Varlık Fonu mu, İflas Oyunu mu?

619
Paylaş:

Devletin kıymetli varlıkları, yeni borçlanmalara teminat mı olacaktı?

Geçtiğimiz gün Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri AO, PTT, Türk Hava yolları, Borsa İstanbul ve Türksat’ın sermayelerinde bulunan Hazine’ye ait hisselerin tamamı, Türk Telekom’un da yüzde 6.68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti Maden ve Çaykur’un Türkiye Varlık Fonu’na  aktarıldı. Ardından THY’nin yüzde 49.12, Halkbank’ın da yüzde 51.11 hissesinin Varlık Fonu’na devri kararlaştırıldı. Uzmanlara göre ise Varlık Fonu, halihazırda güçleşen dış borçlanmada “teminat” olarak kullanılacaktı. Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında da Ziraat Bankası, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri AO, PTT, Borsa İstanbul ve Türksat’ın sermayelerinde bulunan Hazine’ye ait hisselerin tamamı, Türk Telekom’un yüzde 6.68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti Maden ve Çaykur’un TVF’ye aktarılmasına karar verildiği belirtilmişti. Öte yandan Bakanlar Kurulunca Savunma Sanayii Destekleme Fonuna ait veya bu fonun tasarrufunda bulunan 3 milyar Lira tutarındaki kaynağın en geç aktarım tarihini izleyen 3 ay içinde geri ödenmek kaydıyla Varlık Fonuna aktarılması kararlaştırılmıştı. Türkiye Varlık Fonu 26 Ağustos 2016’da yapılandırıldı. Özelleştirme İdaresi Başkanı Mehmet Bostan, Türkiye Varlık Fonu Yönetimi AŞ Genel Müdürlüğüne ve Yönetim Kurulu Başkanlığına atanırken, yönetim kurulu üyeliklerine Yiğit Bulut, Kerem Alkin, Himmet Karadağ ve Oral Erdoğan atanmıştı.

Asıl Amacı “Borç” Teminine İpotek Oluşturmaktı.

Başbakanlık’a bağlı olan Türkiye Varlık Fonu Anonim Şirketi’nin ana faaliyet konusu; sözde fonların kurulması ve yönetimi olan sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik, büyük ölçekli yatırımlara katılmaktı. Oysa gerçekte Kamu kurum ve kuruluşlarının kaynaklarının toplandığı, borçlanmasında devlete ait varlıkların teminat gösterildiği Varlık Fonu, özelleştirmeler ile kamuya ait varlıklardan, işçilerden alınacak zorunlu emeklilik kesintilerinden, işsizler için toplanan işsizlik fonundan finanse edileceği konuşulmaktaydı. Hükümet, çok sayıda projeye alım garantisi, geçiş taahhüdü gibi büyük güvenceler sağlamıştı. Sadece 3. köprüden taahhüt edilenler Hazine’ye büyük zarara yol açmıştı. Örneğin, Osmangazi Köprüsü. Devletin günlük 40 bin geçiş garantisi verdiği köprüyü kullananların sayısı bu rakamın ancak dörtte birinde kalmıştı. Günde 40 bin aracın altındaki her geçiş Türkiye’nin zararına; devlet aradaki bu farkı 15 Temmuz 2035’e kadar yüklenici firmaya ödemek zorundaydı. Öyle ki köprünün iki haftalık zararı Türkiye’ye 20 milyon Dolara patlamıştı. İşte Varlık Fonu, bu büyük tazminatları karşılayacak bir büyük kaynak olacak, daha doğrusu dış borçlara ipotek sayılacaktı.

Türkiye Varlık Fonu ile aslında denetim dışı paralel bir bütçe kurulmaktaydı. Fon’a tahvil ihracı yetkisi de sağlanmıştı, bu yetkiyle fon borçlanmada Hazine ile yarışacaktı. Türkiye’deki Varlık Fonu’nun diğer ülkelerde bulunan ulusal varlık fonları ile isim benzerliği dışında hiçbir benzerliği bulunmamaktaydı. Diğer ülkelerdeki varlık fonları, genellikle cari fazla üreten veya emtia geliri olan petrol üreticisi ülkelerin (petrol, doğalgaz ihracatçıları), bu kalemlerden sağladıkları döviz rezervlerindeki artışı değerlendirmek adına işlettikleri fonlardı. Kamu birikimlerini daha korunaklı yerlerde değerlendirmek için kurulmuşlardı.

“Kamu Kuruluşlarının Hazır Sermayesini Kullanıp Harcayacaklardı!”

“Varlık Fonu, Norveç, Suudi Arabistan, Katar gibi döviz fazlası olan ülkelerin fazla dövizlerini kullanmak için hayata geçirdiği bir yapıydı. Türkiye’de ise bunun tam tersi yapılmaktaydı. Çünkü Türkiye’de döviz açığı vardı, cari açık vardı. Yani, Varlık Fonu Türkiye’de yeni dış borç bulmak için Milli varlıklarımızın ve kazanımlarımızın rehin bırakılmasıydı. Türkiye’nin yabancı ülkelerden borç alması çok zorlaşmış, şartları ağırlaşmıştı. Varlık Fonu bu yüzden oluşturularak, Ziraat Bankası, Çaykur gibi kamu kuruluşlarının varlıkları sermaye olarak gösterilecek ve yeni faizli borç alınacaktı. Gelişigüzel hayata geçirilen ve zarar eden projeler de bu kamu kuruluşlarının sermayesini kullanıp batıracaktı.

Bu uygulamalarının geçmişi de berbattır. ANAP döneminde fiyasko ile sonuçlanmıştır. Fon pratiği şaibeli olan kesintilerin kötü kullanıldığı bir alandır. Yine fiyasko olacaktır, çünkü Varlık Fonu’na, hazine gibi iç ve dış borçlanma yetkisi tanınmıştır. Borçlanmanın bu ülkeyi ne hale getirdiği ortadadır. Varlığı olmayan bir ülke, borçları ödeyemediğinde ne yapacak, kurumları rehin bırakıp ayakta kalmaya çalışacaktır.

Varlık Fonu’nun hiçbir ciddi gerekçesi yoktur, hedefi yoktur, bu yüzden sonucu da olmayacaktır. Çünkü Varlık Fonu şöyle ülkelerde işe yarar. Ülkenin fazla kaynağı vardır ve bu fazla kaynak varlık fonuyla geleceğe aktarılır. Ama Türkiye’de cari açık vardır, tasarruf zayıftır. Kârlarını ve vergilerini bütçeye veren kamu kuruluşlarının bütçeye faydası vardır. Kuruluşların kârlarını ve vergilerini bütçeye aktarmayıp fona aktarılacaksa bütçe açığımız daha da artacaktır.

Birçok insanımız; Varlık Fonu nedir? Sorusunun cevabını ararken, fonun genel olarak tanımı ve amacı üzerine kapsamlı bir yorum ihtiyacıyla bu yazı hazırlanmıştır. Büyük kurumsal firmaların bu fona aktarılmasından sonra insanların en çok merak ettiği sorular cevaplanmıştır.

FON’un anlamı: Fonlar, değişik finansal varlıklara yatırım imkanı hazırlamak, yatırımlar üzerinden gelir sağlamak ve o hedefi tutturmak ve bu işlemleri devlet garantisinde yapmak doğrultusunda yapılan ekonomik icraatlardır. Bu fonun amacı bir ülkede “bütçe fazlalığı” varsa, bütçe fazlası geliri bu fon üzerinden işleme sokmaktır. Ülkede bütçe fazlalığı olduğunda ve bu fona yatırıldığında oluşan işlemler şunlardır:

Harcamaların artması.

Var olan vergi yükünün azaltılması.

Devlet borcu olduğunda o borcun erken kapatılması.

Geleceğe dair “refah ortamı” oluşmasının temellerinin atılması.

Oysa Türkiye’de bütün bunların tam tersi yaşanırken oluşturulan, VARLIK FONU, yoksa gizli ve kirli bir oyunun parçası mıydı? Bu tür fonlar aslında şunları amaçlardı:

Bu fon devlet tarafından kurulduğunda genelde iki amaç taşırdı. 1- Ülkedeki ekonomik dengelerin kötü etkilerden korunması ve 2- Geleceğe dair ekonomik bazda ferahlık ve rahatlık sağlanması. Bu durumda risklerin yüksek olması zorunluluğu vardır.

Fonun kurulmasının temel amacı: Ekonomi literatüründe fonun oluşmasındaki temel sebep “devletin elinde oluşan gelir fazlalığı”dır. Mahfi Eğilmez’e göre gelir fazlalığından oluşan fonlar iki şekilde kurulmaktadır. 1- Bir veya birden fazla emtiaya dayalı fonlar: Bunlar genellikle ihraç edilen emtianın gelirleri nedeniyle oluşan bütçe fazlalarından oluşmaktadır. Tipik örnekleri körfez ülkelerinin kurdukları fonlardır. Bu fonların çoğu ihraç edilen petrolden sağlanan gelirlere dayanmaktadır. Norveç’in kurduğu emeklilik fonu da benzer şekilde Kuzey Denizinden elde edilen petrol gelirlerinin yarattığı bütçe fazlasını gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlamaktadır. 2- Bir emtiaya dayalı olmayan fonlar: Bunlar ya Dış ticaret fazlaları ile ya da emeklilik fonlarında biriken paralarla oluşturulmaktadır. Bu tür fonların tipik örnekleri Çin, Kore ve Hong Kong gibi ülkelerin kurdukları varlık fonlarıdır. ABD’nin her iki örneğe de giren birden fazla fon bulunmaktadır. Ve tamamına yakını Siyonist sermayenin kontrolü altındadır.

Türkiye’de bu fona devredilen devlet varlıkları ve kurumları?

Başbakan Binali Yıldırım ve Bakanlar Kurulu’nun onayıyla Türkiye Cumhuriyet Ziraat Bankası AŞ, Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ, Türkiye Petrolleri AO, Posta ve Telgraf Teşkilatı AŞ, Borsa İstanbul AŞ, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme AŞ’nin sermayelerinde bulunan Hazineye ait hisselerin tamamı, Türk Telekomünikasyon AŞ’nin yüzde 6,68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü fona aktarıldı. Ardından THY, Halk Bankası ve Milli Piyango da bunlara katıldı.

Türkiye Varlık Fonunun İktisadi ve Siyasi Risk alanları.

Türkiye Varlık Fonunu bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Başbakanın yönetiminde, aşırı yetkilerle donatılmış, özel hukuk ve kamu hukuku açısından birçok kanuna tabi olmayan ayrıcalıklı bir şirket olarak yapılandırıldığı anlaşılmaktadır. Bu şirketin yurtiçi ve yurtdışındaki para ve sermaye piyasalarında her türlü işlemi yapabilmesi, sınırsızca borçlanabilmesi ve yaptığı işlemlerin esas olarak özel firmalardaki denetim usullerine göre denetlenmesi kafaları karıştırmaktadır. Fakat her ne kadar özel bir şirket gibi yapılandırılmış olsa da devlet sahipliğinde olması ve kamusal kaynakları kullanması bakımından diğer UVF’lerde (Ulusal Varlık Fonu) olduğu gibi TVF (Türkiye Varlık Fonu) da hem özel hem kamusal bir kurum olarak siyasi ve kurumsal riski bir arada taşımaktadır. Siyasi bir kriz, şirketin zarar etmesi ve iflasıyla sonuçlanabileceği gibi şirketin zarar etmesi veya burada ortaya çıkan yolsuzluklar da bir siyasi krize yol açacaktır. Bu nedenle TVF’nin (Türkiye Varlık Fonu’nun) kuruluş amaçları ve yapısı üzerine derinlemesine bir değerlendirme[1] yapıldığında meşruiyeti, şeffaflığı, hesap verebilirliği, yurtiçi kurumlarla koordinasyonu ve mali disiplini konularında kapalı ve karanlık, noktalar bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda söz edilen siyasi ve kurumsal riskler bütün UVF’ler için geçerli olmakla beraber, Türkiye Varlık Fonu, aşırı yetkilerle donatılmış, amaçları açıkça tanımlanmamış, Merkez Bankası ve Hazine gibi kurumlarla koordinasyonu sağlanmamış, yurtiçinden kaynak toplayacak ve yurtiçine yatırım yapacak bir kurum olarak çok daha büyük riskleri içerisinde barındırmaktadır.

Birincisi, Türkiye Varlık Fonunun amaçlarının açıkça tanımlanmamış olması, fonun izleyeceği yatırım stratejisinin izlenmesini de olanaksız kılmaktadır. Oysa büyük bir kaynağın teslim edileceği bu şirketin kaynaklarını amaca uygun bir şekilde kullanıp kullanmadığının, ülkenin genel çıkarları ve iktisat politikasıyla uyumlu çalışıp çalışmadığının izlenmesi sadece şirketin sahibi olan devlet yetkililerine karşı değil, aynı zamanda fona kaynak sağlayan vatandaşlara karşı da bir sorumluluktur. Amaçların açıkça tanımlanmadığı bir fonda hesap verebilirlik, şeffaflık ve fonun meşruiyeti sekteye uğrayacak, yolsuzluk riski artacaktır.

İkincisi, TVF bu yapısıyla önemli iktisadi riskleri bünyesinde barındırmaktadır. Kanunun o gerekçesini ve TVF’nin kaynaklarını daha yakından incelediğimizde asıl amacının en genel ifadeyle yeni gelir kaynakları oluşturmak olduğu anlaşılmaktadır. TVF’nin, iki temel gelir kaynağından birisi mevcut ekonomiyi borç batağından ve tıkanma noktasından kurtarmak üzere gelir ve gayrimenkuller üzerinden hisse senedi payları, ikincisi ulusal ve uluslararası piyasalardan borçlanmasıdır. TVF’nin hem gelir kaynaklarını, hem yatırım alanlarını dayandırdığı türev ürünlerine bağlı yapısı son derece kırılgan ve karmaşıktır. Diğer ülke örneklerinde UVF’lerin temel stratejisi riski dağıtarak uzun vadeli getiri sağlamak için ülke içi risklerin tersine hareket edecek yurtdışı alanlara yönelmek olmasına rağmen Türkiye’de bunun tam aksi yapılmakta, zaten riskli olan yurtiçi uzun vadeli yatırımlara yönelik türev ürünler çıkartılması planlanmaktadır. Bu kâğıtların değerinde ortaya çıkabilecek ani bir düşüşün ülke ekonomisine ve sözü geçen projelere zararının yanında, ülke ekonomisinde çıkabilecek bir krizin bu kağıtların değerine yansıması ve genel bir İFLAS’a yol açması kaçınılmazdır. Ayrıca dünyada halen yaşanmakta olan iktisadi krizin ortaya çıkışındaki en önemli nedenin bu tür türev ürünler olduğu da unutulmamalıdır.[2]

Asıl temel risk kaynağını ise, fona verilen sınırsız borçlanma yetkisi oluşturmaktadır. Türkiye Varlık Fonu’nun 4749 sayılı Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun kapsamı dışına çıkarılması ve Hazine Müsteşarlığına verilen borçlanma yetkisi ile hiçbir bağlantı kurulmaması, tek elden yürütülen borç yönetiminin temel ilkesinin sekteye uğraması anlamını taşımaktadır. Üstelik, TVF’nin uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından alacağı puanın en iyi ihtimalle ülke puanıyla aynı olması durumunda bile TVF’nin, yurtdışı borçlanmalarda Hazine ile rekabet edebilmesi mümkün olmayacak, ancak daha yüksek faizli ve daha kısa vadeli borçlanabilmesi mümkün olacaktır. Bu ise ülkenin genel borç yükünün artmasına yol açarak ekonominin kırılganlığını artıracaktır. Bir başka önemli nokta, mali disiplinle ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunlardır. Bir yandan kamu kurumlarının mevcut fonları TVF’ye aktarılacağı için bütçe gelirlerinde bir azalma ortaya çıkması, bir yandan da yüksek maliyetli ve sınırsız borçlanmayla borç yükünün artması ihtimali yüksek bulunmaktadır. TVF’nin gelirleri ve harcamaları özel şirket statüsü nedeniyle kamu hesaplarına girmeyeceği gibi kamu hesaplarına konsolide edilmesi de mümkün olmayacaktır. Bütün bunlara ek olarak Hazine Müsteşarlığının yönettiği borçlanma işlemlerini ve Merkez Bankasının yönettiği para piyasası işlemlerini etkileyecek olan TVF’ye birçok konuda yetki verilmiş ve muafiyet tanınmış, fakat bu kurumlar arasında bir koordinasyon mekanizması tanımlanmamıştır. Bu durum, hazinenin birliği ilkesine aykırılık oluşturmakta, TVF ile bir tür paralel Hazine kurulacağı ve bunun Cumhurbaşkanı tarafından denetimsiz kullanılacağı yönünde kaygılar uyandırmakta, mali disiplin ve iktisat politikalarının koordinasyonu açısından önemli riskler doğurmaktadır.

Özetle, son derece geniş yetkilerle donatılmış olan TVF, yapısı, kaynakları ve planlanan faaliyet alanları açısından bakıldığında bir yolsuzluk riskini de barındırmaktadır. Türkiye Varlık Fonunun benzeştiği Ulusal Kalkınma Fonlarında yolsuzluk yapma ihtimalinin daha yüksek olduğu bilinmektedir. Kalkınma fonlarının yurt içindeki şirketlere uygun olmayan yatırımlar yapması ve rant kollama faaliyetlerine açık olması bunun en temel nedenleri sayılmaktadır. Ayrıca fonun kötüye kullanılması örnekleri oldukça fazladır. En basit şekliyle UVF’ler oy satın almak ve yandaşları palazlandırmak için ve siyasi patronaj için kullanılmaktadır. Bunun en bilinen örneği, Malezya’nın 1MDB adlı Kalkınma Fonu ile ilgili olarak ortaya çıkan skandaldır. Malezya Başbakanının, bu fondan milyonlarca Doları seçim kampanyalarında kullandığı, kişisel hesabına ve yakınlarının hesabına büyük miktarda paralar aktardığı resmiyet kazanmıştır.[3] Bu fonun 13 milyar Dolar zarara uğradığı, bu dönemde fonun üst düzey yetkililerinin 4 milyar Dolardan fazla bir miktarı zimmetlerine aktarıldığı ve bir çok ülkede elde edilen bu paraların kara para aklamak suretiyle harcandığı saptanmıştır. Bu fonla ilgili olarak halen 10 ayrı ülkede soruşturma yapılmakta, kara para aklama iddiasına konu olan kurumlar kapatılmaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi şirketin riskleriyle siyasi risklerin iç içe girdiği bir yapıda ortaya çıkacak bir yolsuzluğun iktisadi ve siyasi bir kriz doğurması da kaçınılmazdır.

Velhasıl; Türkiye Varlık Fonu, tasarruf ve döviz fazlasını değerlendirmek üzere kurulan Ulusal Varlık Fonları açısından bakıldığında geleneksel varlık fonlarından çok ayrı bir yerde durmaktadır. Hem cari açık hem de bütçe açığı veren bir ülke olarak Türkiye’nin zaten değerlendireceği bir tasarruf fazlası bulunmamaktadır. Ayrıca burada da başka bir sorun daha karşımıza çıkmaktadır. TVF’nin amaçları açısından bir inceleme yaptığımızda birbiriyle çelişebilecek çok sayıda amacın sıralandığı ve istikrar, İslami finansal araçların arttırılması gibi konuların da fonun amaçları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle TVF’nin geleneksel Ulusal Varlık Fonlarından birisi olmadığını söylemek lazımdır. Türkiye Varlık Fonunun kuruluşundaki gerçek amaç, fonun kaynakları ve kanunun gerekçesindeki amaçlar dikkatle incelendiğinde ortaya çıkmaktadır: Bunlar: Kamuya ait arazilerin, yolların, köprülerin gelirlerinin ve mümkün olduğu ölçüde bunların mülkiyetlerinin satışı yoluyla gelir sağlamaktır. Fonun gerçek amacını bu şekilde ortaya koyduğumuzda fonun amaçlarındaki karmaşa ortadan kalkmakta, araçlarla amaçlar ve finansman yöntemlerinin birbirine karışması sorunu da çözülmüş olmaktadır. TVF, hem finansmanını hem yatırım yapacağı alanları kamu varlıklarına ve bunların üzerinde yapılan otoyollar, Kanal İstanbul, Üçüncü Köprü ve Havalimanı gibi büyük projelere dayandıracaktır. Zaten bizzat Ekonomi Bakanının ağzından kaçırdığı beyanlarıyla da bunlar açıklığa kavuşmaktadır. Boğaz köprüleriyle üçüncü havalimanının gelirlerinin fon kapsamına alınacağını belirten Ekonomi Bakanı bu konuyu şu şekilde anlatmıştır. (Sabah, 14/10/2016): “3. Havalimanı için her yıl Hazine’ye 1 milyar olmak üzere 25 yılda 25 milyar Euro ödenecek. Hazine’ye diyeceğiz ki, bu gelirini devret. Bu gelir de uluslararası piyasalarda satılacak. Kanal İstanbul dehşet bir proje. Darphane gibi para basan köprü gelirlerimiz var. Bu haklar fona devredilince, ben bu geliri bugünden 10 yıllığına satacağım. Hazine’ye de bu geliri aynen ödeyeceğim. Bütün gayrimenkul ve taşınmazları tek tek kâğıda çevireceğiz.”

Anlaşılan odur ki Varlık Fonu ifadesindeki “varlık”, maalesef kamu varlıklarını kapsamaktadır. Ulusal Varlık Fonlarındaki “wealth” sözcüğünün Türkçe karşılığı sanmak yanıltıcıdır. Erbakan Hocanın mükemmel benzetmesiyle: AKP iktidarının VARLIK FONU, iflas eden tüccarın, zengin görünme hevesiyle ziyafet çekme girişimini hatırlatmaktadır.

Türkiye Varlık Fonu’nun yapısı, finansman kaynakları ve planlanan işlemleri sonucunda ortaya çıkabilecek iktisadi ve siyasi riskleri derinlemesine tartışmak lazımdır. Çünkü Ulusal Varlık Fonları genelde petrol gibi doğal kaynakların azalması veya gelecekte ortaya çıkabilecek risklere karşı gelecek kuşakların refahının garanti altına alınması üzere kurulan fonlar olmasına karşılık, Türkiye Varlık Fonu tam tersi bir amaçla yapılandırılmıştır. Kamu arazilerinin ve yeraltı kaynaklarımızın ve geçmiş nesillerin birikimleriyle oluşturulan varlıklarımızın bu şirket eliyle finansal piyasalara aktarılmasıyla gelecek nesillerin refahı hatta ülkemizin bekası ve bağımsızlığı tehlikeye atılmaktadır.

Çünkü bu Varlık Fonu oyunu, devletin kefil olduğu Özel Şirketlerin borcu da dahil 800 Milyar Doları aşan dış borçlarımızı faizleriyle birlikte ödeme sıkıntısı yüzünden Türkiye’ye artık kredi açmayan Siyonist Sömürü Sermayesi Bankalarına elde kalan devlet varlıklarını ipotek etmenin bir kılıfıdır!

450 Ton Altınımız İngiltere’ye Niye yollandı?

Dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin 490 ton olan Altın rezervinin 450 tonunun, İngiltere Merkez Bankası Bank Of England’da emanette olduğunu açıklamıştı. Bu açıklama, Türkiye’nin karmaşık gündeminde yeterince ele alınmamıştı. Hiçbir bağımsız devlet, geleceğinin güvencesi olan birikmiş servetini, başka bir devlete; borç vermezdi, emanetine koymazdı, rehin bırakmazdı. Türkiye’de, askeri harcamalar artıp dış borç ödeme sınırını aşarken ve ekonomik bunalım derinleşirken, hazine 450 ton altını neden ve ne karşılığı yabancılara teslim etmek zorunda kalmıştı? Libya’nın 200 milyar Dolarına el koyan Batı’ya nasıl güven duyulacaktı? Elde kalan son devlet varlıklarını, “Varlık Fonu” adı altında elden çıkarılmasının, altın olayıyla bir ilişkisi var mıydı? Soruları halâ yanıtsızdı.

Düyun-u Umumiye ve acı sonuçları:

Osmanlı Devleti… Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.