IMF, KEFALET GARANTİSİ SAĞLADI VE YÜZ MİLYONLARCA DOLAR KOMİSYON ALDI MI, ALMADI MI?

117
Paylaş:

24 Şubat 2019

Sn. Erdoğan! Amerikan Özel Bankalarından Aldığınız

Yüz Milyarlarca Dolar Faizli Borçlara;

IMF, KEFALET GARANTİSİ SAĞLADI VE

YÜZ MİLYONLARCA DOLAR KOMİSYON ALDI MI, ALMADI MI?

      

Bir insanın veya toplumun huzur bulması ve onurlu yaşaması, şu dört temel ihtiyacının doğru ve doyurucu şekilde karşılanmasına bağlıdır. “4-K” formülü dediğimiz bu doğal ihtiyaçların aksaması ise; çeşitli rahatsızlıklarının, hatta itiraz ve isyanlarının başlangıcıdır. Bunlar:

1- Kafa: Eğitim ve öğretimle, hür düşünce yeteneğini geliştirmekle, bilgi ve birikimle doyar ve olgunlaşır.

2- Kalp: İmanla, maneviyatla, güzel ahlakla ve vicdani duygularla doyarak itminana kavuşacaktır.

3- Karın: Karınlar helal ve yeterli gıdayla, ülkede milli sanayi ve tarımın kalkınmasıyla ve herkesin insanca yaşayacağı şartların oluşturulmasıyla doyacak ve huzura kavuşacaktır.

4. Kişilik (itibar): Her insan, doğuştan kazanılan ve temel insan haklarından sayılan; can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahip olarak yaratılmıştır. Bu nedenle herkes; dinine, kökenine, kültürüne, düşüncesine ve sosyal statüsüne bakılmaksızın “saygın bir varlıktır”, ve itibar görmek onun hakkıdır. Horlanmak ve dışlanmak, gizli bir esaret ve açık bir hakaret tavrıdır.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde, önce karnının açlığını gidermek üzere ağlamakta ve kendisine gıda ve bedenine – karakterine maya olacak şifalı sütünden emmek üzere anne kucağına bırakılır. Yani doğal ve doğru olan öncelikle KARNININ doyurulmasıdır. Ardından, şefkat, merhamet ve sevgiyle KALBİ; yavaş yavaş algılama seviyesine uygun; samimi ve gerçekçi bilgiler, ninniler ve hikâyelerle KAFASI doyuma ve doldurulmaya başlanacaktır. Çocuklara bebeklikten itibaren, sevginin yanında saygı duyulması, ciddiye alınması, itilip kakılmaması, suçlarından dolayı hemen hırpalanmaması… Yani ona bir insan gibi davranılması, kendisine bir kişilik ve onurkazandıracak, özgüveni ve girişim cesareti olan birisi olarak hayata hazırlanacaktır. Yani, İTİBAR ve İTİMAT sahibi olacaktır.

Bu “4-K” formülü; sadece fertler için değil, cemiyetler ve milletler için de gerekli ve geçerli kurallardır.

Ancak maalesef 17 yıllık AKP iktidarının günü kurtarıcı ama geleceğimizi karartıcı icraatları sonunda; işte EKONOMİ tıkanmış, ailevi ve ahlaki dejenerasyon hızlanmış, Eğitim Sistemi, basın-yayın disiplini laçkalaşmış, toplumun yarısı zillet-illet (rezil ve hastalıklı) sayılıp dışlanmış, maalesef insanlarımız hem itibarını hem de devlete olan itimadını kaybetmeye başlamış ve sosyal patlamalara zemin hazırlanmıştır.

Şahsi ihtiras ve iktidarları için milletimizi, “Cumhur İttifakı = Zillet ve İllet İttifakı” gibi siyasi ve çok tehlikeli kamplara bölenler, bu dışlayıcı ve kışkırtıcı tavrın ülkemizi nereye sürükleyeceğinin farkına bile varamayacak kadar şuursuz ve sorumsuz davranmaktadır.

İşte bakınız “Medeniyetler İttifakı” safsatası yeniden sahneye çıkarılmış, 14 yıl önce Türkiye ve İspanya’nın öncülüğünde başlatılan ve bir ara vazgeçildi izlenimi oluşturulan şeytani ittifak yeniden aktif hale taşınmıştır. Yani FETÖ belasından hâlâ ders alınmamıştır.

Türkiye’de seçim iş birliği için yapılan ittifaklar tartışılırken, bu Siyonist ittifaka topyekûn karşı durulmalıdır. Dinlerarası Diyalog ve Medeniyetler İttifakı gibi ifsat faaliyetleri yeniden hız kazanmıştır. BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Moratinos, Dışişleri Bakanlığı’nın daveti üzerine Türkiye’ye gelme hazırlığına başlamıştır.

AKP iktidarı 2005 yılından bu yana ‘İttifak’ın eş sponsorluğunu yapmaktadır.

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada; BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Miguel Moratinos’ın, Bakan Mevlüt Çavuşoğlu’nun daveti üzerine Türkiye’ye geleceği belirtilen bildiride “Sayın Bakanımızın Yüksek Temsilci Moratinos ile yapacağı görüşmede, Türkiye’nin 2005 yılından bu yana eş sponsorluğunu yürüttüğü Medeniyetler İttifakı girişimi kapsamında önümüzdeki dönemde yürütülecek faaliyetlerin istişare edilmesi öngörülmektedir” ifadeleri yer almaktadır.

Daha önce “Dinlerarası Diyalog”safsatalarıyla ülkemizin başına FETÖ belasının sarılmasından ve çok büyük badireler atlatılmasından bile ders çıkaramayan Erdoğan iktidarının, yularının hangi odakların elinde olduğu? konusu tekrar gündeme taşınmıştır. Bu yetmezmiş gibi şimdi Yunan Başbakanı Çipras’ı çağırıp, hıyanet merkezi Heybeliada Ruhban Okulu’nu açma gafleti, artık bu iktidarın lafla, nasihatle gözünün açılmayacağının başka bir kanıtıdır.

Türkiye yeniden, ama dolaylı biçimde tekrar IMF’nin kucağına mahkûm bırakılmıştı!

Kahraman iktidar, hain(!) marketlere karşı muazzam bir savaş başlatmıştı. Fiyatlarda hız sınırını aşanın canına okunacaktı. 16 yıldır tek başına ülkeyi yönetenler “IMF’ye borçları sıfırladık. Artık onlar bizden borç para istiyor” palavrasından, marketteki, pazardaki pahalılıkla baş edemeyecek konuma taşınmışlardı! Artık keçi sakallı entel ekonomistlerin cafcaflı yorumları da ciddiye alınmamaktaydı. Ama bugünlerde, derin ekonomi kulislerinde oldukça ilginç bir iddia dolaşmaktaydı; ABD Başkanı Trump’ın küstahça, “Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” tivitinin perde arkası ile ilgili ileri sürülen iddiaya göre; “Trump’ın o tiviti attığı sıralarda, Türkiye’de gayri resmî olarak bulunan bir IMF heyeti ile görüşmeler yapılmaktaydı.” Ekonomi kulislerindeki “sır” şöyle anlatılmaktaydı; “IMF ile pazarlıklar devam ediyormuş… Hükümet seçime kadar 20 milyar dolar, seçimden sonrası için de 200 milyar dolar istiyormuş… IMF heyeti bu talebe temkinli yanaşıyormuş… Seçime kadar 5-7 milyar dolar, seçimden sonrası için de 50 milyar dolar verebileceklerini söyledikleri konuşuluyormuş… Ancak bu da şarta bağlanıyormuş: Türkiye’nin, Suriye’de ABD ile birlikte hareket etmesi şart koşuluyormuş…”[1]

Bu haber ve yorumlar üzerine Sn. Erdoğan’ın hırçınlaşması; palavralarının açığa çıkmasının hazımsızlığını yansıtmaktaydı. Daha birkaç ay önce IMF’nin taşeron teşkilatı sayılan McKinsey’e ekonomimizi teslim etme gaflet ve mecburiyetinden, Milli Çözüm’ün de başını çektiği uyarılar sonucu son anda vazgeçildiğini kimse unutmamıştı.

Şimdi Sn. Erdoğan’a, ekonomi kurmaylarına ve yandaş yazar-yorumcu takımına, “evet veya hayır” gibi tek kelime ile yanıtlamalarını beklediğimiz bir sorumuz vardı:

Yıllar boyunca Demirel’in, Ecevit’in, Özal’ın ve sizin toplumdan sakladığınız (veya henüz farkına bile varamadığınız) bir gerçek vardı: IMF’nin kredi dağıtan bir banka falan sanılması, tam bir yanılgıydı. IMF; Siyonist özel bankaların Türkiye gibi ülkelere açtığı kredileri, vaktinde ve faiziyle birlikte ödememesi halinde, askeri tedbirler dahil her yola başvurarak, bu borçları faizleriyle birlikte tahsil etmeyi, ABD devleti adına tekeffül ve garanti eden ve garantörlüğü karşılığında ayrıca borç alan ülkelerden komisyon bedeli alıveren bir aracı (uluslararası faktöring) kurumu olmaktadır.

Şimdi Sn. Erdoğan’a soruyoruz: 17 yıldır özel şirketlerin faizli borçlarına da sağladığınız “devlet kefaleti” dâhil, 900 milyar dolara çıkarttığınız bu borçları, ABD ve Avrupa’daki Özel Bankalardan alırken, IMF (veya yan birimleri) size aracılık yaptı mı ve yüz milyonlarca dolarlık komisyon aldı mı, almadı mı? Veya şöyle soralım: Sn. Erdoğan 17 yıldır tüm ekonomik icraatlarını ve faizli dış borç alımlarını hâlâ IMF ve benzeri Küresel Sermaye Komisyoncularıyla ayarladıkları halde, ikide bir ekranlara çıkıp; “Biz IMF ile yollarımızı çoktan ayırdık!” palavralarıyla halkımızı mı avutup oyalamaktaydı? (Not: Biz de belgeleriyle cevabımızı ondan sonra yazacağız.)

Bu arada bir sorumuz da, başta CHP, diğer muhalefet partilerine ve güya AKP karşıtı yazar çizerlere olacaktır:

IMF’nin bir Banka olmayıp; ABD devleti adına, farklı ülkelere faizli borç veren Özel Siyonist Sermaye Bankalarının bu alacaklarını tahsil garantisi sağlayan bir Aracı-Komisyon Kurumu görevi yaptığı gerçeğini, sizler niye hiç gündeme taşımamaktasınız? Yoksa sizler de mi aynı Siyonist sömürü çarkının gönüllü veya kiralık elemanlarısınız?

Michael Rubin’in küstahlıkları ve AKP iktidarını avuçlarında tutma şantajları

Siyonist Yahudi borazanlarından, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimini önceden yazanlardan, eski Pentagon yetkilisi Neo-Con strateji uzmanlarından Michael Rubin, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı hedef alan küstahça bir yazı kaleme almıştı. Michael Rubin, Erdoğan’ın iktidardan indirilmesi gerektiği şantajını savunan yazısında dikkat çeken ifadeler kullanmıştı.

Michael Rubin, washingtonexaminer.com internet sitesinde, “Erdoğan’ın Türkiye’deki geleceği hiç de parlak görünmüyor” başlıklı yazısında, Türkiye’nin özgür bir ülke sayılmadığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminin meşruiyetinin kalmadığını yazmıştı. Rubin, ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House‘un açıkladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu’nda, Türkiye “kısmen özgür” kategorisinden “özgür olmayan ülkeler” arasına alınmasını hatırlatmış, ardından Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Türkiye’yi “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” şeklindeki iddialarını gündeme taşımıştı.Eski Pentagon yetkilisi Rubin, “Diktatörler ilk bakışta iktidarlarında güvende olduklarını sanmaktadır. Fakat demokratlar her gün meşru görev sürelerine ve meşruiyete güvenle uyanırken; diktatörler her gün, bugün son günleri olabilir diye uyanmalıdır. Hiçbiri sonunun kalp kriziyle geleceği gafletine kapılmayıp, suikast veya bir darbeye uğrayacakları unutulmamalıdır!” şeklinde tehdit içeren küstahça ifadeler sıralamıştı.

Rubin yazısının devamında ise; “Erdoğan’ın iktidarı nasıl sonlanır? Sadece dört ihtimal vardır” deyip bu ihtimalleri şöyle aktarmıştı:

1- “Devlet cenaze töreniyle ayrılır.”

Rubin, Erdoğan’ın devlet cenaze töreniyle iktidardan ayrılacağını, iktidarı süresince milyarlarca dolarlık servet yığdığını ve belki de Erdoğan’ın iktidarda kalmasının en büyük sebebinin aile mirasını garantiye almak olduğunu hatırlatmıştı. Rubin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AKP’yi güce erişmek için bir araç olarak kullandığını, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül’ü bu uğurda harcadığını yazmıştı. Ayrıca, Erdoğan’ın aile üyelerini milyarlarca doları yönetecek şekilde görevlendirdiğini aktarmıştı.

2- “Sürgüne yollanır.”

Rubin, ikinci ihtimal olarak, AKP iktidarının Erdoğan’ın sürgün edilmesiyle bitebileceğini yazmıştı. Türkiye’nin bir düdüklü tencereye benzediğini; her tutuklama, ekonomik kriz ve baskıyla halkın patlamasının yaklaştığını dile getiren Neo Con yazar Rubin, “Erdoğan Mısır’da seçilen ilk Müslüman Kardeşler’den olan Cumhurbaşkanı Muhammet Mursi’yi seviyor fakat gerçek hikâyeyi görmezden geliyor. O zamanlar Mısır’da kutuplaşmalar arttı. Mursi halkın desteğini kaybetti. Sisi iktidarı ele geçirmedi, Mursi ilk önce halkın desteğini kaybetti” diye zırvalamıştı. Rubin sözlerine şöyle devam etti: “Türk halkı ayaklanırsa Erdoğan ne yapacak? En iyi seçenek sürgüne gitmesi olabilir. Ugandalı diktatör İdi Amin sürgünü seçti. Eski Tunuslu diktatör Zine El Abidine Ben Ali de öyle.” şeklinde tehditler savurmaktaydı.

3- “Hapse atılır.”

Rubin üçüncü seçenek olarak Erdoğan’ın iktidardan hapis cezasıyla inebileceğini ortaya atmıştı. Sırbistan’ın eski Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic’in hapishanede öldüğünü söyleyen Rubin, Saddam Hüseyin’in Dubai’deki lüks sürgün teklifini reddettiğini ve sarayında bir gün daha kaldığını, ardından son yıllarını asılana kadar hapishanede geçirdiğini, ayrıca Hüsnü Mübarek’in de hapis hayatı yaşadığını hatırlatmıştı.

Rubin: “Eğer halkın öfkesi patlak verirse ve rejim değişikliği Türkiye’ye gelirse, Erdoğan savcılar tarafından suçları ortaya çıkarılıp yargılanabilir. Yolsuzluk dosyaları bekliyor. Devasa servetinin yasal bir dayanağı yok. AKP’liler Erdoğan’ın yabancı bankalardaki hesaplarına tanıklık etti. Cizre, Nusaybin, Sur ve Şırnak’ta yaptıkları muhtemelen suç teşkil ediyor. Kısacası Erdoğan, kendini yıllarca hapishanede bulabilir.” sözleriyle, kendi aklı ve ayarınca uyarılar yapmaktaydı.

4- “İnfaz

Rubin son olarak, Erdoğan’ı ölümle tehdit ederek, iktidarın Erdoğan’ın infaz edilerek son bulabileceği iddiasını ortaya atmıştı. “Erdoğan ne hapse atılan ilk Türk devlet adamı olacak ne de idam edilen ilk Türk lider olacak” diyen Rubin daha da küstahlaşıp idam edilen Adnan Menderes‘ten ibret almasını ve Menderes’in anayasaya aykırı davranmakla yargılanmasını hatırlatmıştı.

Michael Rubin alçağı bu yorumlarıyla:

a. Ya Siyonizm’in (ABD’nin) güdümünden çıkması halinde, başına neler geleceğini hatırlatıp Sn. Erdoğan’a şantaj yapma küstahlığına kalkışmıştı. İşte bakınız, Venezuela Kamu Güvenliği Bakanlığı; “Valencia havalimanının depolarında ABD tarafından, bir askeri müdahalede ve halkın kışkırtılmasında kullanılmak üzere gönderilen, yüzlerce sandık silah yakalandığını” açıklamıştı.

b. Veya daha önce yazdığımız gibi, “Milli Görüş’ün devamı” kılıflı sömürü arabalarının atlarını değiştirmek ve AKP’den koparacakları milletvekilleriyle Abdullah Gül’e kurduracakları yeni partiye altyapı hazırlamaktaydı. Bu konuda Türkiye Gazetesi yazarı Batuhan Yaşar’ın: “Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yeni parti kurması ve mecliste hazır grup oluşturması için, Abdullah Gül’e 20 milletvekili aktarma sözü verdiği” iddiaları da anlamlıydı.

Suriye sınırımız boyunca oluşturulacak Güvenlik Koridoru, Türkiye’yi ABD amaçlarına taşeronluk yaptırma tuzağı olmasındı!?

700 km. uzunlukta, 35 km. derinlikte oluşturulmaya çalışılan Suriye sınırı Güvenlik Koridoru’nun, güya 12 km. kadarlık kısmının Türkiye’nin kontrolüne, yaklaşık 23 km.lik kısmının ise; ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün, Mısır ve Arabistan askerlerinin güdümüne bırakılacağı konuşulmaktaydı. Bu durum, Türkiye’nin ABD (ve İsrail) amaçlarına, yani yapılandırılacak “Özerk Suriye Kürdistanı” oluşumuna taşeronluk yaptırma tuzağıydı. Çünkü sözde Trump’ın Suriye’den çekilme palavrasının ardından, Pentagon’un PYD’ye ulaştırılmak üzere tam 473 tır dolusu daha silah gönderdiği medyaya yansımıştı. Zaten PYD’nin güya eşbaşkanı İlham Ahmet denen anarşist kancık tam bu sırada, devlet başkanı gibi ABD’de ağırlanmış ve hatta Trump’la buluşmuşlardı. Yani bütün bunları bile bile ABD ile hâlâ görüşmeler yürütüp halkımızı oyalayan AKP iktidarına ve Sn. Erdoğan’a nasıl güven duyulacaktı?

“Bugün Türkiye’nin bekasını tehdit eden en büyük sorun olan Suriye batağı bu iktidarın hatasıydı. Artçı sıkıntıları da yani o problemin tetiklediği diğer başlıkları da dikkate alırsanız, Suriye sorununun, Türkiye’nin bugün ana baş ağrısını oluşturduğu açıktır. Suriye’de olayların bu noktaya gelmesinin müsebbiplerinden birisi de iktidarın ve Sn. Erdoğan’ın yanlış uygulamalarıdır. Eğit-Donat anlaşmalarıyla ABD’nin PYD/YPG ile olan işbirliğine, Amerika’nın iddiasıyla meşruiyet zemini oluşturulmadı mı? Trump bugün Suriye’den çekiliyorum deyip 600 yeni askerini bölgeye gönderirken, hangi mesajı verdiği hiç anlaşılmadı mı? Bütün bunlar; kendi coğrafyasına, Batılıların gözlüklerini takarak bakmanın acı sonuçlarıydı. Evet, beka sorunumuzun olduğu doğruydu, ancak işlerin bu noktaya gelmesine doğrudan veya dolaylı olarak katkı veren Sn. Erdoğan iktidarının eliyle bu girdaptan çıkış olacağını beklemek akıl dışıdır!

“Beka” ne anlamdadır? Türk Dil Kurumu’na göre kalıcılık-devamlık… Yani beka tehlikesi altında olduğumuzu söyleyenler, bu topraklarda kalıcı olmamız, burada yaşamamız tehdit altında demek istiyorlardı. Allah aşkına soruyorum size; ülkede beka sorunu olduğuna inananların kullandığı dil böyle mi olmalıydı? İnsanları birbirinden nefret duyacak, halkın yarısını “zillet-illet (rezillik ve hastalık)” diye dışlayıp kışkırtacak şekilde sadece seçim sonuçlarına odaklı bir anlayışla beka sorunumuz nasıl aşılacaktı?”[2]

Suriye’den ayrılacakları palavrasıyla Türkiye’yi oyalayan ABD Başkanı Donald Trump’ın, Irak’taki Amerikan askerlerini ziyaret ettiği ortaya çıkmıştı… Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.