Akıl ile Nakil’in (Vahyin) İmtizacından Uygarlıklar Doğmaktadır

394
Paylaş:

Rahmetli Erbakan Hoca’ya göre AKIL: İnsana Allah tarafından verilen; iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, adaletle zulmü, yararlı ile zararlıyı ayırmaya yarayan fıtri bir yetenektir. Yani akıl insanı hayvanlardan ayıran bir özelliktir. İnsan aklı sayesinde araştırıp kavrama ve algılama (muhakeme), kıyaslama ve kararlaştırma (mukayese) ve karar alma aşamalarından geçip doğru ve doyurucu bilgiye erişir. Mutezile’nin mutedil kelamcılarından Cübbab aklı;“insanı kötü şeylerden engelleyen ve iyi şeylere yönelten vicdani kabiliyet”şeklinde tarif etmiştir. Ebu Huzeyl ise, aklı: İnsanı hayvanlardan ayıran ve gerekli bilgileri edinmesini sağlayan yetenektir”, demiştir. Çağdaş kelam bilginlerindenFerid Vecdi aklı; “insandaki idrak gücü ve ruhun tezahürlerinden biri” olarak izah etmiştir. Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır ise akıl: “duygulardan hareketle duyular ötesini idrak etme aleti” olarak nitelemiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;Erbakan Hoca’nın tespitleri önceki ve sonraki İslam alimlerinin tariflerinin orijinal bir tasnifi ve mükemmel bir özeti gibidir.

Akıl: Arapça “Kötülükleri ve tehlikeleri engelleyip mani olmak, bir şeyi saklayıp alıkoymak ve kaçmaması için bazı şeyleri bağlamak” mastarından türetilen, soyut kavramlardan somut sonuçlara ileten ve edinilen bilgileri muhafaza edip değerlendiren ruhi bir kuvvettir. İnsanı diğer canlılardan farklı ve faziletli kılan, bütün davranışlarına anlam ve amaç kazandıran, ilahi yükümlülük ve sorumluluk altına sokanAKIL kelimesi, Kur’an’da sadece bir tanesi “geçmiş”, diğerleri “geniş” zaman kipinde 49 (kırk dokuz) yerde ve “fiil” şeklinde geçmektedir.

“(Hayır) Allah’ın izni olmadan (gerçeği araştırıp Hakka teslim olmadan) hiç kimse iman edemez. O (Allah) akıllarını kullanmayan (ve nefsi hevalarına uyan)ları (imandan ve İslam’dan mahrum ve) murdar (Rics-necis) kılmaktadır” (Yunus: 100)

“(Kâfirler) Onlar (manen) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akledemez (doğru düşünüp değerlendiremez)ler” (Bakara: 171) ayetleri bu gerçeği haber vermektedir.

Aristo’dan İbni Ruşd’e kadar pek çok felsefeci, “aklın tek başına mutlak gerçeğe ulaşamayacağını bu nedenle bir Külli Akla ihtiyaç duyacağını” söylemişlerdir. Farabi de,“Güneş ışığı olmadan, gözün karanlıkta renkleri ve şekilleri seçemeyeceğini”belirterek bu kanaati desteklemiştir. İmam Mansur el-Maturudi ise “aynı nitelikte olan şeyleri bir araya toplama, farklı özellikte olan şeyleri de bunlardan ayırma” yeteneği olanaklı; “Derinlemesine düşünmek, araştırmak, kararlaştırmak ve delil kullanmak suretiyle duyular ötesini (metafizik alemini); beş duyu vasıtası ile de nesneleri (görünen alemi) idrak etme kuvveti” olarak tarif etmiştir. “Akıl” ile “Nakil”in (yani vahyin) imtizaç[1] ve izdivacından[2] Adil Düzen prensipleri ve Yeni Medeniyet Projeleri zuhur etmektedir.. Batılı (Yunan) ve Doğulu (Hint-Çin) filozofların bir kısmı: “aklıselim ve vicdani tatmin” yoluyla hakikat sırrına ve sınırına yaklaşıvermiş, ama maalesef Hak Din öğretisinden ve Peygamber rehberliğinden mahrum oldukları için “mutlak doğrulara”erişememişlerdir. Belki de ulaştıkları bilgi ve bilgelikler o iklimde daha önce gelip geçmiş Peygamber öğretilerinin esintileridir. Bütün İslam bilginleri “akılla nakil çeliştiğinde aklın esas alınmasını, yani naklin (ayet ve hadislerin) akla göre yorumlanmasını” benimsemiştir. Sarih (çok açık ve muhkem) ayetler dışındaki Kur’ani haber ve öğütlerin ve mesajı kapalı olan hadisi şeriflerin, aklıselime ve müspet ilme göre anlaşılması gerektiğini bildirmişlerdir.

İnsanın yaratılmasında ve uygarlıkların oluşmasında Peygamberlerle Batılı düşünürler ve Darwinistler arasında ayrılıklar ve farklılıklar vardır:

1- Peygamberlere göre insan bir anne babadan yaratılmış ve onlardan çoğalarak bugünkü sayılara ulaşılmıştır. Darwinistler ise maymunların yavaş yavaş değişerek kitleler hâlinde insan oldukları safsatasını ortaya atmışlardır.

2- Peygamberlere göre insanın yaratılması ile tabiattaki biyolojik denge tamamlanmış, sosyal evrim başlamıştır. İlk insanla bugünkü insanın gerek bedenî gerekse ruhi yapısında hiçbir değişiklik olmamıştır. Yani insanın kendisinde evrim yaşanmamış, sosyal çevresinde evrim başlamıştır. Oysa Darwinistler insanın yavaş yavaş evrimleşerek, gerek beden gerekse ruhi bakımdan bu seviyeye geldiklerini savunmaktadır.

3- Peygamberler sosyal evrimi; insanın irade-i cüz’iyesine sahip olarak çözümler üretip uygulamasına ve bu çözümlere göre sorumlu olmasına dayandırmıştır. İnsan, bilgisinde ve girişimlerinde biyolojik evrim olmaksızın evrim yapabilen varlıktır. Yani insanı, yaptıklarından sorumlu tutulan ve bunun hesabını verecek olan varlık olarak sınıflandırmışlardır. Batılı Filozoflar ve Darwin kafalılar ise insanı: konuşan, silah yapıp kullanan, ateş yakan, devlet ve medeniyet kuran, sonra da ölüp yokluğa karışan varlık olarak tanımlamışlardır.

4- Kur’an’a göre sosyal evrimler de Peygamberler tarafından başlatılıp başarılmıştır. Halklar teknik ve ekonomik evrim yapabilmekte ise de, hukuk ve sosyal düzende devrim yapamamışlardır. Bunları tarihte Peygamberler başarmıştır; İslam’dan sonra da Kur’an yapacaktır; Peygamberlerin görevini Onların varisleri sayılan müçtehit ilim adamları alacaktır. Batılı düşünürlere göre ise evrimleri Peygamberler olmadan insanlar düşünerek kendiliklerinden başarmışlardır. Onlar: “Mısır, Yunan, Bizans ve Avrupa bu işleri başardı. Bunlarda Dinin ve Peygamberlerin etkisi yoktur” iddiasındadır. Oysa ilmi araştırmalar ve tarihi kayıtlar Peygamberlerin söylediklerini onaylamıştır. Gerek Kâinatın yaratılışı, gerekse biyolojideki DNA asitleri ile oluşturulan canlılık, gen ve kromozomlar ve tüm kazılar hep peygamberleri doğru çıkarmıştır. Tarihi araştırmalar da uygarlıkların din adamları eliyle gerçekleştiğini kanıtlamıştır.

Batılı Filozoflara göre: Tek değişmeyen yasa vardır, o da değişme yasasıdır. Zıtlıklar içinde denge vardır. Değişmeyen varlık Logos (Varlığın esası, kâinatın kaynağı olan Tanrı) akıldır ki diyalektik (karşılıklı tartışma ve zıtlıkları uzlaştırma) idealizmi doğurmaktadır.

Allah’ın esas vasfı değişmezdir (HAK bu anlama gelmektedir), başka her şey değişmektedir. İnsanda da bilinç birliği vardır. Kâinatta da bilinç birliği vardır ki işte buakıldır. Hatta bizim bilincimiz o külli bilincin bir yansımasıdır. Bunu Bediüzzaman Güneş’in denizdeki görüntülerine benzeterek izaha çalışmıştır. Her görüntü ayrıdır ama görünen aynıdır. Herakleitos da Kur’ani verileri hatırlatmaktadır.

İnsan aklı evrensel (külli) aklın bir uzantısıdır. Mahiyet itibariyle birbirinin aynıdır, ne var ki kimine az, kimine çok verilmiştir; yani miktar itibariyle farklıdır.

Allah Kur’an’da, “Ben insanı topraktan var ettim ve ona ruhumdan üfledim”buyurmaktadır. Tevrat’ta da aynı şeyler vardır. Kâinat vardır, bedenimiz vardır. Bedenimiz Kâinatın bir parçasıdır. Ruhumuz var ve Allah vardır. Allah tecezzi etmediğinden ruh Allah’ın parçasıdır denemez, ama ruh O’nundur ve O’ndandır. Bu benzetişte Kâinat, Allah’ın tecellisi olmaktadır. Farkı, bizim bedenimiz Kâinatın cüz’ü olduğu için Kâinata muhtaçtır. Oysa Allah’ın tecellisi bir şeyin cüz’ü olmadığı için başka bir şeye muhtaç bulunmamaktadır. Kendi bedenimizi biz yaratmadık, ama Allah kendi tecellisini kendisi var kılmıştır. Zıtlıkların gerisinde birlik vardır. Sahadaki takımların zıtlıkların arkasında bir vahdet bulunmaktadır. Bu sözler Kur’an’ın ayetlerinin açıklamaları ve yorumlarıdır.

Süleyman Karagülle’ye göre, akıldan az veya çok verilmesi aristokratik (seçkin ve yönetici) sınıfa dayanak hazırlamaktadır.

Kur’an’a göre ruhlar eşittir ve hepsi Allah’ın kendi ruhunun nefhasıdır. Ruhlarda teklik vardır. Yani, yarım ruh, iki misli ruh yoktur. O yumurta gibi tektir, ya vardır, ya yoktur. İnsan da öyledir. Tecezzi eden, farklı olan insan bedeninin kendisidir. Kolu olmayan insan, tekerleği olmayan araba misalidir. Bu bedene beyindeki bilgisayarları ve programları da eklenir. Zaten insan böylece insan olmuştur. İradesini böyle kullanmaktadır. Zaman ve mekân dışı bir varoluş içinde irade sahibi insanın var edilmesi Ancak Allah’ın sonsuz kudretine ve ilmine imanla anlaşılır.

Herakleitos aristokratlara “değişmeye ayak uydurmalarını”öğütlemektedir. O Hegel’i etkilemiştir, Hegel de Marx’ı etkilemiştir.

Kur’an ve Tevrat, peygamberlerin hikâyelerini anlatırken, Hakkın davetine ve değişmeye ayak uyduramayan kavimlerin helâk olduğunu, yerlerine değişimcilerin-devrimcilerin geldiğini söylemektedir. Peygamberler bu değişmeden önce gelen habercilerdir. Değişmeden sonra da iyilerin geleceği kesin değildir. Tarih boyunca devamlı tutucular yenilmişlerdir, ilericiler galip gelmişlerdir. Ters tepkiler gericilerin başarısı değil, ilericilerin hatalı olmasından ileri gelir. Kur’an zıtlıklar dünyasını şeytan ve insan hikâyesi ile gece ve gündüz ile ölüm ve hayat ile pek çok misalleriyle vermektedir. Allah her şeyi çift yarattığını ve dengede olduğunu söylemektedir.

Demokritos: İyonya Doğa felsefesini 150 yıl sonra sürdüren Trakyalı bir fikir adamıdır.

Yunan Uygarlığı İyonya’da doğmuştur. Roma’ya ve Trakya’yı Yunan’dan önce etkilemiştir. Yunan fikriyatı bunların arasında sonradan oluşmuştur. Yunan felsefesi İslâmiyet’te İbni Sina ve Farabi tarafından Doğu’da ve doğru bir tarzda Türklerde doğmuştur. Sonra İbni Rüşt Endülüs’te sürdürmüştür. Demokritos Sofistlerin cahilliklerini ortaya koymuştur. Sonunda “gençlerin ahlâkını bozuyor, tanrıları inkâr ediyor” diye zehirlenip boğulmuştur. O Yunanistan’dan kaçmayı reddetmiştir. Atina kanunlarından yararlandım. Zararıma olduğunda da uymalıyım. Hem ben ölmüyorum, daha rahat bir yaşamaya gidiyorum demiştir. Sokratesde akıl yoluyla, hem Allah’a hem de Ahirete iman ufkuna yaklaşmıştı. Görüşleri etkin olmaya başladı. Korktular ve astılar. Sokrates kitap yazmadı. Öğrenciler O’nu farklı farklı anlattılar.

İslâmiyet’te Hz. Peygamber’den sonra pek çok okul-ekol kuruldu. Bu okulların başında iki okul gelmektedir. Biri Hanefi, biri Maliki mezhebidir. İmamı Malik’in kitabı vardır. Ancak ondan iki ekol ayrılmıştır; Şafii ve Hambeli ekolleri. Hanefi ekolü bölünmedi. Bunun nedeni, İmam-ı Azam’ın bir yazılı kitabı olmadığı için herkes O’nu kendine göre anladı ve orada kaldı. Demek ki bazı durumlarda kitap yazmamak daha yararlı ve fikirleri kalıcı kılmaktadır.

Sokrat halk içinde yaşadı ama yönetimi bilgelere bıraktı. Demokrasiyi savunmadı.

Adil Düzen “İnsanlık Anayasası”nda bulunan çözüm, halkın yöneticilerini kendileri seçmesi ama bilenlerin seçilmesidir. Bunu sağlamak için halk birisini kendisine İlmî danışman yaptı mı, artık onun içtihatlarına göre hareket edecektir. Cahil kimseyi seçerse hayatta başarısız olacaktır. Dolayısıyla en çok bileni kendisine danışman yapacaktır. Aynı bilgini danışman yapanlar aynı zamanda dayanışma ortaklığına girerler. Yani, içlerinden biri bilgisizlikten hata yaptı mı bütün üyeler zararı bölüşerek öderler. Böylece bilgisiz adamlar fazla pay ödemeyelim diye ondan kaçacaklardır. Belli sayının altına inince de artık danışmanlık yapamayacaktır. Böylece ülkeyi bilgeler yönetecek, ama bilgeliğini halk onaylayacak, yani, demokrasi de olacaktır.

Hindistan’daki Brahmancılık sadece dinî bir görüş değil, aynı zamanda siyasî felsefedir. Yöneticiler askerlerden çıkmaktadır, din adamları ise denetleyici ve danışman konumundadır.

Tarih boyunca böyle olmuştur; Din adamları, ilim adamları, iş adamları, siyaset adamları baştan çekişmeye koyulmakta, sonradan uzlaşıp halkları birlikte sömüren iktidar ortağı olunmaktadır. Brahmancılıkta da din adamları ile askerler anlaşıp halkı birlikte sömürme yolunu tutmuşlardır.. Ortaçağ Avrupa’sı da öyle olmuştur. Ama sonra krallarla rahipler (din adamları) sermaye baronlarına karşı yenilmek zorunda kalmışlardır. Bugün de sömürü sermaye Adil Düzen’e yenilmeye mahkûm bulunmaktadır.

Hem maddeci hem ruhçu inanış disiplinine bağlı olan, Aryan (Hz. İsa’nın hâşâ “Tanrı” sayılmasını kabul etmeyen Hıristiyan Mezhebi) din adamları ruhçu bir dünya görüşünü de geliştirmeye uğraşmışlardır.

Her toplulukta her zaman dünya hayatını ıslah eden bir hayat felsefesi geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu hepsinde hemen hemen aynıdır.

1. Bedeni yani zamanı iyi kullanma.

2. Malları iyi kullanma.

3. Kötülüklerden uzak durma.

4. Diğer insanlarla anlaşma.

5. Kötülükle mücadele yapma ve bu uğurda risk alma.

Bu öğretilerini Allah ve Ahiret inancı ile her zaman takviye etmişlerdir. Bunlardan biri önce değildir. Öğreti bütündür. Her zaman vardır. Şekli değişiktir.

Brahmanlar tüm sınıflara öte dünya hayatını vaat etmiş olmalarına rağmen, mensuplarını dinlerine bağlı tutamamışlardır.

Gelişme zamanlarında hizmet verenler topluluğa yararlar sağlarlar ve onları ezmekten sakınırlar. Uygarlık çökmeye başlayınca hizmet sınıfları da maalesef sömürü sınıfları olmaya başlamaktadır. Aslında Budizm İbranilerin etkisiyle Hindistan’da doğmuş ve yayılmıştır. Ama zamanla bir takım yerel gelenek ve adetler bulaşmıştır ve şirke kaydırılmıştır.

Budizm halâ üçüncü din olarak yeryüzüne hâkimdir. Nüfus olarak; Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik, ondan sonra da Hinduizm gelmektedir. Hinduizm tarihten silinip gidecektir. Çünkü Budizm geçmiş Peygamberlerin ve Hak Din öğretilerinin etkisindedir. Hinduizm ise İslami prensiplere tamamen terstir.

Budizm’in şu ilkeleri insan fıtratına münasiptir:

1) Hiçbir canlıyı öldürmeyeceksin. (En doğrusu hiçbir insanı öldürmeyeceksinolmalıdır.)

2) Verilmeyeni almayacaksın. (En uygunu hırsızlık yapmayacaksın olmalıdır.)

3) Tensel isteklere kapılıp yanlış işler yapmayacaksın. (En olgunu zina ve livata etmeyeceksin olmalıdır.)

4) İçki içmeyeceksin. (Uyuşturucu ve sigaradan uzak duracaksın.)

5) Yalan söylemeyeceksin. (Yalan şahitlik veya gördüğünü inkâr da buna katılmalıdır.)

6) Altın, gümüş kabul etmeyeceksin. (En dolgunu rüşvet almayacaksın olmalıdır.)

7) Lüks yataklardan sakınacaksın. (En makbulü israf etmeyeceksin olmalıdır.)

8) Vakitsiz yemekten sakınacaksın. (Karnını tıka-basa doldurmayacaksın veya haram yemekleri bırakacaksın olmalıdır.)

9) Kamu eğlencelerden sakınacaksın. (Loto, Toto, Piyango gibi kumar oynamayacak, lehviyat yapmayacaksın olmalıdır.)

10) Pahalı giysilerden sakınacaksın. (Erkekler ipek-altın kullanmasın olmalıdır.)

Görülüyor ki, Buda Hz. Adem’den beri gelen İslâm öğretilerinden bir şekilde etkilenmiş ve öğütlemiştir. Bunları ya Tevrat’tan öğrenmişlerdir veya O’na da Allah’tan vahiy alan Nebilerin haberleri erişmiştir. Her ikisi de İslam öğretisi için eşittir. Çünkü aklıselim ve vicdani safiyet insani doğruya (Hakka ve hayra) yaklaştıran bir meziyettir.

Konfüçyüs’ün Yaşamı ve düşünce kaynağı

Konfüçyüs kitap yazmadı. Yönetim görevine geleceğini umdu, ama olmadı. Ancak öldükten sonra Çin’i O’nun öğrencileri yönetmeye başladı. Ebu Hanife de kitap yazmadı. Ebu Hanife de yöneticiliğe getirilmek istendi, ama O yanaşmadı. Döve döve öldürülmesine rağmen zalimlere fetvacı olmaya yanaşmadı. Ebu Hanife de bin yıldan fazladır ilimde başvurulan ilmi merci konumundadır. Tüme varım kurallarını ortaya koymakla insanlığın düşüncesini değiştirmeye ve akıl yürütmeye öncülük yapmıştır.

Yeni ve Adil bir Düzen hazırlanırken bugünkü Batı Medeniyetince akıl ve araştırma sonucu ulaşılan, İslam’a aykırı bulunmayan hukuki ve idari (siyasi) kural ve kurumlardan da yararlanılmıştır. Bu İslam’daki “örf=hayırlı gelenekler ve yararlı adetler” sınıfına sokulmaktadır. İmam-ı Azam, bazen örfü kıyastan üstün tutmaktadır.

Konfüçyüs’ün düşünceleri Platon’u andırır. O’na göre yöneticiler asiller soyundan geldikleri için değil, üstün vasıfları sebebiyle yönetme haklarına sahip olmaktadır.

Bu düşünce İslâm öğretisine çok yakındır. Çünkü İslam’da yönetme hak değil, görev sayılmıştır. Kim en iyi başaracaksa o yapmalıdır. Eğer bu bir ailede daha iyi öğreniliyorsa (Osmanlılardaki gibi) soya göre olması da uygun bulunmaktadır. Şartların müsaadesi nispetinde uygulama yapılmalıdır.

“İnsanlık Anayasası”nda da durum buna yakındır. Ortak imtihan yapılır. Başaran derece alır. Liyakat gösteren ve sorumluluk kabul eden halka hizmet görevlerine atanır. Bunun yanında “İnsanlık Anayasası”nda herkese kendisini yetiştirme imkânı sağlanmalıdır. Çalışarak okuma imkânı sağlanacaktır. Öğretimdeki başarılara göre ücret takdiri yapılacaktır.

Konfüçyüs’ün düşüncesi: “Soylular değil Bilgeler yönetsin” kuralıdır.Pratikte Konfüçyüs soyluları korumuştur, ama kabiliyetlilere de kapı açmıştır.

Yani, Konfüçyüs’ün düşüncesinde soylular imkânları ile bilgeliği elde etmektedir. Çok kabiliyetli sıradan bir insan da kendi gücüyle bilge olabilir ve yöneticiliği hak edebilir. Gerçek olan şudur. Biz sosyal yapıda insanlara başarıları dışında bir fark gözetmemeliyiz, ama Allah tarafından doğan farkı da biz gideremeyiz. Kadın olarak doğan bir insanı erkek yapamayız. Görgülü bir anne-babadan doğan, yeterli bir eğitim ve terbiye alan bir çocuğu alıp cahiller arasına sokamayız. Hâsılı, biz farklılık üretmemeliyiz, ama Allah’ın verdiği farklılığa da saygılı olmalıyız. İşte Konfüçyüs düşüncesi de bu yaklaşıma uygun bulunmaktadır.

Eskiden çocuklarını ancak soylular okutacağı için bilgeler onlardan çıkmaktaydı. Ama diğerlerine de şans tanımak adaletin icabıydı. Bu bakımdan, ilköğretim mecburiyeti, milli eğitim seferberliği, eğitimde fırsat eşitliği konusunda, Cumhuriyetin tarihi ve talihli atılımlarını şükranla anmak lazımdı. Ama maalesef bu atılım bazı odaklarca “İslami eğitimin yasaklanması veya oldukça kısıtlanıp kısırlaştırılması, din düşmanlığının ilericilik sayılması ve aşağılık kompleksiyle şuursuz bir biçimde Batı taklitçiliğine sapılması”şeklinde yozlaştırılmış ve bunun bütün suçu da Mustafa Kemal’in sırtına yıkılmaya çalışılmıştı.

Allah canlıları ve bu arada insanları kabiliyet bakımından eşit yaratmamıştır, farklı yeteneklerde var edilmiştir. Bütün canlılara kendilerine gerekli her şey verilmiş, ona göre de iş verilmiştir. İnsan ise Allah’ın halifeliği gibi bir fazilet ve mesuliyetle gönderilmiştir. İnsan nerede rahat ederse onun için orası iyidir. Ama topluluk farklı seviyede ve statüde işler icat etmektedir. Yönetmek her hal ve ortamda iyi bir şey olmayabilir. Asıl sorun insanın hukuk düzeni içinde birbirine hükmetmesidir.

Doğu-Batı sentezi ve “uygar insan” kavramı

Genel kanaat ve kanıtlar şu yöndedir ki;

Doğulu maneviyatçı, batılı maddeci ve menfaatçidir. Ama hem inançlı, hem de izanlı olmak gerekir.

Doğulu içten ve hasbi… Devamını okumak için tıklayınız.


 

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.