2019 Mart’ında Türkiye’de SEÇİM MANZARASI VE 31 MART SONRASI!?

126
Paylaş:

18 Mart 2019

Türkiye’de çok garip, acayip ve hatta tarihi bir seçim süreci yaşanmaktadır. Bu seçimin sonuçları, Ülkemiz ve Milletimize; ya talihli kapılar açacak veya Türkiye tarifsiz bir çıkmaza saplanmış olacaktır. AKP iktidarı başına geleceklerin telaşıyla, anayasayı bile hiçe sayarak, önce Meclis Başkanı’nı İstanbul adayı yapmış, çünkü ondan daha “düşük profilli” bir adam bulamamış, ama başta Milli Çözüm Dergisi olmak üzere yoğun baskılar ve uyarılar sonucu istifa ettirmek zorunda kalmıştır.

Bu süreç, görüldüğü gibi, “yerel seçim yarışı” olmaktan çıkmış, Milli birlik ve dirliğimizi koruma davası olmaya başlamıştır. Cumhur İttifakı’nın bu seçimleri BEKA meselesi saymasını da böyle okumak lazımdır. Çünkü bu seçim sonuçları, Türkiye’nin geleceğini, Milletimizin huzur ve güvenliğini belirleyecek bir önem ve özellik taşımaktadır. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere önemli illeri ve ilçeleri kaybeden AKP iktidarı temelinden sarsılacak ve artık ayakta duramayacaktır.

Zaten AKP, öyle Milli gaye ve gayretlerle, yerli gereksinim ve girişimlerle kurulmamıştır. En yakın yandaşları Abdurrahman Dilipak’ın itirafıyla; “Siyonist odakların bir Dış Proje Partisi” olarak tasarlanmıştır.

1- İsrail’le normalleşeceksiniz.

2- Erbakan’ın tarihi proje ve hedeflerini terk edeceksiniz.

3- Ilımlı İslam’a, yani FETÖvari din istismarına geçeceksiniz…

Bunlara karşılık:

1- Biz de sizi iktidara taşıyacağız ve kahraman yapacağız.

2- Size faizli kredi ve dış borç ayarlayıp rahatlandıracağız.

3- Size engel olan TSK’yı hizaya sokacağız!.. Tekliflerine razı olunarak iktidara oturtulmuşlardır.

İşte şimdi görüyorsunuz, ibret ve hayretle izliyorsunuz; Anayasaya ve yasalara göre Cumhurun, yani halkımızın ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamının Başkanı olması ve buna göre davranması gereken Sn. Erdoğan, Bakanları, başkan adayları, yandaşları ve payandaları, Aziz Milletimizin yarısını ve sözde Cumhur İttifakı karşıtlarını “illet” ve “zillet” diye suçlayıp saldırmakta ve açıkça toplumu kamplaştırıp kutuplaştırmaktadır. İllet ve zillet kavramları, küfür ve hakaret kasıtlıdır. Tarih boyunca kendi halkının yarısına böyle çirkin sıfatlar yakıştıran, Firavun ve Nemrut dışında hiç kimseye rastlanmamıştır!..

İllet = Sepici ve iltihabi hastalık, sancılı sakatlık, sık sık tepen çıban… anlamındadır.

Zillet = Hakirlik, hor görülmeklik, alçaklık, aşağılık, manalarını taşımaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de “zillet” kavramı:

a) Allah’ın kahrını ve gadabını hak etmiş inkârcı ve isyancı mel’un takımı için;(Yahudiler) Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah’ın ipine (sarılanlar) ve insanların ipine sığınanlar (eman ve ahid garantisine ve zimmi olarak devlet himayesine alınanlar) dışında- onlara zillet (zorluk ve horluk damgası) vurulanlardır. Onlar, Allah’tan (hak ettikleri) bir gazaba uğramışlardır da üzerlerine aşağılanma (damgası) basılmıştır. Bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmelerinden ve peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. (Yine) Bu, onların (dine ve elçilere) asi olmalarından ve haddi aşmalarındandır.” (Al-i İmran: 112)

b) Allah adına yalan dizip uyduran ve Allah’ın lanetine müstahak olanlar için; “Şüphesiz, (altın) buzağıyı (ve servet putlarını-tanrı) edinenlere (her asırda) Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet (ve esaret) yetişecektir. İşte Biz, ‘yalan düzüp-uyduranları’ (ve haramları helal sayanları) böyle cezalandırırız.” (A’raf: 152)

c) Ahirette rezil ve perişan kılınan ve cehenneme atılmaya hazırlanan kâfir ve hakir kimseler için; “O gün, öyle yüzler vardır ki, ‘zillet içinde aşağılanmıştır’.” (Gâşiye: 2) kullanılmıştır.

Bir Hadis-i Şerifte; “Hiç kimseye lanet okumayın ve horlayıp aşağılamayın. Çünkü o lanet dönüp dolaşıp kendi başınıza musallat olur” buyrulmaktadır.

Aziz Milletimizin yarısına, “illetli ve zilletli” diye küfürler ve hakaretler savuran ve hiç utanmadan, sıkılmadan ve zerre kadar sorumluluk ve suçluluk duygusu taşımadan, sürekli saldıran bu şaşırmış ve şımarmış şahsiyet ve zihniyetlere, hadlerini bildirmenin şimdi tam zamanıdır. Aksi hâlde, bu ağır hakaret ve küfürlere razı ve müstahak olmuş duruma düşmüş sayılacağız.

Kur’an-ı Kerim’in Zuhruf Suresi 54 ve 55. ayetlerinde belirtildiğine göre, Firavun da böyle halkını horlayıp hakaretler yağdırmış, buna rağmen şaşkın toplum kendisine korku ve hayranlıkla yaklaşmış ve bu tavır sonunda Allah’ı gadaplandırmış ve Firavun’u suda boğup batırmıştır.

“(Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları basit ve haysiyetsiz ayak takımı kimseler saydı). Buna rağmen, yine onlar kendisine (hürmet ve) itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı insanlardan oluşan) bir kavim olmuşlardı. (Çünkü Firavun kendilerini hakir gördükçe, ona daha çok yanaşmışlardı.)”

“Sonunda (Firavun) Bizi öfkelendirince, Biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk (ve batırdık).” (Zuhruf: 54-55)

Millete “illet-zillet!” diye hakaret etmek, kanunlarımızda da ağır suç kapsamındadır.

TCK 216. Maddesi “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçunu düzenlemiş durumdadır.

216-1 = Halkın; sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse… bir yıldan üç yıla kadar hapisle cezalandırılır.

216-2 = Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi 6 aydan bir yıla kadar hapisle cezalandırılır.

Bu tahrik ve aşağılamanın “Kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkarması” işlenen suçun temelini oluşturmaktadır.

Madde: 213 – Halkı doğrudan veya dolaylı tehdit suçunu tanımlamaktadır. Ayrıca TCK 312-1, Halkı isyana teşvik suçunu kapsamaktadır.

Evet, bunlar “Cumhur İttifakı” dışında kalan Milletin yarısını, “çamur ittifakı” diye dışlayıp horlamaktadır. Böylece resmen ve alenen anayasal bir suç tekrarlanıp durmaktadır. Şimdi sesleniyoruz, ey Cumhur İttifakı’na taraftar olan duyarlı ve vicdanlı insanlarımız! Bu“illet!” yani; bulaşıcı hastalık, iltihaplı çıban ve marazlı sakatlık diye horlananlar… Bu“zillet!” yani; rezil, hakir, bayağı ve aşağı diye hakarete uğrayanlar, bizler gibi sizlerin de akrabalarınız, yakınlarınız, komşularınız, arkadaşlarınız ve en azından kader ortağı vatandaşlarınızdır… Bu küfür ve hakaretlere, bu fitnecilik ve bölücülüklere bizim kadar sizlerin de karşı çıkması ve en azından, tarihi ve ahlaki bir sorumlulukla bu Cumhur İttifakı’na oy atmaması ve böylece onları uyarması lazımdır.

Dış politika çıkmazı ve Erdoğan’ın “Arap Baharı” yanılgısı ve işte Varşova ve NATO İslam’a karşı!

Malumunuz, Varşova denildiğinde; NATO karşısında Demir Perde ülkelerinin bir araya gelerek oluşturdukları birlik olarak hatırlanırdı. Şimdilerde Varşova’nın adı başka birlikteliklerle anılmaya başlandı. 14 Şubat’ta; Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Soçi Zirvesi’nin olduğu gün, 13-14 Şubat tarihlerinde ABD tarafından Varşova’da başka bir toplantı yapılmıştı. Toplantının konusu, Ortadoğu İslam coğrafyasıydı. Amerika ve Polonya öncülüğünde gerçekleşen bu toplantının ilan edilen gündemi, “Ortadoğu’da Barış ve Güvenlik” olarak açıklandı. Ancak toplantıya katılan herkesin bildiği şekliyle, gündemin merkezinde İran vardı. Toplantıya Bakan düzeyinde katılan ülkeler; S. Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Fas, Tunus, Umman, Yemen, Ürdün ve Mısır’dı. İsrail’in anarşist başı Netanyahu’nun da toplantıda olduğunu hatırlatırsak, ABD’nin bu toplantıyı hangi amaçla kurguladığı daha net ortaya çıkacaktır. Netanyahu’nun, “Arap ülkeleri, İsrail’le oturup ortak çıkarımız olan İran’la savaşı/mücadeleyi tartışacak” diye açıkladığı amaç, ‘Barış ve Güvenlikten’ ne kastedildiğini açığa vurmaktaydı.

Bunun yanında ABD’nin bu toplantıya Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Dışişleri Bakanı Pompeo seviyesinde katılmış olması, toplantının Amerika açısından ne denli önemli olduğunun kanıtıydı. Türkiye elçi düzeyinde katılarak, bir anlamda Varşova ve Soçi arasında denge kurmaya çalışmıştı. Yani Erdoğan iktidarı yine ikili oynamıştı. Rusya, Çin, Irak, Filistin ve Lübnan toplantıya katılmamıştı. Yani Türkiye, ABD ile “Güvenli Bölge” konusunda zemin yoklarken, Amerika’nın Suriye’den asker çekeceğini zannederek, Trump ile ilişkileri korumaya çalışmaktaydı.

Suriye Batağı:

ABD tarafından son yapılan açıklamayla da 400 askerin sürekli Suriye’de kalacağı bilgisiyle beraber, Trump’ın ilk çekilme sözüyle zafer naraları atanların elleri bir kere daha boşta kalmıştı. ABD Varşova toplantısıyla varlığını bütün Ortadoğu’ya yaymaya, kurmaya çalıştığı oyunla, İsrail’i güvende tutmak için her şeyi kontrol altında tutmaya kararlıydı. Tam da bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı ile başlayan süreçlerin, bizleri nerelere getirdiğini artık anlamamız lazımdı. Varşova’ya katılan İslam ülkelerini analiz ettiğinizde, BOP’un etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden Müslümanları nasıl bölüp yönettiğini ve kendisine mecbur ettiğini hâlâ kavrayamayanlara yazıktı. Böylece Amerika orkestra şefliği yapacak, İslam ülkeleri ise birbirlerinin kuyusunu kazacaktı.”[1]

Erdoğan İktidarının Ekonomik Tahribatları:

AKP, IMF Kâhyalığı ve Sömürge Tahsildarlığı Yapmaktaydı!

Hele şükür ki kabinede aklı zevzek, ağzı gevşek kimseler vardı da, ağızlarından kaçırdıkları sayesinde bazı şeylerden haberimiz olmaktaydı. Berat Albayrak: “IMF Ülke Grubunun İcra Direktörlüğünü devraldıklarını” açıklamıştı. (14.10.2018 – Gazeteler ve Siteler)

Erbakan Hoca ise: “AKP’nin, IMF’nin sömürge tahsildarı” olduklarını defalarca vurgulamışlardı. Böylece bir kerameti daha ispatlanmıştı.

McKinsey IMF’nin alt ve yan kuruluşu gibiydi. Yapılan yoğun tenkitler üzerine, Erdoğan iktidarı McKinsey’e teslimiyetten zahiren vazgeçti, ama gerçekte başka yöntem ve sistemlerle IMF ile irtibatlar devam etmekteydi. Küresel sermaye (Siyonist sömürü) merkezleri, IMF gibi garantörler ve McKinsey gibi şirketler üzerinden ağlarına düşen ülkeleri denetleyip yönlendirmekteydi.

Sn. Erdoğan’a, ekonomi kurmaylarına ve yandaş yazar-yorumcu takımına,“evet veya hayır” gibi tek kelime ile yanıtlamalarını beklediğimiz bir sorumuz vardı:

Yıllar boyunca Demirel’in, Ecevit’in, Özal’ın ve sizin toplumdan sakladığınız (veya henüz farkına bile varamadığınız) bir gerçek vardı: IMF’nin kredi dağıtan bir banka falan sanılması, tam bir yanılgıydı. IMF; Siyonist özel bankaların Türkiye gibi ülkelere açtığı kredileri, vaktinde ve faiziyle birlikte ödememesi halinde, askeri tedbirler dahil her yola başvurarak, bu borçları faizleriyle birlikte tahsil etmeyi, ABD devleti adına tekeffül ve garanti eden ve garantörlüğü karşılığında, ayrıca borç alan ülkelerden komisyon bedeli alıveren bir aracı (uluslararası faktoring) kurumu olmaktadır.

Şimdi Sn. Erdoğan’a soruyoruz: 17 yıldır özel şirketlerin faizli borçlarına da sağladığınız “devlet kefaleti” dâhil, 900 milyar dolara çıkarttığınız bu borçları, ABD ve Avrupa’daki Özel Bankalardan alırken, IMF (veya yan birimleri) size aracılık yaptı mı ve yüz milyonlarca dolarlık komisyon aldı mı, almadı mı? Veya şöyle soralım: Sn. Erdoğan 17 yıldır tüm ekonomik icraatlarını ve faizli dış borç alımlarını hâlâ IMF ve benzeri Küresel Sermaye Komisyoncularıyla ayarladıkları halde, ikide bir ekranlara çıkıp; “Biz IMF ile yollarımızı çoktan ayırdık!” palavralarıyla halkımızı mı avutup oyalamaktaydı? (Not: Biz de belgeleriyle cevabımızı ondan sonra yazacağız.) Hayret verici bir durum daha vardı: Bu soruları asıl muhalefetin sorması ve gündeme taşıması gerekirken, neden hiç ağızlarına almazlardı?

Türkiye yeniden, ama dolaylı biçimde tekrar IMF’nin kucağına mahkûm bırakılmıştı!

Kahraman iktidar, hain(!) marketlere karşı muazzam bir savaş başlatmıştı. Fiyatlarda hız sınırını aşanın canına okunacaktı. 16 yıldır tek başına ülkeyi yönetenler “IMF’ye borçları sıfırladık. Artık onlar bizden borç para istiyor” palavrasından, marketteki, pazardaki pahalılıkla baş edemeyecek konuma taşınmışlardı! Artık keçi sakallı entel ekonomistlerin cafcaflı yorumları da ciddiye alınmamaktaydı. Ama bugünlerde, derin ekonomi kulislerinde oldukça ilginç bir iddia dolaşmaktaydı; ABD Başkanı Trump’ın küstahça, “Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” tivitinin perde arkası ile ilgili ileri sürülen iddiaya göre; “Trump’ın o tiviti attığı sıralarda, Türkiye’de gayri resmî olarak bulunan bir IMF heyeti ile görüşmeler yapılmaktaydı.” Ekonomi kulislerindeki “sır” şöyle anlatılmaktaydı; “IMF ile pazarlıklar devam ediyormuş… Hükümet seçime kadar 20 milyar dolar, seçimden sonrası için de 200 milyar dolar istiyormuş… IMF heyeti bu talebe temkinli yanaşıyormuş… Seçime kadar 5-7 milyar dolar, seçimden sonrası için de 50 milyar dolar verebileceklerini söyledikleri konuşuluyormuş… Ancak bu da bir dayatma kurala bağlanıyormuş: Türkiye’nin, Suriye’de ABD ile birlikte hareket etmesi şart koşuluyormuş…”[2]

Bu haber ve yorumlar üzerine Sn. Erdoğan’ın hırçınlaşması; palavralarının açığa çıkmasının hazımsızlığını yansıtmaktaydı. Daha birkaç ay önce IMF’nin taşeron teşkilatı sayılan McKinsey’e ekonomimizi teslim etme gaflet ve mecburiyetinden, Milli Çözüm’ün de başını çektiği uyarılar sonucu son anda vazgeçildiğini kimse unutmamıştı.

İşte Bakınız; 1 Kişilik Kadroya, 6 Bin 198 Kişinin Müracaatı.

Türkiye’nin her köşesinde işsizlik kuyrukları uzamaktaydı. Zonguldak Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne alınacak tam zamanlı 1 temizlik görevlisi için, 6 bin 198 kişi başvuruda bulunurken; 38 kişilik kontenjana, toplam 9 bin 290 kişi başvuru yapmıştı. Mersin’de, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bünyesindeki 70 kişilik geçici iş ilanına, 13 bin 9 başvuru yapılmıştı. Diyarbakır’da ise; Büyükşehir Belediyesi’nin 387 memur alımı ilanını duyan vatandaşlar, başvuru merkezi önünde yüzlerce metrelik kuyruklara sıralanmıştı. 6 Mart’ta sona erecek alıma, şimdiye kadar 17 binin üzerinde kişinin müracaat ettiği yazılmıştı. Yetmez; Damat Berat Albayrak, açıkları kapatmak için vergileri tabana (halka) yayacaklarını açıklamıştı.

AKP’nin Ahlaki ve Ailevi Tahribatları

16 yıldır AKP iktidardaydı. Ama muhafazakârlık arttıkça, ahlaksızlık da azıtmaktaydı.

“Esra Erol programında bir kadın, kendisine ve kız kardeşine ağabeylerinin tecavüz edip, gebe bıraktığını açıklamıştı…”

“Kendi kızına küçük yaştan itibaren yıllarca tecavüz eden baba yakalanmıştı.”

“Beş çocuklu kadın, öz kaynıyla kaçmıştı…”

“Kayınvalidesiyle gizli aşk yaşayan damadı, karısını boşamıştı…”

“Mahalle imamı, caminin özel odasında Suriyeli kadınla basılmıştı.”

“Altı yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden 60 yaşındaki adam tutuklanmıştı…”

“Bakım yurdundaki kız ve erkek çocuklara tecavüz eden idareci aranmaktaydı…”

Yengesine, gelinine, teyzesine ve küçük talebesine tecavüze kalkışanlar, kurbanlarını öldürüp, parçalayıp çöp bidonlarına atanlar çoğalmıştı…

“Batman kent merkezinde, sağanak yağmur sonrası kanalizasyondan 1 aylık bebek cesedi çıkmıştı!”

“Adana’da, meslektaşlarına ve öz ablasına fuhuş yaptıran kadın polis, gözaltına alınmıştı!”

İnsanın kanını donduran, vicdanını sızlatan ve yüzünü kızartan bu tür haberler, her geçen gün artmakta, gazete ve TV haberlerinde sıklıkla yer almaktaydı. Toplum hızla yozlaşmaktaydı, ahlaki ve ailevi tahribat yaygınlaşmakta ve daha da beteri bu korkunç gidişat karşısında ilgili ve yetkili makamlar duyarsız kalmaktaydı. Bunların doğal sonucu olarak aile katliamları ve faciaları yoğunlaşmıştı.

İşin daha da kötüsü, görünüşte muhafazakârlık ve din istismarcılığı, yani sahte ve sözde dindarlık arttıkça, toplumdaki ahlaki ve ailevi yozlaşma daha da azıtmaktaydı!

“Gündelik tartışmaların ve yandaş medyanın sihirbazlığı arasında-içinde gözden kaçan bir haber yayınlanmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2017-2021 yılları için hazırlanan stratejik planda, Türk toplumunda dine olan ilgi arttıkça, ahlaki değerlerin aşındığı vurgulanmıştı. Maalesef toplumun ahlaken korkunç bir yozlaşma sorunu yaşadığı saklanmaktaydı. Resmi rakamların gösterdiği üzere hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet vb. adi suçlar nüfus artış hızından çok daha yüksek bir oranda artmaktaydı. Kadın cinayetlerinde ve “iş kazası” diye geçiştirilen ihmal ölümlerindeki artışlar, artık normal karşılanmaktaydı. Okullarda, öğrenci yurtlarında ve ıslahevlerinde çocuk tacizinin, sanılandan daha yüksek düzeyde olduğu konuşulmaktaydı.

Ama muhafazakârlık, yani şekilci ve şuursuz Müslümanlık ve din istismarcılığı ise sürekli tırmanıştaydı. Yani AKP iktidarları boyunca; aslında muhafazakârlaştıkça, ahlaksızlaştığımız ortaya çıkmıştı.

Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.