AİLEDE İLETİŞİM VE ELEŞTİRİ AHLAKI!

167
Paylaş:

12 Ekim 2018

Bu nedenle; evlilikte veya herhangi bir ilişkide, iletişimin niçin ve nasıl kurulduğu oldukça önemlidir. Evlendikten sonra karı-kocanın veya kurulan dostlukların, en çok çıkmaza düştükleri konuların başında ise, eşlerini veya kardeşlerini dinleme, değer verme ve incitmeden yönlendirme yerine; onları kendi kafamıza göre değiştirip yeniden şekillendirmeye girişmektir. Bu ise hem fıtrata (yaratılış farklılıklarına ve insan tabiatına) terstir, hem de karşımızdakinin kişilik ve karakterine hakarettir. Elbette hem dinen, hem vicdanen hem de ahlaken yanlış ve yararsız yönlerimiz ikaz edilmeli, en münasip sözler ve en müsait yöntemlerle düzeltilmelidir. Ve zaten “Biz evde hiç tartışmıyoruz, asla huzursuzluk yaşamıyoruz, hiç birbirimize karışmıyoruz” sözleri de sanıldığı gibi hayra alamet değildir, bu durum açıkça bir “iletişim kopukluğunun ve ailede diyalog yoksunluğunun” bir göstergesidir. Akşam işinden evine dönünce; beyefendinin gazetesine, hanımefendinin TV dizisine, çocukların ise tablet veya internet hevesine dalıp gittiği bir ailede, maalesef iletişim de etkileşim de zaten bitmiştir. Eşler ve kardeşler birbirlerinin aynası yerindedir; aynaya bakanların istenmeyen görüntülerden kurtulmak üzere birbirlerini uyarmaları gerekir. Yani aile içinde bazı şikâyetler, serzenişler ve çekişmeler yaşanması normaldir, ama bunu hakarete, incitmeye ve hor görmeye vardırmamak gerekir. Birinin fazla öfkelenmesi ve üzülmesi halinde, diğerinin onu körüklemeyip dindirmesi ve dizginlemesi beklenir.

“İyilikle kötülük asla eşit değildir. Sen (şahsına yönelik kötülükleri ve çirkin hareketleri) en güzel şekilde defet; o zaman (göreceksin ki) seninle onun arasında adavet (kin ve husumet) bulunan kimse, sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiştir. (Ancak) Bu (huzurlu ve olumlu neticeye) sabredenlerden başkası eriştirilmeyecektir. Ve bu (fazilete) büyük manevi haz sahiplerinden başkası yetiştirilmeyecektir.” (Fussilet: 34-35) ayetlerine uygun davranabilse, pek çok iletişim ve eleştiri sorunu kendiliğinden halledilecektir.

  “Güzel söz O’na yükselir; salih amel (ve sakin tavır) da onu yükseltir” (Fatır: 10) ayeti üzerinde düşünmek ve bunu huy edinmek ne güzeldir.

Doğru ve doyurucu iletişim, bir edep hatta ibadet meselesidir!

İletişim; en yakınlarımızdan başlayarak, başka insanlarla irtibat kurma, duygu ve düşüncelerimizi onlarla paylaşma becerisidir. İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli şeylerden biri, konuşma dilidir. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” atasözümüz oldukça yerindedir. Ancak aynı dili konuşmak, anlaşmak için yeterli değildir; aynı frekanstan konuşmak, sözcükleri aynı anlamda kullanarak konuşmak da önemlidir. İletişim dediğimiz şey; duygu, düşünce ve bilgilerin, her türlü yolla başkalarına aktarılması girişimidir. İletişim kopukluğu ise; duygu, düşünce ve bilgilerimizi başkalarına aktarırken, kullandığımız sözcükler nedeniyle kopan iletişim ve ilişkilerdir. Aynı sözcükler iletişimimizi sağlayan araçlar olduğu gibi, iletişimimizi sakatlayan bir unsur haline de gelebilir. Sözcükler, düşüncelerimizin yapı taşları yerindedir. Çünkü bu sözcüklerle düşünüp değerlendiririz. Sözcüğü oluşmayan bir şeyi düşünmekte zorluk çekeriz, düşünsek bile ifade edemeyiz.

Bazı sözcüklerin yetersiz kalması, kirlenmiş olması, kötüye kullanılması ve ideolojik kalıplara sokulması, iletişim sorunlarına yol açabilir. Sözcükler, hayatımızı sürdürmek ve geliştirmek yolunda iletişimi sağlamak üzere kullandığımız sembollerdir. Ancak bu semboller bazen hayatımızdaki fiili ayrıntıları tam karşılamayabilir, işte bu durumda düşünme, ifade etme ve iletişim zorluğu çekilmektedir. Bir dil; duygumuzu, düşüncemizi, olguları, ne kadar doğru ve eksiksiz anlatıyorsa, o derece zengindir. Ancak, farklı anlam ve amaçlar için kullanılan kelimelere dikkat etmelidir.

“İkinci dünya savaşı sonuna doğru, 1945 yılında; ABD tarafından Japonya’ya teslim olma çağrısında bulunan bir nota verilmişti. Batı düşüncesinin temelindeki ikilikli düzene göre, Japonya bu notayı ya kabul edebilirdi ya da reddedebilirdi; başka olasılık söz konusu değildi. Doğu kültüründeki Japonlar için her şey bu kadar kesin olarak ikiye ayrılmamış olduğu için, onların cevap notasında “mokusatsu” sözcüğü geçmekteydi. Bu sözcük şu iki anlama birlikte gelmekteydi: “Danışmada bulunmak üzere, cevabı şimdilik askıya almak” veya “Boş vermek, aldırmamak, kabul etmemek, reddetmek”. İngilizceye yapılan çeviride, bu Japonca sözcüğün ince anlam ayrılığı kaybolunca, verilen cevap ‘olumsuz’ yani ‘red’ olarak değerlendirilmiş, bunun sonucunda da, iki atom bombası Hiroşima ve Nagazaki üzerinde patlayıvermişti. Yunus Emre’nin “Söz ola kese savaşı-Söz ola kestire başı” dizeleri ne kadar yerindeydi.

Evet, iletişim, en basit tanımıyla kişiler arası bir duygu ve düşünce alışverişidir. Düşünce ve duygularımızın karşılıklı olarak anlaşılmasını içeren sözel veya işaretsel ilişki kurma ve birbirimizi anlama girişimi, hayatımızda önemli bir süreçtir. Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek, bu yaklaşımın nedenlerini ve etkilendiği kişileri ve hadiseleri anlamayı gerektirir. İletişim bu denli yaşamsal bir fonksiyona sahipken, ilişkilerde sık sık gözlemlediğimiz iletişim kopukluğu ve iletişim yoksunluğu gibi hatalı iletişim şekilleri de, aslında yaşamımızda hayati derecede bir öneme sahiptir. Çoğunlukla iş ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, aile ve eş ilişkileri, bu gibi nedenlerden dolayı kopma noktasına gelebilmektedir.

Dış dünyadan sürekli olarak bakarak, dokunarak, koklayarak ve tadarak birtakım uyarılar alırız ve biz aldığımız bu bilgiyi düşünce süzgecinden geçirerek algılama aşamasına geçeriz. Bu ilk algılanan veriler beynimize iletildiğinde daha önceki yaşantılarla kıyaslanarak bir anlama oluşturuverir. Dış dünyadan aldığımız bilgileri olduğu gibi algılamak yerine “zihin gözümüzle” bu verileri değerlendirmemiz gerekir. Bu nokta çok önemlidir!.. “Zihin gözümüzle” gördüklerimiz, iki gözümüzle gördüklerimizle örtüştüğü ölçüde ise, gerçekçi düşünüyoruz demektir.

Hayatında her şeyin mükemmel olmasını arzu eden ve bu uğurda yoğun bir çaba harcayan bir birey, aslında basit bir problemi dürbünle (zihin gözüyle) bakıp büyüterek, gerçeklikten uzaklaşabilir. Burada; gerçek gözlerinin gördüğünden çok, zihninin gördüğü gerçektir. Yine; aynı birey yaşamında gerçekleştirdiği büyük başarıları, bu kez dürbünü ters çevirip bakarak küçültebilir. Burada gerçekçi düşünceden uzaklaşılmış olup, kişi çıplak gözle gördüğünü değil, zihninin gördüklerini, yani hayal alemindekileri gerçek olarak kabul etmektedir.

Sağlıklı bir iletişimde bulunabilmek için, önce muhataplarımızın davranışlarının ve duygusal tepkilerinin, kendilerinin geliştirmiş oldukları bakış açılarının ürünleri olduğunu ve bu tavrın doğru sanılarak ortaya konduğunu kabullenmemiz gerekmektedir. Bu kabullenme süreci olmadığı takdirde, kişi sürekli olarak başkalarının bakış açılarını ve düşüncelerini eleştirecek ve kendisi gibi düşünmeyenlerle iletişim zorluğu çekecek, ya da iletişime girmeyecektir. Kendi duygularının nedeni olarak kişiler, başkalarını sorumlu tuttuklarında, sağlıklı iletişim kurmak pek mümkün değildir. Kendi duygularının nedenini, kendi iç dünyalarında değil de, karşısındakinin yaptıklarında arayan iki insanın iletişiminin, yanlış başlayıp sağlıksız sürmesi kaçınılmaz hale gelir.

“Zihin okuma ve karşımızdakinin niyetini anlıyormuş gibi, sözlerini kötüye yorumlama” genelde yaptığımız bir düşünce ve iletişim hatası sayılabilir. Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Makaleyi dinleyebilirsiniz