik etmesi gerektiği üzerinde cereyan etmelidir.

Yukarıda bir nebze işaret edilmiş olan “fırkalaşma” vakıası, yaşadığımız durumun, tarihin tekerrürünü istemekten farksız olduğunu düşündürmektedir. Kur’an’ı, Sünnet’ten ve Sahabe’nin otoritesinden bağımsız bir okumaya tabi tutmak, yapılan işin Kur’an tarafından tensip edilip edilmediği üzerinde düşünmenin önemi bir yana, tümü de görüşlerini Kur’an’a dayandıran itikadi fırkaların çağdaş versiyonlarına davetiye çıkarmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir.

Modern dönemde İslam ülkelerinin hemen tamamında modernleşme projeleri uygulamadadır ve süreç iki asırdan daha fazla bir zamandan beri işlemektedir. Gelinen noktada İslam adına kayda değer bir kazanım olmuş mudur? Müslümanların, kendi değerleri üzerine inşa ettiği bir dünyadan, bir kültür ve medeniyet hamlesinden bahsedebiliyor muyuz? İslam’ın evrensel diriltici soluğunu dünyaya taşımak adına neler yapabildik?

Bu ve benzeri soruların cevabı, modernleşme maceramızın Kur’an anlayışına taalluk eden yanı itibariyle dünyaya yansımasını ortaya koyacaktır. Bir de konunun “içe dönük” yanı var. Bu zaman zarfında ilmimiz, irfanımız, dindarlığımız, takvamız arttı mı, azaldı mı? Her harfine sevap aldığımıza inanarak Kur’an okurken en azından kalp rikkati, ruh inceliği yaşardık. Kur’an’ı tarihsel ilan edeli beri onu da kaybettik.

Belki başlangıcı yine oradan yapabiliriz; ne dersiniz?

Kur’an’ı Yanlış Anlamanın İdeolojik Sebepleri[31]

 İnsanlar farklı anlama kabiliyetlerine sahiptirler. Kimi riyazi meseleleri, kimi ictimai hususları, kimi de iktisadi konuları kolaylıkla idrak edebilir. Herkes farklı bir alanda mütebahhirdir. Gazali gibi ilgilendiği bütün ilimleri “eba’d-ı selase”si ile kavrayan alimler ilim tarihinin şaz kahramanlarıdır.

Ademoğlu; “anlamaktan aciz olduğunu” anlayınca, büyük oluşlara kapı aralar. Kalbin daralıp zihnin durduğu anlarda bazen bir yerine bin “oluş” zuhur eder. Gecenin zifiri karanlığında ayağının üzerini göremeyenler, çakan bir şimşekle kilometrelerce öteye uzanır.

İrfana ulaşmak bir “mevhibe-i rahmani”dir. Büyük ruhlu alimlerin dahi bilemeyeceği meseleler vardır. Hakikat şu ki “her bilenin üzerinde bir bilen” olmuştur. Bütün anlama faaliyetlerinin durduğu bir nokta var ki orası aklın “Sidre-i Münteha”sıdır. Onu tanımak anlamanın imkân ve sınırlarını belirler.

Kur’an’ın vahy edilişinin yegâne gayesi anlaşılmaktır. İslami ilimler tertip ve tanzim edilirken muhatapların anlaması esas alınmıştır. Bu çerçevede İslam’ın erken asırlarından itibaren doğru anlamayı temin edecek usuller tespit ve telif edilmiştir. Fıkıh, tefsir ve hadis usulleri bu bağlamda vücut bulmuşlardır. Bunları tanımadan okuyup-yazanların meselelerin mantûk ve mefhumunu doğru anlamaları en az yanlış anlamaları kadar muhtemeldir.

Oryantalizmin gücü, tedrisatın zayıflaması, talebelerin usul bilgilerini kavramadan icazet almaları yanlış anlamayı tetiklemiştir. Öyle ki; yanlış anlama, doğru anlamanın yerini alacak kadar şuyu’ bulmuştur. Fıkıhtan Kelama, Tefsirden Siyere kadar telif edilen binlerce eser, yanlış anlamanın mağduru olmuştur.

Yanlış anladığını kabul etmeyen ve bu yüzden hatayı yegâne doğru olarak addeden zümre, sorun çözmekten ziyade sorun üretmektedir. Ulemanın yerine ihdas edilen akademisyen-aydın kesim iki asırdır etkin olmasına rağmen çözüm bekleyen meselelerde bir ilerleme kaydedememiştir. Ne İslam coğrafyasının madden kalkınması gerçekleşti ne de ilim, fikir ve sanatta kalıcı eserler veren mücit-müellifler yetişti.

Dünya milletleri yeniden var oluş projelerini hazırlarlarken, medeni birikimlerini temel alıp, yenilenmelerini onun üzerine kurdular. Yani geleneklerini doğru anlamayı, yenilenmenin hareket noktası kabul ettiler. Batı; Rönesans’ını gerçekleştirmeden önce, mevcut birikimini tahlil ve terkip edecek anlayış usulünü tespit etti. İslam’dan aldığı doğrularla kilisenin bakiyesini birleştirerek Dekart’ı, Kant’ı yetiştirdi. Batı’nın Rönesans’ı öz itibariyle yanlıştan kurtulma hareketi olduğundan, aydınlar medeni birikimlerini yeni usule göre okumada şartlı davranmadılar. Ciddi bir öz-posa ayrımına gittiler.

Kilisenin ürettiği yanlıştan kurtulurken akl-ı selimi kullanan Batı, İslam’ın hakikatini alırken aynı samimiyeti göstermedi. Ahd-i Cedit yerine Gazali’yi okuyan kilise talebeleri, İslam’dan istifadeyi İslam’ın doğrularını kiliseye mal etmek ve kilisenin hâkimiyeti için kullanmak şeklinde anladı. Bunun için yenileşmeleri nisbi bir arınmayla sınırlı kaldı.

İslam coğrafyasında zuhur eden yenileşme arayışları Batı’nın İslam’dan aldığı ve kiliseye uyarladığı usulü, kilise formatında kabul edip İslam’a tatbik etti. Muharref Kilise kültürünü kısmi manada tashih eden esaslar, sahih İslami birikimi muharref bir yapıya dönüştürdü. Tıpkı; “Hasta bir adama verilen ilaçlar kısmi manada iyileşmeye neden oluyor diye, aynı ilaçları sağlıklı adamlara da uygulayıp, onların sağlıklarını bozmak” gibi.

İslam coğrafyasının daimi krizler yaşamasına sebep olan bu yanlış anlama geleneğinin arka planında birçok neden vardır. Her şeyden önce insanlar farklı “niyet”, “teakkul” ve “tefakkuh”a sahiptirler. Herkes kapasitesine göre hakikatten pay alır. Kimi kasıtlı olarak, kimi de sehven yanlış anlar. Yanlış anlama nedenleri farklıdır fakat netice aynıdır: “mülevves bilgi”. İnsan bu bilgiyi öğrenme ya da taklit yoluyla sahiplenir.

Allah Teala’nın “mübelliğ” olmanın yanında, “mübeyyin” sıfatıyla da gönderdiği Hz. Resulûllah, Kur’an’ı yaşayarak izah etmesine rağmen, insanlar Kur’an’ın en açık hükümlerinde dahi zaman zaman niza’ ettiler. Kaderiye’den Cebriye’ye, Şia’dan Mu’tezile’ye kadar birçok mezhep bu nev’i yanlış anlamadan kaynaklanan nizalarla doludur.

İlmin ve gerçeğin kudretine kafa tutan yanlış anlamayı, hangi nedenler besler ya da insanlar niçin yanlış anlar. Bunu örnekler bağlamında tahlil edelim.

İdeolojik Okuma

İnsanlar küçük yaşlarda taklit yoluyla ya da farklı telkinlerin etkisinde kalarak benimsedikleri ideolojileri ilerleyen yaşlarında savunmayı vazife kabul ederler. Hatta bunun için Ayet ya da Hadisleri en olmaz şekillerde te’vil etmekten geri durmazlar. Bu nev’i müevvillerin çoğu yaptıklarının doğru olmadığına müdriktirler. Fakat ideolojilerini yaşatma uğruna Kur’an’ı gözden çıkarırlar.

Mazisinde Cahız gibi Arap Dili’nin inceliklerine vakıf edebiyatçıları barındıran Mu’tezile, “Esasu’l-Belağa” gibi şaheserler kaleme alan Zemahşeri’nin elinde büyük yanlışlara imza atmıştır. Zemahşeri Kur’an’daki “ceale” fiilinin “yarattı” anlamına gelmediğini bilmesine rağmen mezhebini destekleyebilmek için “Biz Onu Arapça Kur’an indirdik.”[32] ayetini “Biz onu Arapça Kur’an yarattık” şeklinde açıklamış ve meşhur tefsirine “Hamd Kur’an’ı yaratan Allah’a mahsustur.” diye başlamıştır.[33]

 Farklı anlayışların etkisinde kalan günümüz müfessirlerinin birçoğunda aynı yaklaşım maalesef ki mevcuttur. Yanlış yaptıklarını bildikleri halde tahrife devam etmektedirler.

Hurafeleri Mutlak Doğru Kabul Etme

İnsanlar, içinde doğdukları cemiyetin değerlerini içselleştirir, hurafelere de kutsallık isnat ederler. Cahiliyye toplumunun İslam’ın doğrularını idrak edememesinin arka planında bu yaklaşım vardır.

“Sizin İlahınız bir tek İlahtır. O’ndan başka İlah yoktur.” ayeti inince Mekkeli müşrikler onu anlamakta güçlük çektiler. Çünkü onlara göre ilah insanların görüp ulaştığı ve kendi dünyalarına ait bir varlık olmalıydı. İlah büyük kalabalıklara sahip olamazdı. Bu yüzden Kur’an’ın bildirdiği ve bütün insanları kapsayan Allah Azze ve Celle’yi anlayamıyorlardı. Nitekim; “Tek bir İlah bu kadar insana nasıl yeter” diye itiraz ediyor[34] tevhide akli deliller istiyorlardı. Onların talebi ardından şu ayet nazil oldu: “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde, elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”[35]

Günümüz Kur’an muharriflerinin İslam algısı Mekkelilerle ayniyet arz etmektedir. Zira onlar, oryantalizmin İslam aleyhinde telif ettikleri fikirleri önce kabullendiler, sonra da onları baz alarak İslam’ın mutlak doğrularını reddettiler. Nüzul-ü İsa’dan Ehl-i Kitab’ın Cennet’e girme meselesine kadar birçok mevzu bu bâba dahil edilebilir.

Makam Sevdası

Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.