AKP’DE DOĞUM SANCISI VE ETTİĞİNİ BULMA SIRASI

374
Paylaş:

11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e AKP’den, “Açıklama yapıp spekülasyonları bitir” çağrısı yapılmıştı. Referandum sonrası Deniz Baykal’ın,Abdullah Gül’ü 2019 seçimlerine aday önermesi AKP’yi telaşlandırmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Baykal’ın bu çıkışını “fitne ve virüs hareketi” olarak yorumlamıştı. Öte yandan AKP yöneticileri de “fitneye” alet olmaması için Gül’e çağrıda bulunmuşlardı. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, aHaber’e yaptığı açıklamada,“Sayın Gül ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Sayın Gül’ün bu spekülasyonları behemahal (mutlaka) bitirmesi lazımdır. Sayın Gül net olmadığından dolayı da böyle sorularla karşılaşmaktadır. Eğer rahatsızsa böyle sorulardan; net bir şekilde cevabını vermesi lazımdır. Yok rahatsız değilse, cevapsız bıraktığı takdirde; herkes bu soruyu her zaman sormaya ve bununla da muhatap olmayla karşı karşıya kalacaktır. diyerek Sn. Gül’ü köşeye sıkıştırmaya çalışmıştı.

Sonunda Abdullah Gül haftalardır gündemden düşmeyen konulara ilişkin suskunluğunu bozmuşlardı. Herkesin merakla beklediği açıklamayı Cuma namazı çıkışında yapmayı seçmesi dikkat çekici bir detaydı. Abdullah Gül hızlı ve hayli de kızgın konuşmuşlardı. Öfkelendiği nokta ise; twitter ve sosyal medya üzerinden şahsıyla ilgili yapılan yorumlardı. Abdullah Gül bunları ‘ahlaksız ve edep dışı’ olarak tanımlamıştı ve öncelikle Sn. Erdoğan’a yanıtladığı şeklinde yorumlanmıştı. Abdullah Gül açıklamasını bitirdikten sonra medya sorularına başlamıştı. Ancak Abdullah Gül bunları yanıtlamamıştı. İlk soru da; 2019 seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayı olacak mısınız? tarzındaydı. Abdullah Gül soruyu dinlemiş, ama ardından tek kelime etmeden oradan ayrılmıştı. Haliyle de Gül’e yanıtı beklenen diğer sorular da sorulamamıştı. Abdullah Gül’ün açıklamasında seçtiği cümleler, Deniz Baykal’a ve onun sözlerini yorumlayan siyasetteki yol arkadaşlarına hayli kızgın olduğunu açıkça ortaya koymaktaydı.

Aktif siyasete girmeyeceğini söyleyen Abdullah Gül, buna karşılık birikimlerini paylaşacağını vurgulamıştı. Gül’ü en çok öfkelendiren ise sosyal medya üzerinden ona yönelik yorum ve yaklaşımlardı. İşte herkesin merakla beklediği Abdullah Gül açıklaması;

”Geçen günlerde bir siyasetçi kendi parti içi hesapları ve politikaları çerçevesinde yaptığı çeşitli taktikler içeren konuşmasında beni de söz konusu yaptı. Açıkçası ben bunları hiç ciddiye almadım. Ama bazıları çok ciddiye almışlar ve bazı arkadaşlar saygı seviyesini de aşarak neredeyse benim ne yapmam gerektiğini nasihat edecek kadar ileri taşımışlar. Uzun bir süredir bazı çevreler AKP’nin gerçek öncüleri ve kurucuları olan, onun içeride dışarıda itibarında çok büyük emeği geçmiş bulunan arkadaşlar hakkında her türlü ahlak dışı davranışlara başvurmuşlardır, bunların da nasıl organize olduğunu dünya alem biliyor artık… 7 sene tarafsız olarak Cumhurbaşkanlığı yaptım, günlük siyasete girmeyeceğimi açıkladım. Ancak bütün birikimimi tecrübemi yeri geldiğinde ülkem için paylaşma sorumluluğum vardır.”

Bu sözlerin Sn. Recep T. Erdoğan’ın 2 Mayıs tarihinde AKP’ye üye olduğu gün Abdullah Gül’ü ima ederek, isim vermeden parti kuracağı spekülasyonlarıyla ilgili yaptığı: “Bu ağır yükü çekemeyenleri, onları ademe mahkûm ediyor (yok sayıyor) ve değerlendirmesini milletimize bırakıyoruz. Bugüne kadar bu davaya, bu partiye sırtını dönüp de iflah olan kimse görmedim.” şeklindeki konuşmasına bir yanıt olduğu açıktı. Yani Sn. Erdoğan, Erbakan Hocaya ve Hak davasına yaptıklarının, şimdi aynen kendi başına gelmesinden kuşku duymaktaydı, ama kader intikamını işlediği suçun cinsiyle alırdı!

Star gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’in, “İslamcılar AKP’den tasfiye ediliyor”iddiasıyla ilgili köşesinde “AKP’de yaşananları herkes bir kere daha düşünmeli” deyip ANAP örneğini vermesi de uyarıcıydı.

“Ben, Refah’a “kitleleri kucaklayan bir siyaset” önerisinde bulunurken o zaman “Ne yani Refah’ı kitle partisi yapıp dejenere olmasının yolunu mu açmak istiyorsun?” diye tepki görmüştüm.” diyerek ayarını ve amacını deşifre eden Ahmet Taşgetiren’in: “AKP’nin “İslamcı” bir parti olarak çıkmasını hiçbir zaman uygun bulmadım. Geniş kitlelerin kucaklanmasını zaruri saydım. Ama bu hareketin bir “misyon”unun bulunduğu da önde gelen bütün simalar tarafından tekrarlanarak bugünlere taşındı. Daha birkaç gün önce Hayreddin Karaman Hoca, İslamcılığı yazmış ve sahip çıkmıştı. Hoca, malum referandumda “Evet” için “Farz fetvası” bile çıkarmıştı. Ne dersiniz Tayyip Bey’in sözleri onu da mı dışlıyordu yoksa?” şeklindeki sızlanmaları herhalde başlarına gelecekleri sezmiş olmasındandı!

İsmail Kahraman’dan Erdoğan’a nasihat!

Tayyip Erdoğan Abdullah Gül sorusuna “Fitne çıkarmak istiyorlar” deyince dinlediğim şu anekdotu hatırladım. Erdoğan’ın, fikirlerine önem verip dinlediği isim olarak bilinen İsmail Kahraman kısa bir süre önce Cumhurbaşkanına şöyle bir uyarıda bulunmuşlardı:

“Süleyman Demirel’in hatasına düşme! Çünkü Demirel 1969’da Erbakan Hoca’yı veto etmese Milli Nizam partisi kurulmayacaktı. Yine aynı Demirel, parti içi muhalefet ile uzlaşsaydı Bozbeyli yani Demokratik Parti Hareketi ortaya çıkmayacak ve Adalet Partisi parçalanmayacaktı. AKP kadrolarını bölükler halinde kovup yeni bir harekete zemin hazırlama.”[1] Meğer bu İsmail Kahraman, Erbakan’ın çıkışına zemin hazırlanmasından ne kadar da rahatsızmış!?

AKP anayasayı tamamen değiştirmektense, yama yapmayı uygun bulmuşlardı. Bu oylamanın adına da referandum koymuşlardı. Gerçekte ise bu bir referandum değil, bir plebisit olmaktaydı. Plebisit: Belirli bir dönem iktidarı elinde bulunduranların hazırladıkları anayasa taslağını bir tartışma ortamı oluşturmadan blok halinde evet ya da hayır olarak sonuçlanabilecek bir halk oylamasına sunmalarıdır.Başka bir şekilde tanımlarsak; Anayasa hukukunda plebisit; vatandaşların, belirli esaslar çerçevesinde kendi adlarına kullanmak üzere egemenliği bir kişiye verme veya o kişinin yapmış olduğu ve yapacağı icraat hakkında iradesini beyan etmek üzere oy kullanmalarıdır.

Referandumda metin oylanır, plebisitte ise bir isme tam yetki devri sağlanır. Şimdi soruyorum, “biz bir metin mi oyladık yoksa bir isim mi? Referandum ile plebisit arasında başka bir fark ise; referandum doğru kullanıldığı zaman demokratik sistemlerde bir usuldür halk etkendir ve referandumun bünyesinde, karar alma sürecinin başına, ortasına ve sonuna katılır. Her kademesinde halk vardır. Plebisit ise anti-demokratik bir usuldür, halk pasifize edilmiştir, karar alma sürecinin sadece sonuna katılır. Sadece gider oyunu kullanır. Referandum isteği halkın kendisinden, ya da halkın seçtiği temsilcilerden gelir. Oylanan ise halkın temsilcilerinin halkla birlikte hazırladığı bir metindir. Anayasa metni, STK’lar dâhil toplumun geniş desteği alınarak hazırlanmış metindir ve referandumdan en az %70 destek alan metindir. Plebisitte durum farklıdır. Plebisite başvuranlar, kişisel iktidar sahipleri ya da fiili yönetimlerdir. Halktan oylanması istenen, halkın geniş mutabakatı alınmadan hazırlanan metinler, fiili yönetimlerin oldubittileri, karar ve eylemleridir. Bugün oyladığımız 18 madde de oldubittiye getirilen anayasa metinleridir.[2] diyen değerli İshak Beyazay’ın tespitleri haklıdır ve ufuk açıcıdır.

“AKP ve MHP ittifakı, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” için Anayasa değişikliği kararı aldıktan sonra, Şer İttifakı (ABD-İngiltere-İsrail/Siyonizm-AB) Türkiye’de yeni bir Kadife Darbe için fırsat yakalamış ve gerekli çalışmalara başlamıştır. Referandum sürecinde Kadife darbelerin genel stratejisine uygun bir alt yapı oluşturulduğu anlaşılmaktadır. 16 Nisan 2017 Referandum öncesinde ve sonrasında, gerek yurt içi, gerekse yurt dışında başlatılan “diktatör Erdoğan” / ”tek adam Erdoğan” kampanyası, kendi içerisinde sıkıntılar barındıran 18 maddelik Anayasa değişikliği ile belli bir zemine oturtulmaya çalışılmakta ve gelecek iki yılın Kadife darbe stratejisi hazırlanmaktadır. Sharp’ın şiddet içermeyen “sivil itaatsizlik teorisi”, diktatörlükle yönetilen ülkelerde, “şiddete başvurmadan”, askeri darbe yapmadan, çok farklı eylemlerle devrilmesine ilişkin bir teori sayılmaktadır. Teorik alt yapı, Sharp’in “Diktatörlükten Demokrasiye” adlı eserinde ortaya konmaktadır.

Bu mücadele metodunun nirengi noktasının, diktatörün varlığının gereği ama diktatöre karşı verilecek mücadelenin şiddet içermemesi oluşturmaktadır.

Kadife Darbeciler, Taksim Kadife darbe sürecinde inşa etmek isteyip de başaramadıkları “diktatörlük” / “tek adamlık imajını”, 18 Maddelik Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına tanınan yetkiler çerçevesinde yakaladıkları düşüncesindedirler. Bu nedenle hem ülke içerisinde hem de dışarıda büyük bir kampanya başlatmışlardır. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında yapılan bir toplantıda, ‘diktatör, padişah, hükümdar’ ifadeleri yerine otoriteyi vurgulamak için ‘tek adam’ denmesinin sebebi, diktatör imajını kademeli bir şekilde toplumun şuuraltına yerleştirmek amaçlıdır.” Diğer taraftan Başbakan Binali Yıldırım ve AKP kadrolarının “Evet Cumhurbaşkanı tek adam olacak doğru…” ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “… Bu yetkileri tek kişide topluyoruz.” tarzında yaptığı açıklamalar, referandum sürecinde başlatılmış olan “tek adamlık” kampanyasına katkı sağlamış ve özellikle genç nesil üzerinde “hayır oyu” verme istikametinde etkili rol oynamıştı.” diyen Milli Gazete yazarı Sn. Burhanettin Can;[3]  Sn. Erdoğan’ın tek adamlık yönetimine ve bazılarının deyimiyle diktatörlüğüne sahip mi çıkmaktaydı, yoksa bu heveslerinin tenkidini mi yapmaktaydı?

AKP’nin Ekonomik ve Sosyal Tahribatları!

Milli varlıklarımız ve kazanımlarımız tek tek satılmaktaydı

Devletin kıymetli ekonomik varlıkları; bütçe açığı ve faiz ödemeleri sıkışıklığı uğruna birer birer satılıp elden çıkarılmaktaydı. Türkiye Petrolleri Petrol Dağıtım AŞ’nin hisse devri töreninde konuşan Maliye Bakanı Naci Ağbal, özelleştirme uygulamalarının Türkiye için önemli bir başarı göstergesi olduğunu söyledi. Ağbal, “Son 14 yılda yapılan özelleştirme uygulamalarının parasal tutarına baktığımızda 71 milyar dolarlık bir özelleştirme yapmış durumdayız” itirafında bulunmuşlardı. Ağbal, özelleştirme uygulamalarının Türkiye için önemli bir başarı göstergesi olduğunun altını çizerek, özellikle enerji sektöründe son dönemde önemli ve başarılı özelleştirmelere imza attıklarını vurgulamıştı. Özellikle 2008’de gerek dağıtımda gerekse üretimde önemli bir çalışmayı başlattıklarına işaret eden Ağbal, bugüne kadar da bu alanda 25 milyar doların üzerinde özelleştirme uygulamasını tamamladıklarını açıklamıştı. Elektrik dağıtım piyasasında 2008’de özel sektörün payının sadece yüzde 2 olduğunu, 2013 yılında ise bu oranın yüzde 100’e çıktığını belirten Ağbal, 2012’de elektrik üretim sektöründe özel sektörün payı yüzde 56 iken yapılan özelleştirmeler sonucunda yüzde 75’e çıktığını hatırlatmıştı.

Tarım Kredi Kooperatifleri’nin, hain darbe girişiminden 3 gün sonra ‘hayvan alımı’ sözleşmesi adı altında Macaristan’daki bir firmaya hiçbir teminat almadan ve tamamen kurum mevzuatlarına aykırı bir şekilde 3 milyon Euro (12 milyon TL) para gönderdiği ortaya çıkmıştı. Daha şehitlerin sokaktaki kanı kurumadan 15 Temmuz’un akabindeki ilk mesai günü, çiftçiye ait olan 3 milyon Euro’nun gönderildiği Macaristan’daki firmanın sorumluluklarının hiçbirini yerine getirmemesi kafalarda soru işaretleri bırakmıştı.

Çiftçiye teminatsız kredi kullandırmayan Tarım Kredi Kooperatifleri, çiftçinin 12 milyon lirasını 18 Temmuz’da yani hain darbe girişiminden sonraki ilk mesai günü teminatsız bir şekilde Macaristan menşeli bir firmaya aktarmıştı. ‘Hayvan alımı’ sözleşmesi gereğince bu firmaya aktarılan para, daha sonra Estonya ve Letonya’da kurulan iki firmanın Et ve Süt Kurumu’na yaptığı hayvan ithalatında kullanılmıştı. Ucuz ve hastalıklı hayvanları Romanya’dan Türkiye’ye ithal eden bu iki firma, kısa sürede hayvan ticaretinden büyük para kazanmıştı. Skandalın ortaya çıkması üzerine Macaristanlı firmaya aktarılan 12 milyon lira, Estonya ve Letonya’da kurulan bu iki firma tarafından Tarım Kredi’ye 7 ay sonra geri yollanmıştı. Çiftçinin en önemli kuruluşu olan Tarım Kredi Kooperatifleri, büyük bir skandalla çalkalanmaktaydı. Hayvancılık ithalatında büyük bir skandala imza atılırken, Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Ayhan Karayama’nın talimatıyla çiftçinin kaynaklarının teminatsız bir şekilde birilerine kullandırılması nefretle karşılanmıştı. Şimdi soruyoruz: Peki, kurum mevzuatlarına aykırı olmasına rağmen 3 milyon Euro teminatsız bir şekilde bu firmaya nasıl aktarılmıştı? Ödemenin yapıldığı Macaristanlı firmanın arkasında kimler vardı? 18 Temmuz’dan hemen sonra yani Ağustos ayında Estonya ve Letonya’da kurulan iki firma ile Macaristan’daki firma arasında nasıl bir ilişki bulunmaktaydı? Geçtiğimiz yıl Aralık ayında Romanya’dan besilik hayvan ithalatı yasağının kalkmasıyla birlikte bu ülkeden yapılan ithalatın neredeyse tamamı neden sadece bu iki firmaya sağlanmıştı? Ve bu iki firmanın Romanya’dan ithal ettiği hayvanlarda ciddi ölümler yaşanmasına rağmen bakanlık, bu firmaları neden sorgulamamıştı?

AKP’nin tarım politikası tıkanmış, Türkiye her şeye ve herkese muhtaç konuma taşınmıştı!

Ankara Ticaret Odası (ATO)’ya göre:

Yunanistan ve ABD’den pamuk, Rusya’dan buğday, Fransa’dan arpa, Mısır’dan pirinç, Ukrayna’dan mısır, Sri Lanka’dan çay, İtalya’dan bakla, Çin’den sarımsak, Panama’dan muz, Meksika’dan nohut, Kanada’dan mercimek ithal etmeye mecbur ve mahkûm bırakılmıştık.

Hükümetin bu gidişatı durdurabilmesi için acilen şu tedbirleri alması lazımdı:

1- Çiftçiye ekme dercesine verilen doğrudan destek parası durdurulmalıdır.

2- Tarım araçlarının vergileri azaltılmalıdır.

3- Tarım araçlarının mazot vergileri kaldırılmalıdır.

4- Nerede ne ekiliyorsa bunların fizibilite raporu hazırlayıp her sene, toprağın yapısına göre ne ekilmesi gerektiği belirlenmiş olmalıdır.

5- Çiftçilere karne dağıtılmalı, bu karneler hem çiftçide hem bakanlıkta tutulmalıdır.

6- Çiftçilere alım garantisi sağlanmalı, satamayacağım endişesi kaldırılmalıdır

7- Tarım bakanı ihtiyaç fazlamız üretimlere yeni pazarlar aramalıdır.

8- Tarım ilaçları gerekirse ücretsiz dağıtılmalıdır.

9- Boşta bekleyen arazileri … Devamını okumak için tıklayınız.


[1] 5 Mayıs/Aydınlık

[2] 6 Mayıs 2017 / Milli Gazete / İshak Beyazay

[3] Bak: Yeni Bir Kadife Darbe Süreci: Bir Diktatör İnşa Etmek / 5 Mayıs 2017 / Milli Gazete

[4] Bak: Milli Gazete / 23 Şubat 2017 / Muhammet Demirci

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.