Siyonist Fesatçılar ve Fetullahçılar; RIFAT BÖREKÇİ’NİN ANKARA FETVASINI DA GEREKSİZ VE GEÇERSİZ SAYACAKLAR MIYDI?

260
Paylaş:

13 Kasım 2017

Erbakan Hoca telekonferansla katıldığı Çağlayan’daki muazzam mitingde, İsrail’in gönüllü yardım gemisine saldırısı nedeniyle: “Böyle zulüm görülmedi!” diye haykırmış ve artık “müeyyide”den başka çare kalmadığını açıklamıştı. İsrail’in ancak ve sadece müeyyideden ve güçten anlayacağını dile getirerek: “İsrail kurulduğu tarihten itibaren Ortadoğu’da devamlı huzursuzluk çıkardı, sürekli katliam yaptı. Çocuğuna ilaç ve ekmek getiren insani yardım heyetini ve konvoyunu Filistin’e sokmadı. Zulmün bu derecesi görülmemiştir, rastlanmamıştır. Biz burada bir milyon kişi toplandık, laf değil icraat istiyoruz, aksiyon istiyoruz, çözüm istiyoruz. 5 milyar ezilen insan olarak Milli Görüş’ün öncülüğünde Allah’ın yardımıyla bu sonucu gerçekleştireceğimizi ilan ediyoruz.” demiş, daha önce yayınladığı taziye ve tebrik mesajında ise:

“İnsani ve vicdani bir onur ve sorumlulukla; İslami bir şuur ve duyarlılıkla, İsrail’in vahşi ambargosunu delmek ve Gazze’ye acil yardımları iletmek üzere yola çıkan ve Siyonist saldırılar sonucu şehit olan, yaralanan ve tutuklanıp hakarete uğrayan gönüllü girişimcileri” Hak ve adaletin öncüleri olarak takdir edip alkışlamıştı.

Fetullah Gülen ise İsrail’i değil, gönüllüleri suçlamış ve saçmalamıştı.

Fetullah Gülen, İsrail ordusunun, Akdeniz’de Gazze’nin ablukasını delerek yardım götürmeyi amaçlayan filoya düzenlediği operasyonda, 9 Türk’ün hayatını kaybetmesiyle ilgili görüşlerini şöyle açıklamış ve Bülent Arınç da bunların tamamen doğru olduğunu vurgulamıştı.

Gülen, ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal’a verdiği söyleşide, bir Türk kuruluşun önderlik ettiği filonun İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürmesini eleştirip, dolaylı şekilde İsrail’i haklı çıkarmıştı.

Gazetenin haberine göre Gülen, olayla ilgili izlediği haberler hakkında: Gördüğüm şeyler hiç de hoş değildi, çok çirkin şeylerdi” diyerek de yuvarlak ve kaypak sözlerle ayıbını örtmeye çalışmıştı.

Fetullah Gülen, “organizatörlerin Gazze’ye yardım götürmeden önce İsrail’le uzlaşma yolunu seçmeden harekete geçmelerini: ‘Faydalı sonuçlar doğurmayacak’ şekilde otoriteye başkaldırmak” olarak tanımlayarak Siyonist ve terörist İsrail’i “Meşru otorite” saydığını ve uşaklığını açığa vurmaktaydı…                        

WSJ, Gülen’in sözlerinin; İsrail tarafından iade edilen aktivistlerin Türkiye’de kahramanlar gibi karşılandığı bir döneme denk geldiği” yorumunu yapmıştı.

Gazze’ye yardım götüren gemilerin önder organizatörlerinden biri olan ve 100’den fazla ülkede yardım faaliyetleri gerçekleştiren İnsani Yardım Vakfı’ndan (IHH) kısa bir süre önce haberdar olduğunu söyleyen Gülen, “IHH’nin politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil.” diyerek, zalim ve saldırgan İsrail’i aklamaya ve mazlum Filistin’e yardım taşıyanları suçlayıp karalamaya uğraşması, onun ayarını ve amacını yansıtmaktaydı… Fetullah Gülen ayrıca, “Bu olayda suçluyu bulma işinin Birleşmiş Milletler’e bırakılmasının en iyi seçenek olduğunu” söylerken de BM’nin Siyonist hizmetkârı bir kuruluş olduğunu unutmuş olamazdı.[1]

“Kendisine İnsani Yardım Vakfı adını koyan ama sivil insanları bile bile ölüme gönderen bir kuruluşun provokasyonunun ardından Türkiye’nin dış politikasının böylesi marjinal grupların kontrolüne girmesine karşı çıkan yazılar yazdım. Buna halâ inanıyorum. Birkaç mollanın, attıkları ucuz sloganların gölgesinde koskoca bir ülkenin dünyadaki ekseni değiştirilemez.” diyen Akşam’ın Sabataist yazarı Oray Eğin’le Fetullah Gülen’e aynı yorumları yaptıran hangi odaklardı?

Fetullah Gülen’le aynı kanaati paylaşan Vatan gazetesi yazarı Okay Gönensin, “Bir deli kör kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkartamamış” felsefesine dayanarak, açıkça İsrail uşaklığı yapmaktaydı.

“Yardım seferlerinin asıl amacı, Gazze dramına dünyanın dikkatini çekmek, İsrail’in insanlık dışı politikalarını teşhir etmek ve mümkünse Gazze ambargosunda “gedik açmak”tır. Bu sefer, istenilen sonuca ulaşılmasını fazlasıyla sağladığından yeni bir sefer için hızla örgütlenme başlamıştır. AKP hükümeti, özellikle Saadet Partisi’nden gelen “zorlama”lar dolayısıyla, yeni bir seferin “manevi hamisi” tavrını takınırsa, bu tavır AKP’nin değil Türkiye Cumhuriyeti’nin tavrı olacaktır. Daha yardım gemisi sefere çıkmadan İstanbul’da Filistin ve Hamas bayrakları ortaya çıkmış ve İsrail’in haydutluğu sayesinde bunlar bol bol kullanılmıştır. Bayrakların birkaç gün önce “satışa sunulmuş” olması da “birilerinin” en kanlı senaryoya göre hazırlık yaptıklarını gösteriyor. Yurt dışındaki IHH ve onun içerideki gayri resmi kolu, istedikleri gibi “sivil” protestolarda bulunabilir, ama bu eylemler Türkiye Cumhuriyeti’ni devlet olarak “sıkıştırma” ve “zorlama” sonucunu doğuruyorsa Türkiye Cumhuriyeti’nin de bunlara müdahale hakkı vardır…” diye yırtınıyordu.

Fetullah Gülen’in hakemliğine sığındığı BM de İsrail katliamına ortaktır.

BM Güvenlik Konseyi İsrail’in ‘özgürlük filosuna’ yönelik terörist katliamı üzerine yayımladığı bildiride, sadece İsrail terörüne karşı tamamen aciz olduğunu ispatlamamış, İsrail’in ortağı olduğunu da ortaya koymuştu. Bildirinin içeriği şu beş nokta üzerinde yoğunlaşıyordu: Birincisi, konsey bu iğrenç katliam ve savaş suçu karşısında karar almayıp bildiri çıkarmakla yetiniyordu. Bildiride geçen ifadeler hiç kimseyi bağlamıyor, pratik değeri taşımıyordu.

İkincisi, bildiri ‘can kayıplarına ve yaralanmalara duyulan üzüntüden’ bahsediyordu. Yani suçun iğrençliğine, konseyin savunması ve koruması gerekli bütün uluslararası sözleşmelere karşı olmasına rağmen, İsrail vahşetini kınama çağrısı gerektirecek bir şey görülmüyordu.

Üçüncüsü, bildiri ‘İsrail askeri operasyonundan’ bahsediyordu. Sanki İsrail meşru bir savaş yapıyor ve kendini savunuyor gibi davranılıyordu. Dördüncüsü, bildiri yaşananlar için ‘tarafsız soruşturma’ çağrısı yapıyordu. Sonuçları bağlayıcı olacak bağımsız uluslararası soruşturma talep etmiyordu. Tarafsız soruşturma talebi bu misyonun İsrail’e verilmesi anlamına geliyordu. Amerikalı delege ‘İsrail soruşturmasını destekliyoruz ve İsrail’in nezih iç bir soruşturma yapacağından eminiz’ diyerek bu talebi açıkça ortaya döküyordu. Beşincisi, bildiri ‘Gazze’deki şartların katlanılamayacağından’ bahsediyor, ‘insani yardımların yapılması ve Gazze’de dağıtılması’ çağrısı yapıyordu. Bildiri İsrail oluşumunun Gazze’ye dayattığı zalim terörist ablukadan hiç bahsetmiyordu.

Güvenlik Konseyi bildirisi pratikte şehitlerin canlarını ve İsraillilerin Akdeniz’e gömdüğü uluslararası hukuku hafife alıyordu. Konsey açıkça düşmanla işbirliği yapmış ve terörün ortağı olmuştu. Güvenlik Konseyi’nin bu alçaltıcı korkak tutumu, İsrail oluşumuna dilediği zaman katliamlarını ve terörist suçlarını işlemesine yeşil ışık yakıyordu. Doğal olarak Güvenlik Konseyi’nin bu suçunun arkasında ABD yönetiminin ve Yahudi lobilerinin aldığı tutum ve İsrail’in kınanmasını engellemek için yaptığı büyük baskılar yatıyordu. Bu yaşananlar İslam ülkelerinin ABD’nin çözüm için arabuluculuk rolü oynamasına bağlanan umutların kofluğunu gösteriyordu.

Acaba Fetullahçılara göre, Gazze’deki mağdur ve mazlum Müslümanlara insani yardım taşımak veya İsrail’in vahşetlerini tel’in etmek üzere miting yapmak, “lağviyat-yararsız ve yaramaz” bir davranış mıydı? Çünkü tam böyle bir ortamda Zaman Gazetesi onun şu sözlerini aktarmıştı:

“Evet, mü’min maddî-mânevî herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur. Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi efdalu’t-tahiyyât ve ekmelü’t-teslîmât)’la bir sofranın başında oturma ve Allah’ın (Celle Celâluhu) rızasına erip cemali ba kemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün. Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakere ve musâhabelerde bulunarak veya Hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır.

“Mü’minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, “Bizim işimiz bize, sizinki de size.” der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya korlar. Şöyle ki, Müslümanlar karşı tarafın sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine kayabilirler… Biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımız, taviz veremeyeceğiz ortaya konulmalıdır.”[2] diyen Fetullah’a hatırlatmak lazımdı:

İslam Cihat Dinidir. Yani ülkesinde, bölgesinde ve yeryüzünde Hak ve adalet düzeni, huzur ve hürriyet dönemini sağlamak Müslümanların temel görevidir. Bu görev muhkem ayetler ve sahih hadislerle emredilmiştir ve bütün İslam alimleri bu konuda icma halindedir. Düşman güçlerin ve zalim çetelerin fikren ve fiilen, askeri veya sinsi-siyasi yöntemlerle ülkelerini işgal etmeye yeltenmeleri durumunda tepkisiz ve gayretsiz bir Müslüman tipi, emperyalizme demokrat köle karakterli insanlar yerleştirmekle görevli ılımlı İslamcılar, Dinler Arası Diyalogcular ve BOP Eş Başkanları açıkça hıyanet içindedir.

Ve asla unutulmasın ki, Mustafa Kemal önderliğindeki Şanlı Kurtuluş Savaşımız da, ne din düşmanlığına kılıf olarak geçirilen laiklik laklakları, ne de Bolşeviklik-Sosyalistlik nutuklarıyla değil, İslam alimlerinin “CİHAT FETVALARI”yla başlatılmış ve çok şükür başarıyla bitirilmiştir.

Ilımlı İslam Safsatası ve Mardin fetvası

700 sene önceki “Mardin Fetvası”nı tartışmak üzere Artuklu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, İngiltere’deki Siyonist Yahudilerin yönettiği “Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi (GCRG)” ile Canopus Consulting düşünce kuruluşlarının desteğiyle ‘Barış Diyarı Mardin’ başlığıyla bir sempozyum düzenlenmişti. İngilizler, programı Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak yapmak istemişti. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, yedi asır öncesinde kalmış, Mardin’de bile hiç kimsenin bilmediği fetvayı, Müslüman teröristler için dayanak noktası kabul etmenin yanlışlığına dikkat çekerek toplantıya ev sahipliği yapmayı münasip görmemişti. Dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in açıklaması da ilginçti:

“11 Eylül’den sonraki şiddet ve terör olaylarının onlarca sebebi ortada dururken, yedi asır önce Mardin’de verilmiş bir fetvayı ve bu fetvanın sahibi İbn-i Teymiyye’yi sorumlu tutmak doğru değildir. Anadolu’da kimsenin bilmediği bir fetvaya şöhret kazandırmak da yanlış ve yersizdir.”

Türkiye medyasında “Mardin Fetvası kaldırılıyor” diye sunulan toplantı, gün boyunca BBC ekranından yayınlanmıştı. AKP iktidarının YÖK vasıtasıyla yol verdiği İngiliz sponsorluğundaki toplantı gerçekten çok önemliydi ama tartışma kamuoyunda gereğince yer bulamamıştı. Bu toplantının hemen ardından Moskova metrosunda meydana gelen kanlı patlamaları dış basın, Rus Kommersant gazetesine referans göstererek Türkiye’ye dayandırmıştı. “Çeçen intihar komandoları hepsi Türkiye’de medreselerde eğitiliyormuş” manşetleri atmıştı. Kanlı eylemler, Müslüman Çeçenler ve Batıl zihniyetin yüzyıllarca çanına ot tıkayan ilim irfan yuvası medreseler aynı kareye sokulmaktaydı. Ve Ilımlı İslam Projelerinin uygulama sahası haline getirilen AKP Türkiye’si, İslam’ın cihat ruhunu körleştirmeye çalışmaktaydı. Moskova metrosunda bombalar patladıktan hemen sonra Prof. Dr. Mahir Kaynak bunun bir İngiliz provokasyonu olabileceği yorumunu yapmıştı.

Şimdi Mardin Fetvası’nın içeriğini hatırlayalım:

Tarihler Miladi 1300’ün başlarını gösterirken Moğollar Mardin’i işgal etmişti. Bunun üzerine ahali, dönemin ünlü İslam bilgini İbn-i Teymiyye’ye gidip Moğollara başkaldırı ya da mücadele etmenin caiz olup olmadığını öğrenmek istemişti.

İbn-i Teymiyye’nin bu soru karşısında İslam adına verdiği fetva şöyleydi: “Mardin için iki durum söz konusu; İslam hukuku ile yönetilmediği için Darü’l-İslam denemez, ama yaşayanların tamamına yakını Müslüman olduğu için Darü’l-Harp de değildir. Buradan hareketle istilaya direnmek caizdir, lazımdır ve hatta cihattır.”

Mardin Fetvası Müslümanların cihat ruhunun ve sorumluluğunun meşru dayanağını sağlayan Kur’ani kuralların gereğidir.

1. Dünya harbinin emperyal gücü İngiltere’ye karşı Anadolu işgaline karşı Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı Kuvay-i Milliye hareketi bu fetva nedeniyle de meşru idi ve Müslüman ahali tarafından da önemli destek ve katkı verilmişti. Bu toplantı, BOP’un Orta Doğu’da yaratmak istediği “kapitalist Müslüman” tipinin (Calvinist İslam) gerçekleştirilebilmesi için önemli engellerden birinin kaldırılması için düzenlenmiştir. Ilımlı İslam projesinin müçtehitliğine soyunan Prof. Hayrettin Karaman: “Afgan halkının Sovyetlerle savaşı cihaddır, Amerika’ya başkaldırısı ise cihad istismarıdır.” sözleriyle Tayyip Erdoğan’ın eşbaşkanlık sözüyle kastettiklerini besleme gafletindeydi.

Kurtuluş savaşında da Anadolu halkını milli mücadeleden koparmak adına İngiliz kökenli düzmece fetvalar verilmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları “dinden çıkan hainler” olarak ilan edilmişti. Niye dinden çıkan hainlerdi? Tek suçları işgalci İngilizlere ve onların yardakçılarına karşı vatan için mücadele etmekti. Bugün Fetullah Gülen’in istismar ettiği Üstad Bediüzzaman Said Nursi, bu fetvayı verenleri hain, Kurtuluş Mücadelesinin ise cihat olduğunu bildirmişti. Biz de bu son olarak Mardin’de gerçekleştirilen İngiliz tezgâhına, İlk Diyanet İşleri Başkanımız Rıfat Börekçi’nin Kurtuluş savaşını şahlandıran fetvasını hatırlatarak cevap verelim:

Ankara Müftüsü Rıfat Efendi’nin Milli Mücadele fetvası

Soru: Dünyanın adalet ve hürriyet düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesinin (Allah onun azametini ve hilafetini kıyamet gününe kadar uzatsın) makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul, Halife’nin rızası hilafına olarak, Müslümanların düşmanları olan devletler tarafından fiilen işgal edilerek; İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları haksız yere öldürülerek; Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün istihkâmlar, kaleler diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri yürütme ve Müslüman askerleri teçhize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye Nezareti ele geçirilerek; halifeyi, milletin hakiki faydalarını temin edecek tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkıyönetim ilanı, Divan-ı Harpler teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırma suretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayrimüslim vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri takdirde yukarıda açıklandığı gibi harekete maruz kalan ve esir olan gayretlerini sarf etmek bütün Müslümanlara farz olur mu?

Cevabı budur: (Allah en iyisini bilir ya), elbette OLUR. Düşman saldırdığı zaman onunla savaşmak herkese farzdır. Bu durumda kadının kocasının izniyle, kölenin de efendisinin izniyle (hatta izin vermeseler dahi) savaşması gerekir. Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde “Eğer bir Müslüman kadın doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları gerekir.” (Bahru’r Raik adlı eserden)

Soru: Bu şekilde milletin ve hilafetin meşru haklarını, gasbedilen gücünü ve iktidarını geri almak ve tecavüze maruz kalan memleketleri düşmandan kurtarmak için cihat edip savaşan Müslümanlar dinen baği (devlete isyan etmiş) olurlar mı?

Cevabı budur: (Allah en iyisini bilir ya) Kesinlikle OLMAZLAR. İsyancı diye gerçek imama (zulme ve işgale başkaldıran harekâta) itaati haksız olarak tanımayan Müslüman gruba denir. (Mecmeu’l-Enhur adlı eserden)

Soru: Yukarıda yazıldığı şekilde Hilafetin gasbedilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı?

Cevabı budur: (Allah en iyisini bilir ya) Tabii ki OLURLAR. Şehit şunlardır: “Düşman, isyancılar ve yol kesiciler tarafından öldürülenler veya ellerinde silahlarıyla düşmana karşı savaş meydanında bulunup can verenler.” (Zeylei adlı eserde)

Soru: Bu şekilde cihat edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman tarafından Müslümanlar arasında silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesat çıkarmış olurlar mı?

Cevabı Budur: (Allah en iyisini bilir ya) Herhalde OLURLAR. Allahü Taala şöyle buyurmuştur: “Fitne adam öldürmeden daha kötüdür. Bundan dolayı da fesatçılar fitneye başvurur.” (Fethül Kadir adlı eserde)

Soru: Düşman devletlerin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket etmeleri doğru olur mu?

Cevabı budur: (Allah en iyisini bilir ya) Asla OLMAZ. Zorlama rızayı yok eder! (Velvaliceyh adlı eserde)[3]

Cihat, sıkıntı ve sorumluluktan kaçan korkak ve kaypak kişilerin kârı değildir. O, erlerin işidir, mü’minlerin gayretidir.

Mevlana anlatıyor; Allah rahmet eylesin Ayyazî: Yetmiş kere o, şehid olmak ümidiyle bağrı açık gazalar eylemişti. Şehid olmaktan ümidini kesince küçük cihattan büyük cihada niyet ve halveti ihtiyar etmişti. Ansızın gazilerin davulunun sesini duyunca nefsi, gazadan yana şiddetli bir arzuyla zincirini sürüdükte Ayyazî, bu rağbetten dolayı nefsini itham etmişti:

Ayyazî dedi ki, “Doksan keredir, çıplak bir bedenle cenge katılıyorum.

Kılıç ve oklarla yaralanıp, şahadet müyesser olur diye öne atılıyorum.

Ama oklar can alıcı noktalara, bahtlı bir şehitten başkasına isabet etmiyor.

Vücudum kalbura döndü, ama bu darbeler şahadete yetmiyor.

Şehitlik kısmet olmayınca çileye çekildim, halvete koştum.

Cihad-ı ekbere azmedip nefsimi riyazete soktum.

Gazilerin davul sesleri kulağıma gelip askerin gazaya gittiğini anlayınca coştum.

–Nefsim: “Savaş anı geldi, hemen git. Kendini gazada murada erdir” deyince onunla konuştum:

–“A vefasız habis nefis, sen cihattan kaçardın, gazaya meyletmek ne iştir?

Nefsim dedi ki: sen beni, her gün öldürüyorsun. Hâlim, aşağılık kâfirlerin hâline benzemiştir!

Kimsenin bu perişan hâlimden haberi yok. Sen beni riyazet ve ibadetle öldürmektesin.

Savaşta ölürsem hiç değilse halk da beni kahraman sansın ve namım söylensin.

Dedim ki, Ey nefis, sen, hem nifak içinde yaşıyorsun hem de münafık olarak ölmek istiyorsun.

Beni de iki alemde hem riyakar hem de sahtekarlığa itiyorsun!

Bense varlığımı Hakka adadım, halka yaranmayı bıraktım.

Artık ölümü öldürdüm, Rabbıma yakın, masivadan ıraktım.

Mardin fetvası

Bilindiği gibi İbni Teymiyye 700 yıl önce Mardinlilerin isteği üzerine bir fetva yayınlanmış ve fetvada Moğollara karşı mücadelenin gerekli olduğunu vurgulamıştı. Şimdi ılımlı İslamcılar buna karşı çıkmaktaydı. Acaba fetvada mı bir sorun vardı, yoksa fetvaya karşı çıkanlarda mı? Öteden beri İbni Teymiyye cihad meselesindeki fetvalarından ötürü günah keçisi yapılmıştır. Bazıları o dönemlerde Moğollarda bir kırılma gözlendiğini ve Müslüman olmaya yöneldiklerini söylemekte ve dolayısıyla İbni Teymiyye’nin bu fetva ile onları ürküttüğünü ileri sürmektedir. Halbuki, Cengiz Han’ın İslam’a yönelik dessas yaklaşımları ve politikaları oğullarına ve daha sonraki yönetimlere de sirayet etmiştir. Bununla birlikte derin bir kültürü olmayan Moğollar zamanla İslam’ın içinde erimişlerdir. Bu doğru olmakla birlikte yine de İbni Teymiyye şek ile yakin zail olmayacağı için Moğollara karşı ihtiyati yaklaşımı benimsemiştir. O dönem bir geçiş dönemidir ve İbni Teymiyye de sorumlu bir alim olarak bu yönde fetva vermiştir ve fetvası yerindedir.

İbni Teymiyye’nin 700 yıl önceki fetvasını kaldırmak, aslında bütün benzeri fetvaları geçersiz kılmakla eşdeğerdir. Yani İslam’ın köküne ve cihat gayretine kibrit suyu dökmektir. Bu kime hizmettir anlamak mümkün değildir. Yabancı işgalcilere karşı meşru bir otorite dahilinde cihat emredilmiştir. Hatta işgal fiili hale gelirse seferberlik hükmü kendiliğinden devreye girmektedir. Onun dışında İslam’da cihat proaktif ve bütün boyutlarıyla müspet bir harekettir. Cihat; insanlığın hayrı ve selameti için çalışmak demektir.

Mardin’de İbni Teymiyye’nin tarihi fetvasını iptal edecek olan toplantının sponsorluğunu İngiltere’den bir kurumun yapması da dikkat çekicidir. Zira, İngiltere Hayri Kırbaşoğlu gibilerin de hatırlatmasıyla halen Afganistan ve Irak gibi İslam ülkelerinde fiili işgalci pozisyonundadır ve fetvanın iptalini de bu ülkede faaliyet gösteren kurumlar istemektedir. Dolayısıyla mesele şaibelidir. Acaba İbni Teymiyye’nin ‘müçtehit sıfatıyla’ verdiği fetva kimleri rahatsız etmektedir? 30 yıldan beri İngiltere’de Menhecü’l Kur’an adıyla İslami hizmetler yürüten Pakistan’ın Fetullah Gülen’i Muhammed Tahir el Kadiri, “İşgalcilere saldıran eylemcilerinin cennete giremeyeceklerini ve kokusunu bile hissedemeyeceklerini” öngörmektedir. Onlarca sayfadan mürekkep gerekçeli bir fetva yayınlamış ve El Kaide ve benzerlerinin ve mensuplarının mürted olduklarına hükmetmiştir. Evet zaman zaman cihat adına maksadı aşan eylemler yapıldığı bilinmektedir. Bunlar cihadı sulandırarak karşıtlarının eline koz vermekte ve zaten çoğu da dış güçlerin güdümünde hareket etmektedir. Ancak Bernard Lewis’le birlikte Pentagon himayesi altında benzeri fetvalar veren ve görüşler serdeden Hişam Kabbani ve Fetullah Gülen gibileri, açıkça cihad şuurunu köreltmektedir. Burada ifrat tefrit uçlar birbirini beslemektedir.

O sırada, Yeni Şafak’tan AKP yalakası Hakan Albayrak’ın, Rusya’daki metro eylemi dolayısıyla ortaya koyduğu tavır hayli ilgi çekici ve münafıklığın saf örneği idi. İki hususta söylediklerini yan yana koyduğumuzda sinsi niyeti ve çelişkisi net olarak görülmekteydi:

“HAMAS, İslami Cihad yahut Lübnan Hizbullah’ı, işgal altındaki Filistin topraklarında sıradan İsraillileri hedef alan eylemler gerçekleştirirken, “Burada bir işgalin ve işgale karşı savaşın yaşanmakta olduğunu bile bile dünyanın dört bir yanından gelip Filistinlilerden gasp edilmiş topraklar üzerinde yaşamayı seçen her Yahudi işgalci statüsündedir ve bizim tarafımızdan hedef alınmayı peşinen kabul etmiştir” mantığıyla hareket ediyor; ama Moskova Metrosu’nu kana bulayanlar böyle bir mantığa da sığınamazlar.” diyordu. Peki o zaman Irak ve Afganistan’daki Amerika’yı işgalci saymıyor muydu? Üstelik bu vahşi işgalciler sırasında ve devamında ABD ile işbirliği yapan AKP ne oluyordu?

Oysa Hakan Albayrak gibi kaypaklar da, çok iyi bilmekteydi ki, El Kaide’nin de, Fetullah Gülencilerin de, AKP hükümetinin de arkasında hep aynı Siyonist merkezler sırıtıvermekteydi. Yani katı Şeriatçıların da ılımlı İslamcıların da yuları, Yahudi güdümlü ABD’nin elindeydi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan, “Türkiye’nin Siyasi Devrimi” başlıklı, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Lehigh Üniversitesi Profesörü Henri Barkey imzalarını taşıyan makalede bu Recep piyonunun Yahudi patronları şunları söylemekteydi:

“….Türkiye’de görülmemiş bir cesaretle ve ordunun ülkenin siyasi yaşamı üzerindeki vesayetinin kaldırılmasına doğru götüren siyasi bir irade sergilenmektedir. Eğer iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), önemsiz dini konularla uğraşmayı bırakıp kendi demokrasisini güçlendirerek Türkiye’de tırmanan kutuplaşmayı azaltmada başarılı olursa İslam dünyası üzerindeki etkisi, dokunulur olmasa da, çok büyük olabilir.”

Yani AKP İslami hassasiyetlerden vazgeçtiği ve orduyu etkisiz hale getirdiği ölçüde Siyonistlerden destek görecektir!

Evet ılımlı İslam safsatasıyla İslam Hıristiyanlaştırılmaya ve “Protestan İslam” uydurulmaya çalışılmaktaydı. E. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Star gazetesine bir mülakat veriyordu.[4] Gazetenin internet sayfasından izlenebileceği gibi[5] bu mülakatta, Diyanet İşleri Başkanının “Dinin yasakladığını devlet serbest bırakabilir” sözleri aktarılıyordu.

Güneydoğu’ya özerklik referandumu hazırlıkları!

7-8 Ağustos tarihlerinde Diyarbakır’daki, BDP’nin 700 kişilik üst kurul delegelerinin katıldığı kongrede, “Demokratik özerklik ilanı” tartışmaları, PKK’nın bağımsız Kürdistan talebine resmiyet ve aleniyet kazandırmak için yapılıyordu. İşte AKP’nin açılım projelerinin de, anayasa paketinin de aslında PKK’nın Bağımsız Kürdistan heves ve hedeflerine bir nevi taşeronluk hizmeti olduğu ortaya çıkıyordu. Bu nedenle referandum sonrası süreç için haklı olarak endişe duyuluyordu. AKP “Demokratikleşme, özgürleşme, vesayet rejimini değiştirme” gibi yaldızlı laflarla asıl amaçlarını saklıyor ve sürekli toplumu aldatıyordu.

AKP Dubai Anlaşmasını gizliyor ve halkımıza yalan söylüyordu

AKP, Türkiye’nin Irak’a tek taraflı müdahalede bulunmaması hususunun, Türkiye ile ABD arasında 22 Eylül 2003’te Dubai’de imzalanan hibe anlaşmasının ön koşulu haline sokulmadığını ve Türkiye’nin, bu anlaşmayla tek taraflı müdahale konusunda bir taahhütte bulunmadığını belirtiyordu. Oysa gizli denilen anlaşmayı ABD saklamıyordu. Söz konusu anlaşmanın Amerikan Hazine Bakanlığı İnternet sitesinde ayan-beyan yayında olduğu anlaşılıyordu. Gerçekten de sitenin arşivinden 22 Eylül 2003 yılı kayıtlarına girdiğinizde anlaşma metni karşınıza çıkıyordu:

“The two conditions are: (1) Turkey is implementing strong economic policies; and (2) Turkey is cooperating with the United States in Iraq.”

Orada da görüldüğü gibi Türkiye’ye 8.5 milyar dolarlık kredi verilmesi karşılığında, bu anlaşmanın iki şartı olduğu belirtiliyor ve o zaman “Güçlü Ekonomi Programı” denilen Kemal Derviş politikalarına devam edilip aksatılmaması ve Türkiye’nin ABD’nin Irak operasyonlarında yer almaması veya Irak’a yönelik askeri bir operasyonda bulunmaması şart koşuluyordu. Tabii bu husus nispeten diplomatik bir dille ifade ediliyordu:

“Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile Irak’ta işbirliği içerisindedir. ABD’nin Irak’taki barış ve istikrar operasyonlarına Türk askeri katkısı, Türk işbirliğinin belirlenmesi için gerekli bir şart değildir” deniyordu. ABD Hazine Bakanı John Snow da anlaşmadan sonra bir açıklama yaparak, söz konusu iki şartı alenen tekrarlıyordu. Demek ki AKP resmen yalan söylüyordu. Daha sırada Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı iken Powell ile imzaladığı iki sayfalık, dokuz maddelik gizli anlaşma vardı. O anlaşma daha ağır hükümler içeriyordu.

Moiz Kohen Tekinalp Hahamının “Müslüman Türkleri ismen ve resmen değil, ama fikren ve fiilen Yahudileştirmek” adına giriştiği Türkçülük tahribatının, “Türkiye Türklerindir” şeklinde logosuna yansıtıldığı ve Türkiye’nin Yahudi asıllı Sabataistlere – Beyaz Türklere ait olduğunun hatırlatıldığı ve İnönü döneminin en meşhur zenginlerinden Yahudi BURLA BİRADERLER’ce paranın en kıymetli zamanında Sedat Simavi Sabataistine bir milyon yedi yüz bin lira vererek, Kur’an inancı ve İslam ahlakı aleyhine yayın yapmak şartıyla destek çıkıldığı Hürriyet Gazetesinden Ertuğrul Özkök’ün…

Ve yine Kuvayı Milliye’ye, yani Milli Mücadele birliklerine, hiçbir işe yaramayıp atılacak kadar çürük ve eski malzemeyi, çok pahalı fiyatlara yeni ve sağlam mal diye satıp milyonlar kazanan; ve bu sahtekârlık ve soysuzluğun Meclise taşınıp tartışılması üzerine Atatürk’ün kendisini çağırtıp: “Sen benim ve Milletimin şerefiyle oynuyorsun. Hangi hain Yahudi şirketini araştırsak arkasından sen çıkıyorsun. Sen Cumhuriyet isimli bir gazete çıkarmaya layık bulunmuyorsun, şimdi defol!” diyerek kapatılan ve altı-yedi ay sonra el ayak öpülerek tekrar açtırılan Yunus Nadi’nin Cumhuriyetinden Orhan Bursalı’nın: “Kürtlere soralım. Türklerle birlikte yaşamak istemiyorlarsa, ayrılmalarına ve sonuçlarına katlanmalarına fırsat tanıyalım ve Federasyon dahil her şeyi oturup konuşalım…” teklifleri bugüne kadar AKP’ye karşı sözde üniter devleti savunan ve açılımlara karşı çıkan sahtekârların hem tiyniyetini hem de hıyanetini ortaya koymuştu.

Fetullahçı Zaman Yazarı Bejan Matur ise özetle: “Elbette hiç kimse birlikte yaşamaya zorlanamaz. İnsanlara herhangi bir şeyin zorla dayatılması savunulamaz. Türklerle Kürtlere bu zoraki birlikteliği dayatan Cumhuriyet politikaları artık bırakılmalıdır. Ama bu yöndeki teklifler, Ertuğrul Özkök’ün kırıcı ve Kürtlere yukarıdan bakıcı tavrıyla değil, daha ılımlı ve insancıl şekilde yapılmalıdır.” diyerek, ülkemizin ve milletimizin parçalanmasına değil, bunun yapılış tarzına karşı çıkarak tam bir münafıklık sergiliyordu.[6]

“İslam’ın iman ve ahlak düsturları yeterlidir, Kur’an’ın şeriat ahkâmı ve zulme karşı cihat çağrısı çok da gerekli değildir” diyerek, Siyonist ve emperyalist sömürü düzenine uyumlu ve ılımlı bir din uyduran Fetullahçıların bu safsatasını Türkiye’de ilk defa CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay gündeme getiriyor ve şöyle diyordu: “Kur’an’ı ikiye ayırmamız; Mekke’de nazil olan iman ve dua ayetlerinden ibaret bulunan kısmı almamız, ama Medine’de nazil olan ve hayatı düzenleyen hükümler taşıyan kısmını bırakmamız gerekiyor.”[7]

Evet, Mecliste ilk ve ortaokullarda Din dersi okutulmasını Atatürkçülüğe aykırı bularak itiraz eden Behçet Kemal Çağlar’a, CHP’nin insaf ve iz’an sahibi Başkanı Hasan Saka’nın: “Ben yirmi beş sene Mustafa Kemal’in arkadaşlığını yaptım ve onu sizden çok daha yakinen tanırım. Sizin zan ve iddia ettiğiniz gibi, Mustafa Kemal Paşa asla dinsiz değildi ve dini kaldırmak istemiyordu. Onun yegâne arzusu taassubu kaldırmaktı, dinin istismarına ve hurafe katılmasına karşı çıkıyordu.”[8] sözlerini herkese hatırlatmak gerekiyordu.

Mustafa Kemal’in vefatı üzerine kaleme aldığı bir yazıda: “Atatürk öldü ise Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] Bak. hurriyet.com.tr / dış haber. 04.06.2010

[2] Bak. 4 Haziran 2010 / Zaman / sh.32 / Kürsü sayfası

[3] 16 Nisan 1336 (1920) Mehmet Rıfat (BÖREKÇİ) Ankara Müftüsü

[4]http://www.stargazete.com/roportaj/yazar/fadime-ozkan/diyanet-in-daha-sivil-ve-bagimsiz-olmasi-gerek-haber-253591.htm

[5] http://www.stargazete.com/acikgorus/devletin-dini-olur-mu-haber-255933.htm

[6] Bak: 07 Temmuz 2010,Zaman, Sh.21. “Kürtlerle yaşamak zorunda mısınız?

[7] Atatürk ve İnönü Dönemi Van Milletvekili Rahmetli İbrahim Arvas’ın hatıratı- Tarihi hahikatler-Resimli Posta matbaası- 1964-Ankara-Sh.62

[8] Age, Sh.61

[9] Ertuğrul Özkök, Hürriyet

[10] Libra yy. Rıfat Bali

[11] 23 Haziran 2010 / Zaman

[12] 23 Haziran 2010 / sh:17 / Zaman

[13] 23 Haziran 2010 / Zaman

[14] Mine Şenocaklı / 14.06.2010 / Vatan

[15] Taha Kıvanç / Yenişafak

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.