Siyonist Tertibe İSLAMCI TERÖR KILIFI VE FETÖ-IŞİD ORTAKLIĞI!

169
Paylaş:

12 Mart 2019

“Ilımlı İslam’ı” da “radikal-katı İslam’ı” da aynı odaklar kurgulayıp kullanmaktadır” dediğimizde, buna şiddetle karşı çıkanlar, sonunda FETÖ-IŞİD ilişkisi ortaya çıkınca şaşırmışlardı!

TSK içerisindeki çete elemanları eliyle Suriye sınırını kontrol eden FETÖ’nün tehlikeli yapısı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası deşifre olmaya başlamıştı. FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in talimatıyla Genelkurmay’a sızan teröristlerin eliyle, Suriye sınırında görevlendirilen FETÖ’cü komutanlar darbe gecesi hezimete uğramışlardı. ABD ve NATO destekli işgal planına içeriden destek veren cuntacıların, birçok katliam ve saldırıya karıştığı kesinlik kazanmıştı. FETÖ’nün talimatıyla sınırda Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan komutanlar, IŞİD, YPG ve PKK’ya alan açacak kadar alçalmışlardı. FETÖ imzalı kanlı isyana kalkışanlardan biri olan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti‘nin, Güneydoğu’da son dönem yaşanan tüm PKK ve IŞİD provokasyonlarına destek verdiği saptanmıştı. Tutuklanan Huduti, iddiaya göre, FETÖ’nün kendisine verdiği görev doğrultusunda devlete karşı güvensiz ortam oluşturarak, Kürtleri sokağa çekip devlet aleyhine eylemler yapmaya kışkırtmak için Güneydoğu’da büyük çapta tahriklerin hazırlayıcısı olmaya kalkışmıştı. Bölgede Suruç katliamını Gülen’e bağlı paralel örgüt ve PYD ile birlikte planlayan Huduti’nin, Kilis’e yönelik IŞİD saldırılarında parmağı olduğu iddiaları da vardı.

O süreçte Türkiye sınırını canı pahasına koruması gereken 5. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Soysal da, adeta IŞİD ve YPG’nin komutanı gibi davranmıştı. Gaziantep’te IŞİD’le burun buruna olan bölgedeki birliklere komuta eden Tuğgeneral Murat Soysal, sınırda kendisine bağlı askerleri karakollara çekerek teröristlerin yolunu boşaltmıştı. Darbecilerin listesinde Gaziantep’ten sıkıyönetim komutanı olarak görülen Soysal, Türkiye-Suriye sınır hattındaki en kritik bölgeleri olan Karkamış, Elbeyli, Öncüpınar ve Tahta Köprü Barajı bölgesinde bulunan hattı koruyan birliklere, ‘Karakollara çekilin’ talimatı veren alçaktı. Fetullahçı Terör Örgütü’nün 15 Temmuz’daki askeri darbe girişimi sırasında Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda komutayı ele almak isteyen darbeci General Semih Terzi‘nin de son görevi, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Suriye’deki operasyonlarını yönetmekti. Sınırı değil teröristleri koruyan Terzi, darbe gecesi beraberindeki cuntacılarla birlikte Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhını ele geçirmeye çalışmıştı. Karargâha giren Cuntacı Terzi, şehidimiz Astsubay Ömer Halisdemir tarafından tek kurşunla öldürülen CIA ajanıydı.

FETÖ’nün IŞİD planına Şeytan bile şaşırmıştı!

15 Temmuz kalkışması başarılı olsaydı, binlerce IŞİD militanı Türkiye’ye sokulacaktı. 2’nci Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti, 5. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Soysal, Tuğgeneral Semih Terzi ve Tuğgeneral Hasan Polat tarafından silahlandırılacak olan IŞİD’liler Alevi mahallelerine saldıracaklardı. Burada katliamlar yapacak olan cuntacılar, ülkede iç savaşın başlaması için zemin hazırlayacaklardı. FETÖ’cü teröristlerin Suriye sınırından temizlenmesinden sonra Suriye’de muhaliflerin, Halep’teki Esed kuşatmasını yarması anlamlıydı.

Sınırımız korumasız bırakılmıştı!

FETÖ’cü subayların 15 Temmuz’da Suriye sınırını koruyan 200 asker ile 7-8 zırhlı aracı “devir teslim var” bahanesiyle çektiği anlaşılmıştı. Dönemin Hatay Valisi Ercan Topaca, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz öncesinde, sınır hattındaki zırhlı araçların ve birliklerin Hudut Alay Komutanlığı’ndaki devir teslim töreni bahanesiyle çektirildiğini açıklamıştı. Durumdan iki gün sonra haberdar olduklarını belirten Vali, “Bir vatandaş bizi aradı ve ‘Sayın valim sınırda kontrol yok, insanlar giriyor’ diye bilgi verdi” dedi. Vali, bir hafta boyunca sınırın belli kesimlerinde kontrolün kaybolduğu bilgisini aktarmıştı. Vali Topaca, “200 askeri teslim törenine çağırmışlar, bir hafta sözde tören provası yapmışlar ve zırhlı araçları da sınırdan çekip uzaklaştırmışlar!” ifadelerini kullanmıştı.

“Felaketlerin sıradan olaylar hatta “tarihi fırsatlar!” gibi sunulduğu dönemleri yaşıyoruz. Tam donanımlı entrika ve tezgâhların kuşatması altındayız. Bu kuşatmada terör örgütlerine biçilen rol büyük! Truva atı olmayı baştan kabullenmişler. Oyunun bir parçası olduklarını biliyorlar. Aslında bu örgütlere bir açıdan emperyalizmin öncü kuvvetleri de diyebiliriz. Küresel güçlere alan açmak için özel görevlendirilmiş yapılar olduklarına şüphe yok. Öylesine bir misyon ile hareket ediyorlar ki, zalimlerin tutan elleri, yürüyen ayakları, gören gözleri olmuş durumdalar. Mesela;

El Kaide olmazsa gâvurlar Afganistan’a hangi bahane ile doluşacaklardı?

Boko Haram olmazsa Nijerya’nın petrollerine nasıl ortak olacaklardı?

Eş Şebab olmazsa Afrika’nın kanadı Somali’yi hangi gerekçeyle işgale kalkışacaklardı?

DAEŞ olmazsa Ortadoğu’yu işgal ve sömürme planlarına ne kılıf uyduracaklardı?

PKK ve diğer terör örgütleri olmazsa Türkiye’yi nasıl sıkıştıracaklardı?

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün! Bu örgütler her bir coğrafyada hazır ve nazır bir şekilde kendilerine gelecek talimatı bekliyorlar. Bir taraftan terörü dize getirme aracı olarak kullanılıyor, diğer taraftan kuşatmanın legal yüzü sözde uluslararası kurumlar ile işe resmi boyut kazandırılıyor. “Ortadoğu’daki menfaat mücadelesinde petrol kuyularının bekçiliğini Batı adına yüklenmek, NATO üyesi Türkiye’nin başlıca görevlerinden olmuştur.” diyor İsmail Cem ‘Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ adlı kitabında. Irak’taki gelişmeleri değerlendirirken, Musul’da neler oluyor? sorusuna cevap ararken, Türkiye’ye yüklenen yeni rolü doğru okumak gerekir. Soğuk Savaş döneminin önemli aktörü Türkiye bugün artık mülteciler için toplama kampı mesabesine indirgenmiş bir ülke konumunda. Bu zamana kadar bekçilik yaptınız, artık göreviniz bitti demek istiyorlar. Hatta onların gözünde öyle değersizleşmiş durumdayız ki, PYD gibi terör örgütlerini bile bize tercih ediyorlar.”[1]

Maalesef Orlando katliamı bile Müslümanların üzerine yıkılmaya çalışılmıştı.

Oysa, önceki ABD Başkanı Barack Obama, Orlando’da eşcinsellerin gittiği gece kulübüne yönelik katliamda, “saldırganın dışarıdan direktif aldığına dair hiçbir delil bulunmadığını” açıklamıştı. Ama bu kanlı ve intikamlı tezgâhı kuranlar, bütün suçu ve sorumluluğu İslam’a yıkmaya kararlıydı. ABD Başkanı Barack Obama’nın, “Orlando’da eşcinsellerin gittiği gece kulübüne saldırı gerçekleştiren ABD vatandaşı ve Afgan asıllı Omar Mateen’in (Ömer Metin) eylemi için “dışarıdan” bir direktif aldığına veya daha büyük bir planın parçası olduğuna dair delil bulunmadığına yönelik” açıklaması, bazı çevrelerde rahatsızlık yaratmıştı. Obama, Oval Ofis’te Federal Araştırma Bürosu (FBI) Direktörü James Comey, İç Güvenlik Bakanı Jeh Johnson, Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Nicholas Rasmussen’in de aralarında bulunduğu yetkililerden, Orlando saldırısına ilişkin brifing aldıktan sonra bunları söylemesi daha da anlamlıydı. Ama aynı Obama’nın Siyonist odakların baskısıyla geri adım atması mide bulandırıcıydı. Hatırlayınız, Fransa’daki Avrupa Futbol Şampiyonası’nda IŞİD’in sahneye çıkıp katliam yapacağı tahmin edilirken, biri ABDOrlando‘da bir gece kulübüne saldırıp dehşet saçmıştı. 50 kişiyi öldürüp ortalığı kan gölüne çeviren kişi Afgan asıllıydı ve Pulse Clup‘e operasyon düzenleyen polis kurşunlarıyla ortadan kaldırılmıştı. Böylece artık ne fail ne de delil kalmıştı!? Bu menfur olayda 50 kişi hayatını kaybederken 53 kişi de yaralanmıştı.

Peki, Amerika tarihindeki bu en kanlı ve en acımasız saldırıyı kim yapmıştı, kimler niye tezgâhlamıştı? Ve özellikle “bir Müslüman terörist!” niye kullanılmıştı?

Pulse Clup’u basıp dehşet saçan İslamcı terörist(!) 29 yaşındaki Ömer Sıddık Metin isimli Afgan asıllı bir Amerikan vatandaşıydı. Terörist Müslüman(!) olunca eski eşinin söyledikleri manşetlere taşındı. Eşcinselleri sevmediği hatta nefret ettiği iddiaları ortaya saçıldı. Ve tabi saldırgan Müslümansa arkasındaki örgütün de Müslüman olması lazımdı. Hemen IŞİD(!) damgası yapıştırıldı, e zaten bu maksatla kurmuşlardı. Bu bilgilerin değişik kanallardan, değişik kişiler aracılığıyla medyaya servisi yapılmıştı. Böylece büyük bir yalan, kocaman bir doğru gibi dünya kamuoyuna aktarılmıştı. Ve zaten beyinleri yıkanan ve işgal altında olan kitleler bu yalana inanmaya hazırdı. Ve yine Başkan Obama’nın “Bu bizler için çok acı bir gün!” sözleri öne çıkarıldı ve diğer açıklamaları yok sayıldı.

Oysa bu gibi olaylara değişik açılardan bakmakta çok büyük fayda vardı!

Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.