İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI

168
Paylaş:

26 Kasım 2018

İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından;

ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI

Günümüzde ormanları, yabani hayvanları, denizleri ve diğer tabii ve tarihi güzellik ve zenginlikleri korumaya yönelik bölgesel ve evrensel nitelikli dernek ve kuruluşlar vardır. Bunların pek çoğunun arkasında Afrika, Asya ve Güney Amerika kıtalarını ve okyanusları ve özellikle Müslüman ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını insafsızca tahrip ve talan eden Batı emperyalizmi vardır ve böyle sembolik ve göstermelik girişimlerin altında, kendi vahşet ve cinayetlerini maskeleme gayretleri yatmaktadır. Çünkü Kuzey ve Güney Amerika’yı yağmalayan bunlardır… Afrika’nın ormanlarını, hayvanlarını, madenlerini ve diğer kaynaklarını kurutan, Afrika’yı açlığa mahkûm bırakan bunlardır…

Çıkardıkları savaşlarla, nükleer denemelerle, kimyasal ve zehirli atıklarla dünyayı çöplüğe döndüren bunlardır. Barbar ve bencil zihniyetli insanlardır. Amazon ormanlarında, Afrika otlaklarında, okyanus kıyılarında yaşayan filler ve foklar gibi nice hayvan türlerini, doyumsuz sömürü hırsıyla avlayıp, nesillerini tüketen… Dünyanın havasını kirletip, yaşanmaz hale getiren… Gölleri, kıyıları ve akarsuları bataklığa çeviren ve hâlâ bu tür sorumsuz tahribatlara devam eden yine bunlardır. Kuzey denizinde buzlar arasına sıkışmış bir iki balinayı kurtararak, şefkat ve merhamet gösterisi yapan, fakat yıllardır Bosna’da, Kosova’da, Bağdat’ta ve Çeçenistan’daki masum Müslümanların üzerine bomba yağdıran… Bu ikiyüzlü sahtekârlardır.

Ama elbette çevreyi temiz tutmak, tabii güzellikleri korumak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri dikkatli ve verimli kullanmak da gerekir ve bunlar bize zaten dinimizin emridir ve tarihte ilk defa “Çevre korumacılığı” fikrini benimseyen ve bunu bizzat örnekleriyle bize gösteren Hazreti Peygamberimizdir. Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz Medine’ye hicretlerinden sonra şöyle buyurdular: “Hazreti İbrahim Mekke’yi harem yaptığı gibi, ben de Medine’yi harem yapıyorum. Bundan böyle Medine’nin iki dağı arasında kalan bölge haramdır… Otu biçilemez, avı kovalanamaz, bulunan eşyayı sahibinden başkası alamaz, kişinin devesini (ve diğer hayvanını) beslemesi dışında, Medine’nin ağaçları kesilemez, savaş maksadıyla Medine sokaklarında silahla dolaşılamaz…”[1] Hatta Medine’nin “harem” kılındığını gösteren Hadis-i Şerifin yazıldığı deri parçasının, Emevi Devleti’nin ilk yıllarına kadar Medine halkınca saklandığı rivayet edilir.[2] Medine hareminin, doğu ve batı kayalıkları ile kuzeyde Sevr, güneyde İr dağları arasında kaldığı ve ayrıca Akik vadisini de içine aldığı bildirilmektedir.[3]

Harem; sınırları içinde, bir zaruret ve mecburiyet olmaksızın savaş yapılması, kavga çıkarılması, avcılıkla hayvan öldürülmesi ve her çeşit bitki-ağaç kesilmesi yasaklanan yer demektir.

Peygamber Efendimiz o bölgeyi harem kılmakla, Medine ve çevresini bir nevi “Tabii Park” ilan ediyor ve koruma altına alıyordu.

Zaten daha önce Mekke ve civarının harem kılınması da mübarek makam ve mekânlara saygı duyulması, insanların emir-yasak ölçüleri içinde dini disipline alıştırılması gibi hikmetler yanında, bölgede zaten az bulunan ot, çiçek, ağaç, kuş ve av hayvanları gibi tabii güzelliklerin korunmasını hedef alıyordu. Zira Kâbe’nin sayesinde tarih boyunca bir ziyaret ve ticaret merkezi haline gelen Mekke’ye toplanan yüz binlerce insanın her birisi bir dal koparsa, yörede yeşillikten ve tabii güzellikten eser kalmayacaktı.

İşte bu yüzdendir ki, özellikle Hicret’ten sonra giderek gelişen ve önemli bir merkez haline gelen Medine’nin de tabii güzellikleri ve özellikleri koruma altına alınmıştır. Elbette işin manevi değerlere ve mübarek yerlere kutsiyet ve hürmet yönü de vardır. Çünkü zaten hayat bir imtihandır. Ancak bizim asıl amacımız her hususta olduğu gibi, “çevre sağlığı ve doğa korumacılığı”nda da ilk ve gerçek örneklerini İslam’ın gösterdiğini ortaya koymaktır… Hatta; değil barış ortamında, savaş zamanında bile çok mecbur kalınmadan meyve ağaçlarının ve bağlarının tahribi kınanmış… Deniz, nehir ve dere kenarlarının, ağaç altı gölgeliklerin ve dinleme yerlerinin kirletilmesi Hadislerle yasaklanmış ve dinimizde mekruh sayılmıştır.

Hiçbir Müslüman yoktur ki, o bir ağaç diksin veya tohum eksin ve onun meyvesinden ve mahsulünden insan, kuş, kurt yesin de kendisine sevap yazılmamış olsun.”[4]      

Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz mealindeki Hadislerin teşvik etmesi ve Kur’an’ın yüzlerce ayette tohumlardan, ekinlerden, ağaçlardan, bahçelerden, bitkilerden ve meyvelerden bahsetmesi dinimizin doğal güzelliklere verdiği önemin en açık göstergesidir.

Hem “Hiçbir şey yoktur ki O Allah’ın övülmesine ve yüceltilmesine vesile olmasın, Rabbimizin rahmet ve kudretini hatırlatmasın” mealindeki ayetlerin bildirdiği gibi hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Canlı ve cansız her şey mutlaka bir vazife için vardır. Ağaçların rastgele kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, çevrenin, denizlerin, göllerin kirletilmesi, kısaca doğanın dejenere edilmesi başta insanların, gelecek kuşakların ve bütün canlıların haklarına bir zulüm ve günah olduğu gibi, Cenab-ı Hak’kın Kudret ve sanat eserlerine karşı da bir tecavüz ve terbiyesizliktir.

Mahir ve meşhur bir ressamın, çok kıymetli sanat eseri olan tablolarının sergilendiği bir salona girip, duvarlardaki resimleri kırıp parçalamak, tabiattaki tahribattan çok daha hafif bir barbarlıktır… Kurtların, kuşların, böceklerin yuvalarını dağıtmak… Dünyanın akciğerleri olan ormanları sorumsuzca yakmak, kırmak, kurutmak… Milyonlarca balığı ve deniz hayvanını öldürecek ve zehirleyecek şekilde denizleri ve nehirleri kirletmek, işte ancak batılıların ve batı kafalıların yapabileceği bir vahşet ve “medeni!” bir cinayettir! Yoksa Somali’de, yüz binlerce Müslüman acından ölürken… Bosnalı Müslümanlar, çaresizlik içinde kıvranırken… Türkiye’nin Güneydoğusunda, insanımız kan ağlarken… Keşmir’de Müslümanlar, Hindularca katledilirken… Bazı çevre meraklısı münafıkların, Karetta Karetta kaplumbağalarını korumak için, dünya çapında kampanyalar başlatmaları sadece bir fantezidir ve göz boyamadır.

Evet, şu gerçeğe samimiyetle inanalım ki yalnız dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın değil, aynı zamanda dünyanın doğal dengesinin, tabii güzellik ve özelliklerinin, bütün bitki ve canlı türlerinin kurtarılması ve korunması da yine ancak akla, vicdana, bilimsel bulgulara ve Kur’an’a dayalı Adil bir Düzen’le mümkün olacak ve her şey ancak bu sayede huzura ve hürriyete kavuşacaktır. Zira İslam’la insan, insanla tabiat, tabiatla evren, ahenkli bir bütün oluşturmaktadır. İşte yıllardır batıl ve bozuk zihniyetlerin kahrını çekiyoruz ve kıvranıyoruz. Evet, adaletsiz hayat cehennemdir. Huzurdan ve hürriyetten mahrum bir dünya zindandır!..

Adil Düzen’de Turizmin Canlandırılması:

İmani, İslami ve insani Adil bir Düzen; tabii hayat sistemi ve insanlığın saadet ve adalet projesidir. Bunun içindir ki, her konuda olduğu gibi turizm (seyahat) hususunda da teşvik edici ve düzenleyici kurum ve kurallar getirmiştir.

Gerek ilim öğrenmek ve bilgi edinmek, gerek tabii güzellikleri seyretmek, gerek ibret ve hikmetle tarihi kalıntıları gezip görmek, gerek Hac gibi mukaddes ve mübarek yerleri ziyaret etmek, gerek tebliğ ve davet için gitmek, gerek dinlenmek ve stres gidermek ve gerekse uzaktaki akraba ve arkadaşlarıyla görüşmek (sıla-i rahim) etmek için yapılan yolculukların hepsi “seyahat” kavramı içinde değerlendirilebilir. Hatta ticaret yapmak ve daha iyi hayat şartlarına kavuşmak için çıkılan yolculuklar da bu anlamda ele alınabilir. En başta dinimizdeki Hac emri, çok amaçlı bir ibadetin uzun ve anlamlı bir ziyaretin disiplinize edildiği ve seyahatin (turizmin) kurum ve kurallar haline getirildiği bir olaydır.

İnsanlar içinde Haccı ilan et (Hac organizelerini tertip ve teşvik et). Gerek yaya olarak, gerekse çok uzak yollardan (çeşitli) binekler (kullanarak) sana gelsinler de, kendileri için (bu seyahat ve ziyaretten dolayı maddi ve manevi) nice faydalara şahit olsunlar.“[5]ayetleri bu gerçeği ifade etmektedir.

Her kim (insanlığa yararlı ve hayırlı olacak) bir ilmi öğrenmek üzere evinden ayrılıp çıkarsa, o geri dönünceye kadar Allah yolundadır.[6]

Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Cenab-ı Hakk ona cennet yolunu kolaylaştırır“[7] gibi Hadisler de ilim, eğitim ve araştırma amacıyla yapılan yolculukların teşvik edildiğini göstermektedir.

Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kavimlerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Ki onlar (bunlardan her bakımdan) daha güçlü idiler. (İşte o geçmiş medeniyetlerin ve milletlerin bu harabelerine baksınlar da) Ne göklerde ne de yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey olmadığını (bilsinler)[8] ayetleri de tarihi kalıntıları ve harabeleri, antik kentleri ve eserleri gezip görmek, bunları ibret ve hikmetle seyretmek ve bugünkü halimizi ona göre değerlendirmek hususunu bizlere ders vermekte ve bu amaçlı turizmi teşvik etmektedir.

Sizden önce de (Sünnetullah’a uygun) nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah’ın hüküm ve haberlerini) yalanlayıcıların ve isyankâr mücrim kulların sonlarının nasıl olduğunu görün“[9] mealindeki ayeti kerimeler bu tür gezilerin gerektiğini haber vermektedir.

“(Müslümanların) küçük büyük bir masraf yapmaları, (cihat ve davet amacıyla) bir vadiyi geçip yürümeleri, mutlaka onların lehine (sevap hanesine) yazılır ki, Allah onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırsın”[10]ayeti de tebliğ, irşat ve cihat maksadıyla yapılan gezi ve seyahatleri övmektedir.

Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin: Mü’minin seyahati, cihattır.” mealindeki Hadis-i Şerifleri; “Mü’minler, insanları İslam ile tanıştırmak, Hak’kı ve adaleti hâkim kılmak amacıyla, yani ancak hayır ve hizmet maksadıyla gezip dolaşırlar” anlamına geldiği gibi, “Ziyaret, ticaret, seyahat ve istirahat gibi çeşitli vesilelerle yapılan her türlü gezi ve yolculuk sırasında, mü’minler Hak’kı ve Batıl’ı tanıtmak ve adaleti hâkim kılmak için herkese ve her yerde tebliğ, tanışma ve dayanışma görevini yerine getirmeye çalışırlar” şeklinde de anlaşılabilir.

İşte bütün bu hayırlı ve yararlı neticeleri içindir ki; “seyahat edenler[11] övülmüş ve kolay yolculuk yapabilmemiz için; “karada, denizde (ve havada) yürüme imkânlarının lütfedildiği“[12] bildirilmiştir.    

Dinimizde hem seyahati Müslümanlara kolaylaştırmak, hem de cazip kılmak için yolculuk (seferi) halinde su bulunmadığı veya çok pahalı olduğu durumlarda, gusül ve abdest için toprakla teyemmümün yeterli sayılması, 4 rekatlı farzların iki kılınması, oruçların kaza edilmek üzere bozulması, ayağa giyilen mestlerin 3 gün boyunca çıkarılmaması, binek üzerinde namazların ifası gibi ruhsatların ve kolaylıkların sağlandığını, bu amaçla kervansaraylar ve lokantaların yapıldığını ve yaygınlaştığını ve seyyahlar (turistler) için her türlü emniyet ve istirahat tedbirlerinin alındığını görüyoruz ve bundan asırlarca önce son derece ilmi ve gerçekçi seyahatnamelerin yazıldığını biliyoruz.

Sadakalar (zekât vergileri) Allah’tan bir farz olarak, ancak fakirlerle düşkünlere, onlar üzerinde çalışan memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, kölelik ve esaret altında bulunanlara, (her türlü) borçlulara, Allah yoluna (cihada) ve yolcuya mahsustur…”[13] ayetindeki İbni Sebil = yol çocuğu kavramı genel ve geniş anlamda turistik trafiğe de işaret eder. Turistik amaçlı yol, köprü, otel, lokanta inşası, yol ve trafik emniyet teşkilatı, seyahat acenteleri ve yolcu taşımacılığı için yapılacak harcamaları içine alır.[14]

Hatta; “misafirlik üç gündür” Hadisini esas alan atalarımız, yolcuları ve turist olanları üç gün bedava ağırlayacak misafirhaneler cinsinden kurumlar oluşturmuşlardır.

Evet her konuda olduğu gibi, Turizm (seyahat) konusunda da en gerçekçi ve her zaman geçerli olan temel kurum ve kuralları Adil Düzen getirmiş ve çeşitli vesilelerle bunu teşvik ve disiplinize etmiştir.

Dünyanın ve Doğanın Kirletilmekten Kurtarılması:

Su, hava, toprak ve canlı kirleniyor; Dünya ölüyor!.. Bu nedenle acil tedbirler gerekmektedir. Çağımızdaki ‘sanayi toplumu’ ve ‘modern hayat’ dünyasında pislik sadece insanlardan ve hayvanlardan dışarıya atılmamaktadır. Onlardan çok daha fazla ve çok daha kötü olarak ‘sanayi atıkları’ çevreyi kirletmektedir.

1. Sanayi tesislerinin bacalarından, havaya kötü gazlar atılmaktadır. Bunlar rüzgâr vasıtasıyla her tarafa götürülmekte ve yağmurlarla yere inmekte, bitki köklerinden veya midelerden canlıların bedenlerine girmektedir. Hava o kadar bozuluyor ki, insanı bırakın, hayvanlar ve bitkiler bile yaşayamaz duruma gelmektedir.

2. Sanayi sıvı atıkları da sulara katılmaktadır. Sular başka bitkilerin kökleri ile canlılara girmekte, onları yiyenler de zehirlenmektedir. Denizlerde dahi havadan daha beter bir şekilde su kirlenmektedir.

3. Naylon ve lastik gibi çürümeyen maddeler çevreye atılmakta, ayrıca diğer katı atıklarla toprak da zehirlenip bozulmaktadır. Havayı teneffüs eden bitkiler çürüyünce zehirlerini oraya akıtıp dökmektedir.

4. Nihayet, suni gübre, ilaçlama, gen aktarma ve radyoaktif atıklarla tüm canlılar yozlaşıp, asli özelliği ve güzelliği kaybolmaktadır.

Hâsılı, sanayileşmeden önce SU, HAVA, TOPRAK ve CANLI kirli değilken, şimdi bunların hepsi kirlenmektedir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere, tüm canlılar âlemi sağlığını ve hayatiyetini kaybetmektedir. Dünyamız yavaş yavaş ölmektedir…

Bir Fransız çevre bilimi profesörü, Almanya’daki bir bilimsel toplantı sonrasında bize demiştir ki;

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!.. Sizin, insanlığın bu sorununa bulabildiğiniz bir çare ve çözüm var mı?..”

Bu teşhis ve tespitleri yaptıktan sonra, şimdi bunlara nasıl bir çare, çözüm ve tedavi bulacağız?

1- Bunun için ‘AR-GE’ merkezleri kurup araştırmalar yapılmalıdır.

2- Araştırma sonuçlarına göre uygulamaya yönelik ortak yatırımlar başlatılmalıdır.

3- İnsanlarımız bu konuda eğitilmeli ve iyi bir çevre bilincine kavuşturulmalıdır.

4- Bütün bunlardan sonra da, en iyi şekilde otokontrol sistemi kurulmalıdır.

Batı dünyasında ‘tekel ekonomisi’ vardır, ‘büyük işletmeler’ vardır. Çevre ile ilgili bu çalışmaları onlar yapmaktadır. Koyulan zorlayıcı kanunlarla da orta ve küçük üreticileri yani işletmeleri devreden çıkarmışlardır. Onların sisteminde, çevre kirliliğine karşı alınması gereken tedbirleri büyük firmalar almaktadır.

Türkiye’de ‘orta ve küçük esnaftan’ bu çevre çalışmalarını yapmalarını istemek, onları iflas ettirmek anlamındadır. Çünkü, bugünkü şartlarda onlardan yapmaları mümkün olmayan imkânsız bir şey isteniyor. Onlar da bunu yapamıyor. Yapamayınca, çevre felâketi adım adım geliyor…

O halde, bu durumda ne yapılmalıdır? Çevre felâketinin çare ve çözümü nasıl bulunacaktır?

Gelin, İstanbul esnafı veya bulunduğumuz şehir esnafı olarak, yaptığımız cirodan %1’ini ‘çevre kirliliği’ sorununun çözüm araştırmalarına ve uygulama projelerine ayıralım. Biz küçük ölçekli esnaf olarak, orta ölçekli esnaf olarak kalalım; ama ‘çevre kirliliği’ sorununa karşı, güçlerimizi birleştirerek ‘ortaklık sistemi’ çerçevesinde ‘büyük işletme’ gibi davranalım. Hemen diyeceksiniz ki;

“Türkiye’de para toplanır ve yerine harcanmadan hortumlanıp yenir, yok edilir! Bizdeki yöneticiler onu değerlendiremezler! Sorun çözülmez. Biz sadece verdiğimizle kalırız!..”

Bu sorunun cevabı ve meselenin çözümü için şöyle bir mekanizma önerilebilir:

1. Öyle bir ortaklık sözleşmesini size getirelim ki; çalmak isteyenler çalamasınlar, hortumlayıp yok etmek isteyenler bunu yapamasınlar. Sistem ve mekanizma ânında yolsuzluk ve suistimalleri tespit edip devre dışı bıraksın. Yani yeni ve etkin bir otokontrol sistemi geliştirmeliyiz.

2. İşe küçükten başlayacağız, kenardan başlayacağız. Başarılı olursak genişleteceğiz. Küçükten başlamak demek; ya az ortakla başlamak demektir, ya da yüzde bir değil de, binde bir ile başlamak demektir. Başardıkça çalışmamızı genişletiriz veya büyütürüz.

3. Ortaklar temsilcilerini her zaman değiştirebilecekler. Temsilcileri aracılığı ile işletmeyi kontrol edip denetleyebilecekler. Yeter sayıda temsil ettiği ortak kalmayınca, temsilcinin temsilciliği bitecektir.

4. Ortaklığa girme ve çıkma serbest olacaktır. Çok az katkıda bulunanlar katkılarını durdurabileceklerdir. Bu uygulama, bu teşebbüslerin denetimi olacaktır. Böylece halkın desteğini çekmesiyle işletme de kapanıp sona erecektir.

“Ya zarar edersek?” diyebilirsiniz. Zarar etmeyi göze almadan hiçbir iş yapılamaz. Zarar etmeyi araştırmaya, yani ‘AR-GE / Araştırma Geliştirme’ çalışmasına sayacaksınız. Çünkü bu yapılan yeni bir denemedir ve her halükârda bu çalışmadan bir şeyler öğrenilebilir.

Toplumdaki Ahlâkî Kirlenme de Ürkütüyordu! …Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.