Amerika’nın Gizli İktidarı : Rockefeller ve CFR Krallığı

885
Paylaş:

Başkan Wilson’ın Akıl Babası CFR Kuruluşuydu

20. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika’daki pek çok entellektüel, yayılmacı politikayı benimsiyordu. Ancak Amerikalıların bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneğinden kaynaklanan yayılmacı politikaya karşı çıkıyor ve Amerika’nın da dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkeleri gibi asıl olarak kendi sorunlarıyla uğraşması gerektiğini, başka toplumların içişlerine karışmak gibi bir “misyon” ya da hak sahibi olmadığını söylüyordu. Bu görüşü savunanlar “isolationist” (izolasyoncu), Amerikan yayılmacılığını savunanlar ise “internationalist” (uluslararasıcı) olarak tanımlanıyordu. “İzolasyoncu”larla, “uluslararasıcı”lar arasında onyıllarca süren tartışma, 1917 yılında ikinci grubun zaferiyle sonuçlanıyordu. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen doğduğu tarih olarak da kabul ediliyordu. O yıl, Başkan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika’yı savaşa sokmayacağını vaad etmiş olsa da, Amerika’nın I. Dünya Savaşı’na girmesi gerektiği ile ilgili olarak Kongre’ye çok önemli bir mesaj yolluyordu. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayılmacılığı ülke dış politikasının asıl amacı haline geliyordu. Bugün Amerika’da izolasyoncu görüşü savunmaya devam edenlerin çoğu, Wilson’ı, Amerika’yı normal bir devlet olmaktan çıkarıp, “dünyanın başına bela” haline getiren adam olarak görüyordu. Söz konusu izolasyoncu entellektüellerin arasında birisi, Dan Smoot ise konuya daha farklı bir yaklaşım getirerek, Wilson’ın bu kararı kendi başına almadığını ve onun da “arkasında” birileri olduğunu yazıyordu. Smoot’un, CFR’yi konu edinen The Invisible Government (Görünmeyen Hükümet) adlı kitabında yazdığına göre, Amerika’yı savaşa sokan ve de kesin olarak yayılmacı yapan bu güç, CFR oluyordu.

Smoot, CFR’nin Wilson politikaları üzerindeki büyük etkisinden söz ederken, Wilson’un özel danışmanı Albay Edward Mendell House üzerinde çokça duruyordu. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR’nin önde gelen kurucularındandı ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahip bulunuyordu. Smoot, Wilson’ın ve House’un anılarından bu gerçeğin açıkça belli olduğunu anlatıyor ve şöyle diyordu: “House, Wilson’ın çoğu iç ve özellikle de dış politikalarını üretti, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol üstlendi ve Wilson’ın Dışişleri Bakanlığını büyük bir ustalıkla yönetti.” House’un Başkan üzerindeki olağanüstü etkisi, Britannica’nın İngilizce baskısında da şöyle vurgulanıyordu: “House, kabinede herhangi bir görev almayı reddetmesine rağmen, Wilson’un ‘sessiz partneri’ konumuna taşındı. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kişisel etkisi, Wilson’ın politikalarını denetlemesini sağladı. Özellikle dış politika konularında çok etkiliydi ve yakın ilişkiler kurduğu Avrupalı liderlerle birlikte Amerikan dış politikasını koordine etme şansını yakaladı.”

Wilson başbakanlık için seçilmeye çalışırken, ABD’yi savaşa sokmayacağını vaad ediyordu. Ancak yaptığı bunun tam tersi oluyordu. Amerika’yı hem savaşa, hem de 20. Yüzyılın akışını belirleyecek olan yayılmacı emperyalist çizgiye sokmuştu. Ancak bu kararı kendi başına almamıştı. Onu, Amerika’yı yayılmacı hale getirmesi için zorlayan “birileri” vardı. CFR’nin kuruluşunu da finanse eden bu “birileri”, “ırk bilinci” yüksek Yahudi bankerlerden başkası olamazdı. Bu bankerler, Amerika’nın açılmasını, “yayılmasını”, dünya politikasına egemen olmasını istiyorlardı. Haksız da sayılmazlardı; bu ülke zaten bu iş için tasarlanmamış mıydı? Böyle bir tablo karşısında, doğal olarak, “House’un gücü nereden geliyordu?” diye sormak gerekiyordu. Bu noktada, House’ın çok yakın ilişki içinde olduğu bazı New York bankerlerinin adlarını öğreniyoruz. Smoot, Albay House’un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakın ilişki içinde olduğunu, hatta bir anlamda onların Washington’daki temsilciliklerini yaptığını söylüyordu.[1] İşte House’un büyük gücü de arkasındaki bu sermaye desteğine dayanıyordu. House’un bu “banker bağlantısı” başka kaynaklarda da vurgulanıyordu. Örneğin, Amerikalı yazar George Sylvester, 1932 yılında yazdığı ve House-Wilson ilişkisini konu alan (Tarihteki En İlginç Dostluk: Wilson ve House) adlı kitabında şöyle diyordu: “Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House’a çok güveniyorlardı. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasındaki aracıydı.”

İşte bu noktada çok ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelliği vardı: İstisnasız hepsi Yahudi çıkıyordu! Encyclopaedia Judaica, söz konusu bankerlerle ilgili önemli bazı bilgiler veriyordu:

CFR ve Paul Warburg; Hamburg doğumlu bir Alman Yahudi’siydi, sonradan ABD’ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasına giriyordu. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrına uygun olarak, bir başka Yahudi banker ailenin kızıyla, Kuhn, Loeb şirketinin sahibi Solomon Loeb’in kızı Nina Loeb ile evleniyordu. Serveti gittikçe büyüyordu. “Bilinçli” bir Yahudi; sayısız Yahudi örgütüne finansal destek sağlıyordu. Paul Warburg, ayrıca bir de “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır”şeklindeki ünlü sözüyle de tanınıyordu. Felix Warburg ise en az kardeşi Paul kadar “bilinçli” davranıyor, o da “ırk-içi” evlilik yaparak, Jacob Schiff’in kızı Frieda ile evleniyordu. Pek çok Yahudi örgütüne destek veriyor, Filistin’e yapılan Yahudi göçünü ve Siyonist hareketini destekliyordu. Filistin’deki Yahudi göçmenlere ve Kudüs İbrani Üniversitesine büyük destek çıkıyor, Siyonist lider ve ilk İsrail devlet başkanı Chaim Weizmann ile işbirliği içinde oluyordu.

Jacob Schiff, belki de söz konusu Yahudi bankerler içinde en önemlisi sayılıyordu. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyordu. Babası Moses, Rothschildlar’ın ortağı oluyordu. Diğerleri gibi o da “ırk-içi” evlilik yapıyor ve Solomon Loeb’in diğer kızıyla evleniyordu. Antisemit politikaları nedeniyle düşman olduğu Çar’ın devrilmesi için elinden geleni yapıyor; 1904–1905 Rusya-Japonya savaşında Japonlara 200 milyon Dolar veriyordu. Rus Yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardım ediyordu. (Ayrıca Schiff’in Bolşeviklere de büyük yardım yaptığı da biliniyor.)“Yahudi olan hiçbir şey kalbime yabancı değildir” sözüyle tanınıyordu. Tüm dünyadaki Yahudi organizasyonlarına para yardımı yapıyordu. Talmud ve Tevrat eğitimini finanse ediyordu. Amerikan Başkanlarına Yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapıyordu. Özellikle de 1917 yılından sonra, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması çabasının güçlü destekçileri arasına giriyordu. Mortimer Schiff ise onun kardeşiydi ve her zaman ağabeyinin yolunu izliyordu.

Herbert H. Lehman; Amerikalı Yahudi banker, politikacı ve devlet adamı olarak tanınmıştı. Kısacası, Başkan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, söz konusu Yahudi bankerlerin, ya da “Yahudi önde gelenleri”nin adamıydı. Dolayısıyla House’ın Wilson’a yaptığı telkinlerin, gerçekte bu Yahudi liderlerin amaçları doğrultusunda olduğu kesinlik kazanmıştı. Bir başka deyişle, Wilson’ın gerçek akıl hocaları, devrin önde gelen Yahudileri olmaktaydı. Wilson’ın da böyle bir ilişkiye uygun bir düşünce yapısına sahip olduğunu, Püriten geleneğini izleyen bir Protestan olarak Yahudilere olağanüstü bir sempati duyduğunu ve“Ben, bir Protestan papazın oğlu olarak, Vaat edilmiş Topraklar’ın oranın gerçek sahiplerine verilmesine destek olmalıyım” dediğini de unutmamalıydı.

Wilson’ın patronlarına verdiği bir başka hediye: FEDERAL RESERVE KANUNUYDU!

“Bu kanun yeryüzünde dev bir tröstün kurulmasına neden olacaktır… Kanun sayesinde bu tröst istediği şekilde ekonomiyi yönlendirme imkânı kazanacaktır.” Kongre üyesi Charles Lindberg’in, 22 Aralık 1913’te, Federal Reserve Kanunu Kongre’de görüşülürken yaptığı konuşmadan Wilson’ın Yahudi önderlerine verdiği hizmetleri konu edinmişken, Amerikan ekonomik sisteminin en önemli unsurlarından olan Federal Reserve sistemine değinmek gerekiyordu. Geçmek olmaz. Yahudi sermayedarların ABD’deki kesin ekonomik egemenliğini sembolize edenFederal Reserve Kanunu, 1913 yılında Kongre’den sağlanan politik destek sonucunda yasallaşıyordu. Bu tarihi kanunu hazırlayan (ve az önce “Siyonist” özelliklerinden söz ettiğimiz) Paul Warburg: başta ABD Başkanı Woodrow Wilson olmak üzere, güçlü politikacıları kullanıyordu. Amerikalı yazar Eustace Mullins, kanunun kabul edilişini şöyle anlatıyordu:

Federal Reserve Kanunu’nun hukuksal olarak geçerli kılmak için Yahudi bankacılar 1912’de ABD Başkanı Woodrow Wilson’ı seçmeyi başarmışlardı. Federal Reserve Kanunu, Glass-Owen Beyannamesi olarak Kongre’de yasallaştı. Owen’a, Federal Reserve Kanunu’nu Kongre’den geçirmesini emreden Paul Warburg ise: Bernard Baruch ve diğer finansörlerle birlikte akşam yemeği yiyerek başarısını kutladı. Bu şekilde, Amerika’da politik olarak serbest merkez bankaları sistemini savunan kitaplar yazan Warburg, Federal Reserve Kanunu’yla Amerikan Merkez Bankasının özelleştirilmesini sağlamıştı. Böylece federal fonların idaresi devletin denetiminden alınarak, bağımsız ‘Federal Reserve Bankaları’nın kontrolüne bırakılmıştı. Kanun, ABD’yi Federal Reserve Bank adı verilen birer merkez bankasına sahip 12 bölgeye ayırmıştı. Bu 12 Reserve bankası birbirinden bağımsızdı ve o günden bu yana Washington’daki Federal Reserve Board adı verilen federal örgüt tarafından yönetilip denetlenmeye başlanmıştı. Meydan Larousse, kanunun işlevini şöyle anlatmaktaydı: “Federal Reserve bankası, federal hazinede bırakılmış altın mevduatı belgelerine dayanarak veya federal hazineye ait değerler karşılığı olarak rehnedilmiş banknotlar çıkarır. Başlıca görevleri banka kredileri hacmini kontrol yoluyla ekonominin emrine verilen ödeme olanakları toplamını ayarlamaktır.”

Bu kanunla birlikte Amerikan sermayesinin toplandığı 12 Federal Reserve bankasının, yani ekonominin en önemli karar mekanizmasının denetimi, Paul Warburg’un kurucusu olduğu Federal Reserve Board örgütüne yani Siyonist Yahudilerin eline bırakılmış oluyordu. Kısa bir süre sonra bölgesel merkez bankalarının kontrolünü eline geçiren Warburglar, federal merkez bankalarının hisselerini bazı özel bankalar arasında paylaştırıyordu. Bu şekilde Amerikan merkez bankalarının yani para basma işleminin kontrolü Kongre’den alınarak özel bankaların, daha doğrusu Yahudi finansörlerin eline bırakılıyordu. Eustace Mullins, The Secrets of the Federal Reserve adlı kitabında, Federal Reserve sistemi sayesinde Amerika’nın da gizli bir “kontrollü ekonomi” düzenine geçtiğini ve böylece Albay House’un Yahudi patronlarından aldığı ekonomik totaliterizm hayalinin gerçekleştiğini söylüyordu. Federal Reserve Kanunu ile birlikte, bir grup ayrıcalıklı Yahudi Sermayedar, para basma yetkisini ustaca kullanarak inanılmaz kârlar elde ediyordu. Federal Reserve patronları 1913’ten beri para veya kredi olarak milyonlarca Dolar oluşturuyor ve bunu faizle hükümete ve halka borç olarak veriyordu. Böylelikle dünyanın en büyük ülkesi, aynı zamanda dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geliyordu. Amerika’nın düzen-karşıtı yayın organı The Spotlight, Federal Reserve sisteminin yıkıcı etkilerini belgeleriyle anlatıyordu.

CFR bir ‘Rockefeller kuruluşuydu!’

Üstteki yorumların ardından açıklık getirilmesi gereken bir nokta vardır: CFR, üstte değindiğimiz Yahudi finansörler tarafından oluşturulmuştur; ancak CFR’nin denetimi, ilerleyen yıllarda bir başka büyük sermayedarın, Rockefeller ailesinin eline geçmiş bulunmaktadır. Bunun nedenine az sonra değineceğiz, önce kısa bir şekilde Rockefeller ve CFR ilişkisine göz atalım. Dan Smoot, CFR’nin güç ve etkisinin kurulduğu yıldan sonra istikrarlı bir biçimde arttığını yazmaktadır. Örgütün tarihindeki dönüm noktasını ise, 1927 yılı olarak aktarmaktadır. Çünkü 1927 yılında, CFR’yi finanse eden sermayedarların arasına çok önemli bir isim daha katılmıştır. Sonradan CFR’nin en büyük finansörü ve dolayısıyla arkasındaki asıl güç haline gelecek olan isim, ünlü “petrol kralı” Rockefeller ailesi olacaktır. 1929 yılında CFR, Rockefeller’ın verdiği para ile, bugünkü adresine taşınmıştır: The Harold Pratt House, 58 East 68th Street, New York City. 1930’lu yıllardan sonra Rockefeller’lar, CFR’ye iyice hâkim olacaktır. 1939 yılında, Konsey’in (CFR’nin) Dışişleri Bakanlığı adına araştırma ve tavsiyeler yapması için bir anlaşma yapılmıştır. Rockefeller Vakfı, bu çalışmaların giderlerini üstlenmeyi kararlaştırmış, o tarihten sonra da Rockefeller’lar, CFR’nin en büyük maddi destekçisi olmuşlardır. 1940–1945 yılları arasında Rockefeller’ların Konsey’e akıttığı para milyonlarca Dolardır. (O yıllarda Konsey’in başkanlığına getirilen Isaiah Bowman’ın Yahudi oluşu da unutulmamalıdır.) 1945 yılında San Francisco’da Konsey’in gücünü belgeleyen önemli bir gelişme yaşanmıştır. Birleşmiş Milletler toplantısına katılan ABD delegasyonundaki 40’ın üzerindeki isim CFR üyeleri arasından atanmıştır. CFR üyelerinin en etkini ise Nelson A. Rockefeller olmaktadır.

CFR; ABD’nin Derin Devletini Oluşturuyordu!

Amerikalı Yazar Eustace Mullins, “The World Order” adlı kitabının başlarında, “Bu kitapta adı geçen hemen her ünlü Amerikalı CFR üyesidir, bu yüzden her seferinde bunu tekrarlamayı gereksiz görüyorum” diyecektir. Gerçekten de CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasının “Who’s Who” (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger’dan John McCloy’a, Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’den Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’a, eski CIA Başkanı ve mason Allen Dulles’dan, Dean Acheson, George Kennan’a kadar pek çok ünlü isim, CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adlı kitabında Ferdinand Lundberg’in belirttiğine göre: “CFR ile bağlantısı olan insanlar, Amerika pazarlarında mülkiyete sahip olanların neredeyse hepsidir!”

Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adlı kitabında, CFR’nin ABD’nin dış politikalarının oluşumundaki büyük etkisini detaylı olarak anlatmıştır. Buna göre CFR, yalnızca üst kademedeki yönetici elitleri bünyesine alıp yönlendirmekle kalmamış, dış politika ile ilgili kurumların büyük bölümünü kontrol altına almıştır. Amerika’da dış politika ile ilgili diğer pek çok dernek ve kurum da, CFR’nin denetimi altındadır. Amerikan dış politikasındaki büyük etkileri ile bilinen “think-tank”lar (politika üretme kurumları) ise gerçekte CFR’nin alt komisyonları gibi çalışmaktadır. Eustace Mullins, CFR ve think-tank’lar arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: “CFR basın üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basındaki üyeleri sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizması olarak kullanabilmektedir. Denetlediği kabul edilen basın organları arasında; New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayılabilir.”

Tüm bunların yanında CFR, aynı İngiltere’deki Chatham House gibi masonlukla da çok içli-dışlı vaziyettedir. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, aynı zamanda ülkelerindeki mason localarına üyedirler. CFR’nin; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin yanında daha pek çok üyesi bir taraftan da locaların müdavimidirler. Kısacası CFR, ya da “Dış İlişkiler Konseyi”, Yahudi önde gelenlerinin “dünyaya egemen olma” hedefine ve bu hedefin sistematize edilmiş hali olan Mesih Planı’na uygun bir aygıt konumundadır. CFR’nin aldığı kararlar, Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla da ülkedeki Yahudi sermayesini korumak doğrultusundadır. Vietnam savaşından, Latin Amerika müdahalelerine kadar pek çok dış politika kararı, CFR’nin Yahudi sermayesini koruma misyonuyla yakından alakalıdır. Konsey’in Ortadoğu politikası ise, elbette tümüyle İsrail çıkarlarının savunulmasına odaklanmıştır.

Watergate skandalını Yahudi Sermayesi tertipliyordu!

Amerikan yakın tarihindeki sansasyonel olayların başında kuşkusuz Başkan Richard Nixon’ı istifa etmeye götüren Watergate skandalı yer alır. Skandal, özet olarak, 1972 seçimleri sırasında Cumhuriyetçi Parti’nin rakip Demokrat Parti’nin Watergate’teki merkezini gizlice dinlemesi ve bunun ortaya çıkmasıdır. Güya Nixon’nun bilgisi dahilinde silah satışı yasak olan İran’a gizli silah sevkiyatı yapılmıştır. Başkan Nixon, uzun süre kendisinin bu olaydan haberdar olmadığını öne sürmüş ama Watergate olayının patlak vermesinden 26 ay sonra istifa etmek zorunda kalmıştır. Watergate özet olarak budur, ancak skandalın bir de anlatılmamış hikâyesi vardır. Ve bu hikâyenin merkezinde çok önemli bir güç, yani İsrail lobisi ve çok önemli isim, İsrail lobisinin kıdemli temsilcisi Henry Kissinger yer almaktadır.

Amerikalı Ortadoğu uzmanı Richard Curtiss, editörü olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Watergate’e uzanan yolun bulanık görüntüsünü aydınlatan bir makale yazıyordu. Curtiss’e göre, olayın kökeni Nixon’ın 1968–1972 arasındaki ilk dönemine dayanıyordu. 1968 seçimlerinde Nixon Demokrat rakibi Lyndon B. Johnson’ı, yani o ana kadar Amerikan tarihindeki en İsrail-yanlısı Başkan’ı yenerek Beyaz Saray’a oturmuştu. O sıralarda dış politika konularının en önemlisi Ortadoğu idi. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda çok büyük bir Arap toprağı işgal etmişti ve Birleşmiş Milletlerin ünlü 242 sayılı kararına rağmen bu topraklardan çekilmeye de hiçbir şekilde yanaşmıyordu. Amerika Johnson yönetimi sırasında İsrail’in bu mütecaviz tutumunu kayıtsız şartsız destekliyor ve Yahudi Devleti’ni, işgal ettiği topraklardan geri çekilmemesi için cesaretlendiriyordu. Şimdi gözler Nixon yönetimine çevriliyordu. Çünkü Yahudi oylarına rağmen Beyaz Saray’a oturuyordu. Yahudilerin büyük çoğunluğu oylarını kadim dostları Johnson’a hediye ediyordu. “Acaba Nixon Yahudilere verilen haksız ve sınırsız desteği kesecek miydi?” kuşkusu doğuyordu.

Nixon bu konuda kesin bir tavır koymuyordu. Ancak kurduğu hükümette bu konuda iki ayrı kanat oluşuyordu. Bir taraf, Nixon’ın Dışişleri Bakanlığı görevine getirdiği William D. Rogers tarafından temsil ediliyordu. Eskiden Eisenhower yönetiminde çalışmış olan Rogers, Amerika’nın Ortadoğu’da tarafsız bir politika izlemesini ve İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlamasını savunuyordu. Ancak yönetimde bir de karşı taraftan önemli bir temsilci bulunuyordu. Bu kişi, uzun süredir Nelson D. Rockefeller’ın “sağ kolu” durumunda olan bir Harvard profesörüydü: Henry A. Kissinger. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, gizli-Yahudi olan Rockefeller’ın desteği sayesinde yükseliyor, CFR’ye üye oluyor ve iyi bir siyaset bilimci olarak ün yapıyordu. Nixon, biraz da Yahudi lobisini memnun edebilmek amacıyla, Kissinger’a Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini teklif ediyordu. Richard Curtiss, bu teklifi, Ortadoğu’daki muhtemel bir barışın suya düştüğü an olarak nitelendiriyordu. Nixon’ın birinci döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers İsrail’i rahatsız eden bir Ortadoğu planı hazırlıyordu. İsrail’in yönetimdeki temsilcisi olan Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ise bu planı uygulatmamak için elinden geleni yapıyordu. Sonuçta kazanan Kissinger oluyor ve Rogers tasfiye ediliyordu. Ancak Kissinger ve diğer İsrail taraftarları, bununla kalmayarak, İsrail’i rahatsız etmeye başlayan Başkan Nixon’ı da kara listeye alıyordu. Ve sonunda Watergate skandalını hem planlayarak, hem Nixon aleyhine pazarlıyor ve İsrail’e tam destek vermediği için onu harcıyordu!

Chatham House, Kürt Devleti ve uyuşturucu ticareti bağlantıları özenle gizleniyordu!

Chatham House, bugün de İngiltere dış politikasında büyük bir etkiye sahip olmasına rağmen Türkiye’de pek bilinmiyordu. Ama her ne kadar Başbakan Tansu Çiller’in danışmanlarından birisi, bu bilgisizliğin bir sonucu olarak Chatham House’ın adını duyunca “whose house is that?” (kimin eviymiş o ev?) demişse de, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Chatham House’ın öneminin farkında bulunuyordu. O nedenledir ki, Cumhurbaşkanı “Bir Kürt Devleti olgusu geliyor, hazırlıklı olmak lazım…” dedikten sonra, “… Bayan Mitterand ve Lord Awebury, İngilizlerin think-tank kuruluşu olan Chatham House’da açıkça Kürt Devleti’ni savunmuşlardı. Bunun belgeleri de vardı. İngiltere Dışişleri Bakanı Hurd’e söyledim. Dışarıda başka, kendi aralarında başka konuşuyorlardı. Irak’ta bir Kürt Devleti olayı geliyor. Buna hazır olmalıyız, bu konuda her ihtimali göz önünde bulundurmalıyız” şeklinde bir açıklama yapmıştı.[2]

Evet, Chatham House, kurulduğundan bu yana… Devamını okumak için tıklayınız.


[1] Ibid

[2] Hürriyet, 25 Ocak 1994

[3] Executive Intelligence Review, Dope, Inc.: The Book That Drove Henry Kissinger Crazy, Washington:

Executive Intelligence Review, 1992, ss. 234-248.

[4] Ibid., sh. 246

[5] Ibid., sh. 52

[6] Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 960–962.

[7] İsra Suresi, 4–8

[8] Rad Suresi, 42

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.