İRAN’LA TÜRKİYE’NİN TARİHİ SORUMLULUKLARI VE TABİİ İTTİFAK ZORUNLULUKLARI

167
Paylaş:

18 Eylül 2018

Siyonist ve Emperyalist merkezlerin güdümündeki ABD yönetiminin, vahşi kovboy mantığıyla, tamamen haksız ve dayanaksız iddialarla, kardeş ve komşu İran’a yönelik ambargo kararını kınamak ve İran halkının yanında olduğumuzu hatırlatmak üzere bu ülkeye bir gezi programı hazırlamıştık. Milli Çözüm Dergisi ve yazar ekibi olarak; dirayetli ve cesaretli yöneticilere, bilinçli ve dirençli İran milletine, ülkemizin dua ve başarı dileklerini iletmek gayesi ile planladığımız kardeşlik görevi ve moral desteği ziyaretini huzurla ve olumlu sonuçlarla tamamlamış ve izlenimlerimizi, Türkiye’de ve dış temsilciliklerimizde paylaşmıştık. Haber ve İrtibat Müdürümüz Nevzat Gündüz, Genel Yayın Yönetmenimiz Osman Eraydın, Avrupa ve Amerika Yayın Şefimiz Yakup Gözübüyük, Asya ve Afrika görevlimiz Veysel Uzun’un katılımıyla gerçekleşen bu ziyaret programı kapsamında; Meşhed, Tahran, Khum ve İsfahan şehirleri başta, İran’ın tarihi kentlerine ve kültürel merkezlerine yaptığımız ziyaretler, bölgesel yöneticiler ve yetkililer tarafından da gayet sıcak ve olumlu karşılanmıştı.

Irkçı emperyalist odakların, asırlardır sinsice ve tedricen yürüttükleri ekonomik ve kültürel talan ve tahribatlara rağmen; Şii İslam’ın tabii ve tarihi temsilcisi İran ile, Sünni İslam’ın en önemli merkezlerinden Türkiye, çok şükür ki hâlâ ayakta durmakta ve küresel fesatçılara kafa tutmaktadır. Bu nedenle her fırsatta hedef alınan Türkiye ve İran’ın, bazı ayrılık ve aykırılık konularını bir tarafa bırakıp, her cihetten ve ciddiyetle işbirliği yapmaları; sadece kendilerinin değil, bütün İslam âleminin ve mazlum milletlerin direncini arttıracak ve yeniden şahlanış ruhunu canlandıracaktır. Maalesef ABD ve İsrail tarafından bu denli kuşatılmaya ve kışkırtılmaya başlandığı bir durumda bile, Türkiye ve İran’ın, sadece göstermelik ve günübirlik dostluk ve destek mesajlarıyla yetinmeleri, küresel fesatçıların işlerini kolaylaştırıp ülkelerimize saldırı iştahlarını kabartacak, sonunda mecburen işbirliğine dönüş çabaları da artık bir şeye yaramayacaktır. Rahmetli Erbakan Hoca’nın:

• İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,

• İslam Ortak Pazarı,

• Ortak İslam Dinarı,

• İslam Savunma Paktı ve

• İslam Kültür, Eğitim ve Teknoloji Ortak Programları gibi tarihi projelerine samimiyetle sahip çıkmanın ve bütün bunların somut tezahürü olan “D-8” girişiminin mutlaka canlandırılıp etkin konuma taşımanın, şimdi tam zamanıdır. Bütün bunları yaparken, her iki kardeş ülkenin de, mevcut irtibat ve ittifak bağlarını koparmasına da gerek olmayacaktır. Türkiye ve İran, hemen ve hiç vakit geçirmeden, Dolar yerine Milli paralarıyla alışveriş yapmaya, hatta parasız mal mübadelesini başlatmaya, ekonomik, teknolojik ve askeri işbirliklerini en yüksek noktaya taşımaya ve öncelikle D-8 üyelerini ve tüm İslam ülkelerini de bu girişimlere katmaya çalışmalıdır.

Tekrar hatırlatalım ve asla unutmayalım ki; bu bir hayat-memat (ölüm-kalım) savaşıdır; samimi, sistemli ve sürekli bir işbirliği, hem Türkiye’nin hem de İran’ın çıkarınadır. Bizlerle doğrudan alakası bulunmayan bazı tarihi acıları ve mezhebi farklılıkları değil, imani ve insani ittifak noktalarımızı öne çıkarıp, ortak ve mutlak düşmanlarımıza karşı güç ve gönül birliğini başaramazsak son pişmanlığın da hiçbir faydası olmayacaktır. Böyle kritik ve kaotik bir ortamda bile, hâlâ “Şiilik ve Sünnilik damarlarını kabartmak”, bilerek veya bilmeyerek ABD ve İsrail’e hizmetkârlıkta aynı kapıya çıkacaktır!

Erbakan’ın hazırlattığı Adil Ekonomik Düzen açısından ‘tedavi’ olarak hemen yapmamız gerekenler ise şunlardır:

1- İran ve Türkiye hazine “Altın Bonosu” çıkarmalıdır. Bunlar arz ve talep kanunları çerçevesinde Türk Lirası ve İran Riyali ile satılmalı ve alınmalı, fark konulmamalı, bu bonolar altın gibi kıymetli olmalıdır. Hatta D-8 ülkelerinin de bu sisteme geçmeleri için öncülük yapılmalıdır.

a) Bonolar altınla farksız durumda olmalıdır.

b) Bonolar devreye girince altından kolay taşınır.

c) Bonolar istendiği kadar küçültülebilir, bozdurulabilir konumdadır.

d) ‘Altın Bonosu’ kredileşmede de birim olarak kullanılmalıdır.

2- Tüm günlük ödemeler “Türk Lirası” ile yapılmalıdır. Dolar borcunuz olsa da, günlük iç ödemeler TL ile karşılanmalıdır. Ama bütün borçlanmalar “Altın Bonosu” üzerinden yapılmalıdır. Böylece enflasyonun piyasaya etkisi sıfırlanmış olacaktır.

3- Çalışanlara “Yapı Bonosu” ile “Çalışma Kredisi” sağlanmalıdır. Çalışacak olanlar istediği firmada çalışır, bunlara karşılık işverene ek krediler sağlanır ve devlete borçlandırılır. Çalışanlara emeğinin hakkı ödenmiş olacaktır. Böylece tüm işletmelerin “Faizsiz Sermaye” bulması kolaylaşır. Tüm çalışanlar da arza ve talep kanunlarına göre iş yapmış olacaklardır.

4- Halka “Sipariş Kredisi” sağlanmalıdır. Böylece, tüketiciler mevsim başında, o günkü fiyatlar ile siparişlerini vermiş olacaklardır. Bu yapılırsa üretim ve tüketim yılbaşında planlanır. Yerli ve Milli kalkınma projeleri devreye sokularak ülke içinde üretilmeyen ve dışarıdan ithal edilen malları üretme imkânı sağlanır ve sipariş alan tüccarlar bunları satarak, aldıkları fazla siparişleri ihraç etmeye başlayacaklardır. Bu sayede arz ve talep dengeleri de kurulmuş olacaktır. Bu “Selem Senedi” uygulamasıdır.

5- Devlet kamuya ait arazilerini “İmar Bonosu” üzerinden alıp satmaya başlamalıdır. Alış ve satış arasında fark koymamalıdır, aldığı fiyatla satmalıdır. Böylece piyasaya para girip, çıkacaktır. Bu sayede Dolar etkisiz hale gelmiş olacaktır.

İran Karşıtlığı ve İsrail Uşaklığı; Amerika son kozunu oynamaktaydı!

Uzunca bir süredir Amerika tarafından medya kanalıyla ısıtıp önümüze koyduğu “Nükleer gerginlik” masallarıyla ilgili uzman konukların geniş yelpazedeki değerlendirmelerinden çıkardığımız sonuçlar şunlardı: Amerika’nın derdinin; “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek…” olduğu açıktı. Nükleer gerginlik bahanesiyle Ortadoğu enerji kaynaklarının tamamını ele geçirmek isteyen Amerika, İran’ı kendi menfaatlerinin hizasına getirmek için türlü entrikalarla, şeytani stratejilerle dünya ülkelerinin gözünü boyamaya çalışmaktaydı. Amerika, kolayca yönetilecek, uydu gibi teslimiyet gösterecek, tüm isteklerini kabul edecek, kaynaklarını istediği biçimde rüşvet verecek kukla bir İran oluşturmak için bu gerginliği körükleyip durmaktaydı. Yani İran yönetiminin, Amerika’nın bölgeyle ilgili planlarını kabul etmesi durumunda, ortada hiçbir problem kalmayacaktı. Çünkü Nükleer silaha sahip olan bölgedeki tek ülke İran değildi… İsrail, Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore de nükleer silaha sahip bulunmaktaydı… Fakat, bu ülkeler Amerika’nın güdümünde olduğu için hiçbir problem çıkarılmamaktaydı. Kuzey Kore’yle de hemen uzlaşmışlardı.

2006 Nisan’ında Erdoğan-Ahmedinecad görüşmesinden kimler gocunmuşlardı?

Hatırlayınız, Başbakan Erdoğan’ın Bakü’deki Ekonomik İşbirliği Organizasyonu (ECO) toplantısında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’la görüşmesi, çok hassas bir zamana denk gelmiş ve dünya tarafından yakından takibe alınmıştı. Bazı çevreler, konuyu Hamas heyetinin Ankara ziyareti ile birlikte tartışmıştı. Bazıları konuyu Türkiye’den değil, ABD ve İsrail’den bakarak yeni bir skandal gibi pazarlamışlardı. Dönemin ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye ziyaretini engellemeye çalışmış, bir sömürge valisi edasıyla açıklamalar yapmış, bu tepkiden ilham alanlar da bu ziyareti Türk-Amerikan ilişkileri için bir kriz olarak sunmuşlardı. Hamas’ın Türkiye ziyareti ABD’deki neoconları ve Yahudi lobisini kızdırmıştı. Türkiye’de bazıları, özellikle de dönemin Milliyet gazetesi, neoconlardan daha fazla azıtmıştı. Hâlbuki Hamas heyeti daha önce de dünyanın birçok ülkesine ziyaretler yapmıştı. Türkiye’nin Suriye’ye ve Hamas yönetimine verdiği tavsiyeler de ortadaydı. Ankara, onlara Amerika’nın isteklerini hatırlatmıştı. Erdoğan-Ahmedinecad görüşmesinde de bildiğimiz şeyler konuşulmuş ve İran’a aba altından sopa göstermeye çalışanlar çıkmıştı. Türkiye ve Azerbaycan’ın İran krizinde oynayacağı rol çok önemli ve anlamlıydı. ABD ve İsrail iki ülkeyi yanlarında istiyorlardı… “İsrailli bir yetkili”nin “Erdoğan’ın Ahmedinecad’la görüşme yapmaması gerekir. ABD de bu yöndeki telkinini Ankara’ya iletti” şeklindeki buyruklarının Edelman’ın ukalalığından ne farkı vardı? Bu nedenle: Bakanlık koltuğundan olma pahasına; “İran’a saldırı, çılgınlık olur ve hiçbir gerekçesi yoktur” açıklamasını yapan ve bunun üzerine Amerika’nın da bastırmasıyla görevinden alınan dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı George Stown kadar insaf ve iz’an sahibi olmayan kafalardan mutlaka kurtulmamız lazımdı.

Ey Millet, Uyanın!..

Irak işgali öncesinde aldıkları görev doğrultusunda Türkiye’yi Amerika’nın yanında savaşa sokmaya çalışan, ancak muvaffak olamayan Türkiye’deki ‘sivil’ Amerikan generalleri(!), İran saldırısı öncesinde yeni bir ‘psikolojik harekât’ için düğmeye basmıştı. Planları aylar önce, İstinye sırtlarındaki meşhur şatoda hazırlanan harekâtın, iki hedefi var:

1- Türkiye’deki Amerikan karşıtlığını kırmak!..

2- Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirip kapıştırmak!..

Harekâtın medya bölümünden sorumlu olan Hür General Ertuğrul Özkök, Amerikan birliklerinin Türk limanlarına demir atmaları ile tırmanan ve Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesinin ardından doruk noktasına ulaşan ‘Amerikan karşıtlığını’ kırmak amacıyla hazırlanan ‘senaryoları’, başında bulunduğu gazetenin manşetlerine taşıyarak ilk adımı atmıştı!..

İran’a Saldırı Hazırlığının Türkiye Ayağı

ABD ve İsrail’in şimdiki hedefi İran’dı; ama bir sonraki hedefleri Türkiye olacaktı!

Hatırlayacaksınız; Siyonist İsrail, Temmuz 2018’de Putin ile Trump görüşmesinde İran’ın Suriye’den çıkışı konusunda anlaşmaya varmıştı. İran lideri Ali Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti de, Suriye ve Irak yönetimlerinin “istemesi halinde” bu ülkelerdeki İran askeri güçlerinin çekileceğini açıklamıştı.

İsrail’in ABD Büyükelçisi Ron Dermer, İsrail yönetiminin 16 Temmuz’da Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’ın yapacağı görüşmede İran’ın Suriye’den çıkışı konusunda mutabakat sağladığını vurgulamıştı. Bir toplantıda konuşan Dermer, “Şu anda üzerinde durulan en güncel konunun Suriye’deki durum olduğu aşikâr. Eğer Rusya ve ABD Suriye’deki siyasi süreç hakkında anlaşabilirse, İsrail’in bakış açısına göre, İran’ın Suriye’den çıkışı garanti edilmeli. Bu, bölge için çok iyi ve olumlu bir gelişme olur” diyen Dermer, Putin ve Trump’ın yapacağı görüşmenin başlı başına olumlu bir gelişme olduğunu, zira Rusya-ABD işbirliğinin bölgedeki birçok sorunun çözülmesini sağlayabileceğini hatırlatmıştı.

Netanyahu’nun: “Esad ile sorunumuz yok!” mesajı İran’ı yalnızlaştırma amaçlıydı!

Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye’deki rejim lideri Beşar Esad’la sorunlarının olmadığını açıklamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, resmi ziyaret gerçekleştirdiği Rusya’dan ayrılırken gazetecilere Suriye’deki son gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulunurken, ülkesinin Suriye’nin iç işlerine müdahil olmak istemediğini, geçmişte de bu yönde herhangi bir girişimlerinin olmadığını dile getirmiş, sadece İran Hizbullah ve DEAŞ’ın Suriye’deki varlığından rahatsız olduklarını vurgulamıştı.

“Putin de mi İsrail’e yardımcıydı?”       

Putin ile ortak basın toplantısında iki ülkenin işbirliğinin güya yüzbinlerce insanın hayatını kurtarma potansiyeli bulunduğunu öne süren Trump, “Başkan Putin de İsrail’e yardım ediyor” açıklamasını yapmıştı. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye krizinin karmaşık olduğunu belirterek, ülkesi ve Rusya arasındaki işbirliğinin ve iki ülke arasındaki ilişkilerin hiç olmadığı kadar kötü durumda olduğunu dile getiren ve “Bunun birkaç saattir değiştiğini düşünüyorum” diyen Trump; Rusya hükümeti ile kendi seçim kampanyası arasında “gizli bir anlaşma” olmadığını hatırlatmıştı. Trump, İsrail ile ilgili olarak da “Başkan Putin de İsrail’e yardım ediyor. Her ikimiz de Binyamin Netanyahu ile konuştuk ve onlar da Suriye konusunda İsrail’in güvenliğini ilgilendiren belli şeyler yapmak istiyor” açıklamasını yapmıştı. Trump, “Ordularımız, uzun zamandır siyasi liderlerden daha iyi anlaşmaktadır. Suriye’de de Rusya ve ABD askerleri çok iyi geçinmeye başlamıştır” değerlendirmesinde bulunmuşlardı. Zaten Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov’un ABD’li meslektaşı Joseph Dunford’a Suriye’de işbirliğini öngören bir mektup gönderdiği ortaya çıkmıştı. Bu mektubun varlığını ilk olarak İngiliz Reuters haber ajansı açıklamıştı. Ardından Rus Pravda gazetesi başta olmak üzere bir dizi yayın organı da bu mektuptan söz etmeye başlamıştı.

Türkiye ve İran’a karşı ikinci İncirlik hazırlanmıştı!

ABD’liler, Kaos üssü olan İncirlik Hava Üssü’nün bir benzerini Suriye’nin kuzeyine kurmuşlardı. YPG terör örgütünün işgal ettiği alanda kurulan üsse, askeri yüklü uçaklar inmeye başlamıştı. Medyaya ulaşan görüntülerde askeri mühimmatların yanı sıra terör örgütünün elinde tuttuğu alanlara hava savunma sistemi kurmak için uydu ekipmanlarının getirildiği de anlaşılmıştı. Suriye’nin kuzeyinde YPG terör örgütünün işgal ettiği alanlarda kurulan hava üslerinden ilk faaliyete geçeni ise Haseke kentinde bulunan Tel-Baydar hava üssü olmuştu. ABD Hava Kuvvetleri 816 Seferi Havayolu Filosu’na tahsis edilen üsse ilk inen uçaklar ise ABD’nin kullandığı C-17 askeri kargo uçaklarıydı. Yani artık havadan da silah yardımı yapılacaktı. Bu hava üssü sayesinde ABD, artık ABD’nin terör örgütüne karadan yaptığı silah sevkiyatını havayolu ile de yapacaktı. C-17 askeri kargo uçakları ile taşınan silahları başta İncirlik olmak üzere Ortadoğu’daki diğer üslerine bırakan ABD, daha sonra bu silahları TIR’lara yükleyerek YPG’ye ulaştırmaktaydı. Suriye’de bu tip uçakların inebileceği üslerin olmaması nedeni ile TIR konvoylarını tercih eden ABD, artık örgüte silah yardımlarını direkt kargo uçakları ile sağlayacaktı.

Suriye’de PKK-PYD’ye Üniversite Kurulmaktaydı!

Fransız yazar ve maceracı Patrice Franceschi ve bir grup arkadaşı Kuzey Suriye’de PKK/YPG’nin hâkim olduğu bölgede bulunan Amude kentine bir üniversite ve kültür merkezi kurmaya başlamıştı. Adı Rojava Frankofon Kültür Merkezi (CCFR) olacak merkezde teknik bilimler alanında üniversite eğitimi de verilmiş olacaktı. Merkezin temelleri önceden atılırken inşaatı tamamlanma aşamasındaydı. Fransa’da kendini YPG’li olarak tanıtan Yahudi asıllı yazar Franceschi, projeyi tamamlayacak parayı toplayabilmek için ‘Asya Bağış Fonu’ (Fonds de dotation ASIA-FdA) adıyla 23 Ocak 2016’da resmi bir bağış fonu kurmuşlardı. Projesi Paris’te bulunan Pierre Audat mimarlık firması tarafından hazırlanan CCFR için Ağustos 2016’da bölgeye gelen Patrice Franceschi PKK/YPG’li yöneticilerle terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın posteri önünde anlaşma imzalanmıştı. Eylül 2016’da YPG’nin komuta kademesi Franceschi’nin başında bulunduğu proje için Amude kentinde el koydukları bölgede 5 hektarlık bir alan ayrılmıştı. Padisli Pierre Audat Mimarlık tarafından çizilen projeye göre kampüste eğitim binası, kütüphane, bir oditoryum, barınmak için yurtlar ile spor ve sergi alanları bulunacaktı. Kurulacak üniversite ve kültür merkezinde araştırmacılar, sanatçılar ve gezginlerin ders vereceği vurgulanmıştı.

“ABD Savunma Bakanlığı ve CIA, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD’den müteşekkil “Sınır Muhafızları” adını verdikleri bir terör ordusu kurmaktaydı. Kandil, bu oluşumun adını şimdiden “Kuzey Ordusu” olarak konuşmaya başlamıştı. Anadolu Ajansı’nın “ABD ile PKK/PYD’den ordu hazırlığı” başlığıyla geçtiği özel haber, maalesef medyada yeterince yer bulmamıştı. Ancak ABD ile PKK ortaklığının geldiği noktayı deşifre etmesi bakımından söz konusu haber son derece çarpıcıydı. Haberde geçen ayrıntılar bizi haklı çıkarmaktaydı:

Pentagon ve CIA, Kandil’den gelen teröristlerle birlikte -yani PKK’yla beraber- Suriye’nin kuzeyindeki teröristler için bir eğitim programı başlatmıştı. İlk safhada 400 terörist, Haseke’nin güneyindeki Sabahu’l Hayır kampı ile Halep’in doğusunda Fırat Nehri üzerindeki Tışrin Barajı yakınlarında eğitime alınmıştı. Şuraya dikkat: CIA eğitmenleri teorik ve teknik bilgiler sağlarken, Pentagon’un hava indirme birimleri ile özel kuvvetleri, Kandil’den gelen teröristlerle beraber eğitime alınan militanlara ortak silahlı eğitim sağlamaktaydı. Eğitilen bu teröristler bölgedeki ABD Özel Kuvvetleri ile birlikte ortak operasyonlara katılmaktaydı. PKK’nın “Kuzey Ordusu” adını verdiği bu “Özel Birlikler”, örgütün düzenli orduya geçişi için bir temel teşkil oluşturacaktı. ABD’nin gönderdiği 4 bin TIR dolusu silah ve mühimmatın yanı sıra PKK/PYD’ye askeri teknoloji de sunulmaktaydı. CIA ve Pentagon, PKK/PYD’nin muhabere alt yapısını yeniden oluşturmuş; örgüte dinleme istasyonu ve sinyal istihbarat ekipmanları sağlamışlardı. Bu ekipmanların eğitiminin de ABD’li uzmanlar tarafından verildiği anlaşılmıştı. Son olarak; Pentagon ve CIA’nın eğitip donattığı bu “Kuzey Ordusu”, Türkiye sınırına yakın bölgelere yerleştirilmeye başlanmıştı. Bu bilgiler, ABD Savunma Bakanlığı ve CIA’nın, Türkiye’ye karşı bir terör ordusu hazırlayıp donattığını açıkça ortaya koymaktaydı.

15 Temmuz, “ABD ve NATO’nun işgal girişimiyse!..” Bu işgalcileri hâlâ dost ve müttefik saymak nasıl bir anlayıştı?

Ülkemizde genel bir zaaf vardı. Olaylar konusunda teşhiste sıkıntı çekilmiyor ancak, teşhis doğrultusunda tedavide sıkıntı yaşanmaktaydı. Söz gelimi 15 Temmuz darbe girişiminin ardında özellikle ABD’nin ve NATO’nun bulunduğu konusunda, hatta 15 Temmuz darbe girişiminin ülkemizi bir işgal girişimi olduğunda da görüş birliği sağlanmıştı. Ne var ki bu ortak tespite rağmen ülkemizin NATO üyeliğini ısrarlı bir şekilde sürdürme çabası kafaları karıştırmaktaydı. Ve yine ABD ile dost ve müttefik olunduğu söyleminin ısrarla vurgulanması, ABD’yi mi yoksa Milletimizi mi aldatma amaçlıydı? Bu durumda 15 Temmuz darbe girişiminin ülkemizi bir işgal girişimi olduğunun tespitinin fazla bir anlamı kalmamaktaydı.

HAK-İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan Elazığ’da yaptığı bir konuşmada bu konudaki görüşünü, “15 Temmuz sıradan bir darbe girişimi değil, emperyalist ABD’nin ve onun örgütü NATO’nun Türkiye’yi işgal girişimidir. Bu ülke 15 Temmuz’da yedi düvele karşı mücadele etti” diyerek aktarmıştı. Bu teşhiste Sayın Arslan’ın yalnız olmadığını vurgulayarak, benzer değerlendirmeler başta iktidar sahipleri tarafından da sıkça tekrarlanmıştı. Kaldı ki, terör örgütü başı ve pek çok militanının yıllardan beri ABD’de koruma altında tutuluyor olması, Türkiye’nin çuvallar dolusu belge göndererek FETÖ elebaşının iadesini istemesine rağmen aradan geçen bunca zamana karşın bir sonuç alınamamış olması da 15 Temmuz darbesinin arkasında ABD’nin bulunduğunun kesin kanıtıydı. Evet, 15 Temmuz harekâtı sadece bir darbe girişimi değil aynı zamanda ABD ve NATO tarafından Türkiye’nin işgal girişimi ise; o zaman sanki hiçbir şey olmamış gibi hâlâ NATO üyeliğimizi tartışmıyorsak, Suriye’de atılacak adımları ABD ile birlikte atmakta ısrar ediyorsak, hala bu ülkenin dost ve müttefik olarak nitelendirilmesi en hafif ifadesiyle “celladına âşıklık” olmaz mıydı?

İran saldırısı nelere gebe bulunmaktaydı? Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Makaleyi dinleyebilirsiniz