SULTAN FATİH’İN ÖLÜM NEDENİ VE PROF. HAKAN ERDEM’İN MADENİ

340
Paylaş:

17 Aralık 2017

Sabancı Üniversitesinde Tarih hocası ve KARAR yazarı Sn. Hakan Erdem, bizim “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” Kitabımızdaki Sultan Fatih’in zehirlenmesiyle ilgili kanaatlerimize yönelik “Gebze Üzerinden İtalya” başlıklı bir tenkit yayınlamıştı.[1] Öncelikle, kitabımıza ilgisinden ve yanlış bulduğu bir konuyu düzeltme gayretinden dolayı kendisine teşekkür ederek başlayalım. Sn. Hakan Erdem 3 mesele üzerinde durmuşlardır:

1- Fatih’in zehirlenip zehirlenmediği

2- Aşıkpaşazade’nin Fatih’e özel yakınlık peyda edip etmediği

3- Moiz Kohen Tekinalp Türkçülüğünün takipçisi Nihal Atsız’ın Aşıkpaşazade’ye özel ilgisi…

Fetullah Gülen’in perde arkası, gizli bağlantıları ve kirli hesaplarıyla ilgili 20 yıl önce yazmaya başladığımız, sonunda Ekim 2010 yılında kitaplaştırıp Togan Yayıncılık (Bizim Avrasya y.y.) 824 sh. olarak piyasaya çıkardığımız ve bu sene (2017) okuyucuya kolaylık olsun diye, 180 sh. kadar ayrıntıları ayıklayıp 640 sh. olarak yeniden yayınladığımız bu kitabımızdaki; geleceğimiz, güvenliğimiz, Milli birlik ve dirliğimizle ilgili tarihi tespit ve tahlillerimizin nasıl aynen çıktığının, gerekli tedbirlerin alınması durumunda 15 Temmuz gibi felaketlerin yaşanmayacağı hususlarının Sn. Hakan Erdem’in dikkatinden kaçması ve hiç gündeme taşımaması, onun fıtratı ve tarafıyla alakalıdır. Herkesin Cemaate yaranmak için yarıştığı, AKP İktidarının ve Erdoğan’ın da bütün imkânlarıyla hizmetlerine koşmayı şeref ve görev saydığı bir dönemde; Fetullah Gülen’in gerçek mahiyetini, gizli ve kirli niyetini, Yahudi Lobileriyle münasebetlerini, iktidarın gaflet ve dalaletini açıkça yazan, ilgilileri ve yetkilileri uyaran, bu yüzden nice iftiralara uğrayıp tutuklanan bir insanın; İman cesaretiyle, Kur’an ferasetiyle ve Erbakan marifetiyle dile getirdiği bu gerçekler karşısında bir tebrik ve teşvik ifadesini bile ağzına alamamak, nasıl bir vicdan marazıdır, okurların iz’anına bırakalım..

Sultan Fatih’in Ölüm Nedeni ve Neticeleri..

Hz. Peygamber Efendimizin özel müjdesine ve mesajına ve Nebevi iltifatına mazhar olmuş bu kutlu Türk Hakanının ölüm nedeni olarak, genelde şu 3 ihtimal üzerinde durulmaktadır:

a) Uzun zamandır muzdarip olduğu “NİKRİS” (Gout ve damla) hastalığının ilerlemesiyle vefat etmiştir.

b) Kasıtlı ve planlı olarak zehirlenmek suretiyle hayatına son verilmiştir.

c) Doktorunun, onu rahatlandırmak niyetiyle, ama bilmeden yanlış bir ilaç vermesi neticesi ahirete göçmüşlerdir.

Meşhur tarih araştırmacımız Yılmaz Öztuna bu konudaki mütalaaları şöyle özetleyip aktarmaktadır:

“Fatih, Venedik tarafından zehirletilerek ölmüştür. Bu Venedik’in Padişahın şahsına tevcih edilmiş on beşinci ve sonuncu suikast olup, diğer on dördü hedefine ulaşamamıştı. Venedik nihai teşebbüsü, Fatih’in hususi hekimlerinden Venedikli bir Yahudi olup güya ihtida eden ve Yakup Paşa adını alan Maestro Lacopo vasıtasıyla yapmıştı. Venedik muvaffak olduğu takdirde Lacopo’ya bugünkü rayiçle 1.450.000.000 TL gibi pek muazzam bir meblağ vaat etmekle kalmıyor, Lacopo’nun kendisi ve neslinden gelecek bütün ahfadı için Venedik vatandaşlık hukuku tanıyor, bunları Venedik Cumhuriyetindeki bütün vergi ve mükelleflerinden muaf tutuyordu. Fatih Üsküdar’a geçtiği gün yani 25 Nisan’da zehirlenmeye başlamış sonra tedavi yapıldığı iddiasıyla zehrin dozu artırılmıştır. Fatih’in ölümünü yakından bilen Aşıkpaşazade, padişahın ciğerinin doğranarak kan kustuğunu yazmaktadır. Hakanın suikasta maruz kaldığı derhal anlaşılmış, Maestro Lacopo nam-ı diğer Yakup Paşa, hükümdarın ölümünden az sonra Türk askeri tarafından parça parça edilmiş, milyonlara kavuşamamıştır.”[2]

Aşıkpaşazade bile, Fatih’in zehirlendiğini vurgulamaktadır!

  Asrının en büyük adamı, Osmanlı hükümdarlarının en şanlısı, çağ açıp çağ kapayan, ikisi imparatorluk olmak üzere, büyüklü küçüklü on yedi devlet ve 200’den fazla şehir fethedip Osmanlı’ya katan yüce Sultan Fatih II. Sultan Mehmet Han, 1481 yılının 3 Mayıs günü Gebze civarındaki Sultançayırı mevkiindeki otağında 49 yaşında vefat ettiği zaman, Avrupa Hristiyan aleminin bütün kiliselerinde çan çalıp, şükür duaları yapılmıştı. Üstelik Sn. Hakan Erdem’in sahip çıktığı ve kaynak saydığı Aşıkpaşazade Tarihi bile; Fatih’in ayağındaki ıstırabı için kan alındığını ve kendisine “Şarab-ı fariğ” verildikten sonra vefat ettiğini yazmaktadır. Aşıkpaşazade bu münasebetle yazdığı şiirlerinde; bu şerbetin Fatih’in ciğerini doğradığını aktarmaktadır. Maalesef o devirde Fatih’in bazı doktorları, Yahudi veya Yahudi dönmesi insanlardı. Bunların Fatih’in ölümünden sonra “dirlik”lerinin ellerinden alınmış olması ve padişahın ölümünü öğrenen askerlerin Yahudi mahallelerini yağmaya kalkışmaları da yüce Hakanın Yahudilerin alçak bir suikastına kurban gittiğinin ayrı bir kanıtıdır.

Aşıkpaşazade Fatih Sultan Mehmet’in ölümü hakkında duyduğu şüpheyi şu şekilde anlatmıştır:

Tabibler şerbeti kim verdi Hana

O Han içti şarabı kana kana

Ciğerin doğradı şerbet o Hanın

Hemin-dem zari etti yana yana

Dedi niçün bana kıydı tabipler

Boyadılar ciğeri canı kana

İsabet etmedi tabip şarabı

Timarları kamu vardı ziyana

Tabibler Hana çok taksirlik etti

Budur doğru kavil düşme gümâna

Dua et Aşıkı bu Han hakkında

Ki nur-ı rahmete canı boyâna[3]

Fatih’in asıl hedefini gizli tutması ve sonuçları!

Fatih Sultan Mehmet’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başlamıştı. Gebze civarında Hünkâr Çayırı’nda konaklanmıştı. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başlayınca hekimler çağırıldı. Eski hastalıklarının, yani damla ile romatizmanın yanı sıra yeni hastalıklar da ortaya çıkmıştı. Sultanı ilk tedavi etmeye çalışan hekim, Laristanlı Acem Hamideddin el-Lari’nin, Sultana istemeden yanlış bir ilaç verdiği rivayetleri vardı. Bu yüzden el-Lari’nin öldürülmesinin nedeni muhtemelen ya sultanı öldürme girişimine tanıklık etmiş olması ya da Mehmed’in ölümünden bizzat sorumlu tutulmasıydı. Hekim Lari başarısız olunca, Sultanın hasta yatağına eski dostu Maestro Jacopo (Yahudi Yakup) çağırılmıştı. Ancak Jacopo artık bir şey yapamayacağını, çünkü daha önceki hekimin yanlış bir ilaç kullandığını ve bu ilacın etkilerini gidermenin artık mümkün olmadığını hatırlatmıştı. Sultan dayanılmaz acılar içinde kıvranmaktaydı. Can çekişen Sultana verilen ilaç veya zehir, bağırsaklarını tamamen tıkamıştı.

Bu konuda Babinger şunları vurgulamıştır:

“Mehmed’in ölüm nedeninden emin değiliz. Çok sayıda düşmanının oluşu ve ölümüne ilişkin bazı ayrıntılar, muhtemelen zehirlendiğini gösteriyor. 25 Nisan’da başkentinden ayrıldığında sağlığı yerinde olmalıydı. Zaten görgü tanıkları da o ölümcül bağırsak sancılarının ertesi Salı günü ansızın başladığını söylemiştir. Bütün bunlar Mehmed’in yola çıktıktan hemen sonra zehirlendiği ve hiçbir ilacın hayatını kurtarmaya yetmediği iddiasını desteklemektedir. Eğer zehirlenmişse bunun kimin işi olduğunu bilmiyoruz. Bu işte Venediklilerin parmağı olduğu söylense de Sultanı kendi oğlu Bayezid de zehirlemiş olabilir” Aynı Babinger, eserinin başka yerlerinde Yakup Paşa’nın (Maestro Jacopo) Fatih’i öldürmek veya zehirlemek konusunda birtakım girişimlerde bulunduğunu iddia etmiş ve ölümünden onun sorumlu olduğunu söylemiştir. Ona göre zehirleyen konumunda hekim Lari, zehirleten ise Şehzade Bayezid’dir. Ama Yakup Paşanın da ilgisi ve bilgisi dâhilindedir.

Biz bu olayın sonuçlarına, kimlere yaradığına, daha önce, İnsanlık ve İslam tarihi boyunca bu tür hadiselerin perde arkasına ve günümüzdeki yansımalarına bakarak; bir araştırmacı olarak Sultan Fatih’in ölüm nedeniyle ilgili farklı iddialar içinden kendi akli ve vicdani kanaatimize en uygun olanı tercih hakkına sahip insanlarız. Yeri gelmişken hatırlatalım: Kim, hangi kriterleri esas alır, karışmayız, ama biz: ●Kur’an’ın sarih ayetlerini ve temel hükümlerini… ●Resulüllah’ın sahih hadislerini ve genel tavsiyelerini… ●İslam Ulemasının icma ettikleri Külli kaidelerini… ●Müsbet bilimin (Faraziye ve nazariyelerinin değil) verilerini… ●Selim aklın ve vicdanın gereklerini… ●Ve İnsanlık ve İslam Tarihinin ibretli öğretilerini ölçü alarak ve sadece Allah’ın rızasını, ahiret hesabını ve halkımızın hatırını ve yararını amaçlayarak bir karar ve kanaate varmaya çalışırız.

Âşıkpaşazâde’nin aslı ve astarı!

Âşıkpaşazâde, 15. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinin en önemlilerinden sayılır. Sultan II. Murad (1421-1451) ile Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) devrinde Balkanlara yapılan çok sayıda sefere derviş-gazi olarak katılmıştır. Dolayısıyla pek çok olayın görgü şahidi konumundadır. Âşıkpaşazâde, Osman Gazi’nin İnegöl tekfuruna karşı zaferle sonuçlanan gazasıyla (684/1285) başlattığı Osmanlı tarihini 908/1502 yılına kadar ulaştırır. O böylece, Osmanoğulları’nın iki yüz on yedi yılını kapsayan genel Osmanlı tarihini yazmıştır. Menâkıb-ı Âl-i Osman adını verdiği eseri daha çok Âşıkpaşazâde Tarihi olarak tanınır.

Âşıkpaşazâde Tarihi, konusu sadece Osmanoğulları olan ve uzunca bir dönemi Türkçe anlatan ilk Osmanlı tarihi olma özelliğini taşır. Dolayısıyla onun bu eseri, kuruluş ve yükseliş dönemlerine ait Osmanlı tarih yazıcılığının en iyi modelleri arasındadır. Âşıkpaşazâde, eserinde Anadolu’da Türk-İslâm kültürünün yerleşmesinde ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli hizmetleri geçen “Abdalân-ı Rum” (Anadolu abdalları/dervişleri), “Gaziyân-ı Rum” (Anadolu gazileri), Ahiyân-ı Rum” (Anadolu ahileri) ve “Bacıyân-ı Rum” (Anadolu bacıları) olmak üzere dört organizasyonun varlığından söz eden ilk tarih anlatımcısıdır. Âşıkpaşazâde Tarihi, ilk dönemler Osmanlı yer adlarının verilişi ve doğru olarak tespiti için önemli bir kılavuzdur. Onun, 15. yüzyılın sade Türkçesiyle yazdığı eseri Türk dilinin gelişim aşamalarını ortaya koyması açısından da önemli bir kaynaktır. Özetle, 14-15. yüzyıl Osmanlı siyasi, sosyal ve kültür tarihini merak eden okurlar için kılıç ve kalem erbabı Âşıkpaşazâde’nin Osmanlı tarihi ilk başvuru kitabıdır. (Bak: Prof. Dr. Necdet Öztürk – Mayıs 2013) tesbitleri önemli ve anlamlıdır. Ancak Aşıkpaşazade’nin bir de gizemli ve şaibeli bir yanı vardır. Önce soybağı olarak, Selçuklu ve Osmanlı döneminde pek çok isyanlara karışmış büyük fesatlıklar çıkarmış bir aileden gelmiş olması üzerinde durmak lazımdır.

Aşıkpaşazâde (283’te Bahşi) Fakih’in evinde konakladı. Fetret Devri’nin bazı olaylarına ve II. Murad’la Düzmece Mustafa arasındaki mücadeleye tanıktı. Bir süre Konya’da Sadreddin Konevî Zâviyesi’nde misafir olarak kaldı ve Şeyh Abdüllatîf el-Kudsî’den el aldı. 1437’de hacca gitti, dönüşte Mısır’a uğradı. Daha sonra Paşa Yiğitoğlu İshak Bey’in himayesinde bir müddet Üsküp’te kaldı. II. Murad’ın bazı seferlerine katıldı ve onun iltifatını kazandı. Fâtih Sultan Mehmed’in, şehzadeleri Mustafa ve Bayezid’in sünnetleri münasebetiyle 1457 yılında Edirne’de yaptırdığı şenliklere özel davetli olarak katıldı; bu sırada Fâtih’ten bazı ihsanlar gördü. 874’te (1469-70) kızı Râbia’yı müridi Şeyh Seyyid Velâyet’le evlendirdi. Meşhur tarihini tamamladığı 1484 yılında yaşı seksen beş civarındaydı. Âşıkpaşazâde daha çok Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseriyle tanınmaktadır. Hayatının sonlarına doğru yazmaya başladığı tarihinin Yıldırım Bayezid devrine kadar gelen kısmını Yahşi Fakih’in menâkıbnâmesinden, bu padişahın 1391’de Macarlar’la yaptığı savaşı Kara Timurtaş’ın oğlu Umur Bey’den, 1402’deki Ankara Savaşı’nı bu savaşta solak* olarak bulunan birinden aktarmıştır, II. Murad ve Fâtih dönemlerini ise bizzat kendi gözlemlerine dayanarak kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Fâtih devri sonlarına kadar gelen bu eserde konular bâblar ve soru-cevap şeklinde ele alınmıştır. Müellifin yaşına ve muhtemel ölüm tarihine bakılırsa 166. bâbdan sonraki kısımların başkaları tarafından eklenmiş olabileceği kanaati oluşmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ilişkin kaynakların çoğu 15. yüzyılda yazılmıştır. Bu kaynakların yazılması Osmanlının özellikle Timur felaketini atlattıktan sonra geriye dönüp tarihini ve kimliğini tanımlama ihtiyacını hissettiği bir döneme rastlamaktadır. Kaynaklarda bu tanımlama girişiminin yarattığı bazı tarihsel çarpıtmalar yer almaktadır. Bu kaynaklar içinde bizim burada faydalanacak olduğumuz Âşıkpaşazâde tarihi 1476’da II. Mehmed’in Boğdan seferi için ayrıldığı sırada yazılmaya başlanmıştır (İnalcık, 2000: 126). Âşıkpaşazâde; bir resmî tarih yazıcısı olmaktan ziyade, Fatih döneminin vergilendirme, toprak tasarrufu gibi devlet maliyesini güçlendirmeye dönük uygulamalarından huzursuz olan, siyasi ve iktisadi statüleri sürekli gerilemeye başlayan seçkin sınıfın temsilcisi konumundadır. Bu durumun yarattığı kızgınlığın izlerine söz konusu eserde rastlanmaktadır. Âşıkpaşazâde, Vefai tarikatına ve dedeleri Baba İlyas’ın ve Aşıkpaşanın düşünce mirasına mensup olup, Şeyh Edebali gibi zatları da kendilerinden sayıp bu tarikatın ileri gelenlerinin Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki rolünü ortaya koymak çabasındadır.[4] Hatta Âşıkpaşazâde eserinin I. Beyazıt’a kadar olan bölümünü Yahşi Fakih isimli Orhan Bey’in imamının oğlu olan bir kimsenin yazdığı Menâkıbnâme’den aldığını yazmaktadır. Ancak, Âşıkpaşazâde’yi önemli kılan, anlatılan dönemlerin bizzat tanığı olan bir kimsenin kaynağını kullanmış olmasından ziyade, hikâye ettiği dönemin koşullarında hâkim havayı oluşturan bir geleneğin yakın tanığı hatta, bizzat taşıyıcısı olmasıdır.[5] Çünkü Âşıkpaşazâde yaşamı boyunca pek çok gazi ve dervişle görüşmüş, pek çok sefere bizzat katılmıştır. Dolayısıyla I. Beyazıt döneminin anlatımına kadar olan bölüm için kullandığını söylediği menkıbe dışında kendi sözel kaynakları da böyle bir geleneğin devamıdır. Bu geleneğin eserde yansımasını bulması Osmanlı kuruluş döneminin sosyal ve politik irtibatlarını ve anlayışlarını anlamak için önemli bir kaynaktır.

Hatta, Sn. Hakan Erdem’in kendi saptama ve yorumlarına göre:

Aşıkpaşazâde tarihindeki bazı bölümler, onun dervişlerine menkıbe anlatan bir şeyh olmanın ötesinde, içinde yaşadığı toplumun kavgasına gürültüsüne karışmış kanlı canlı bir kişi olarak tanımamıza da kolaylık sağlamaktadır. Örneğin, fetihten önce zaten düşüşte bir kent olan, fetihte ise iyice hasar alan İstanbul’un nasıl tekrar imar edildiği üzerine Aşıkpaşazâde ilginç şeyler anlatmaktadır. Değil bugün, 17. Yüzyılda bile zor inanılırdı ama Fatih, vilayetlere şöyle bir haber yollamıştı: “Hatırı olan ve eli iş tutan gelsin. İstanbul’da evler, bağlar, bahçeler edinip yerleşin!” Aşıkpaşazâde’ye göre: “Her kim ki İstanbul’a geldiyse yardım edilmiş.. Gelenlere evler, bahçeler verilmiş. Şehir, mamur olmaya başlamış ama bu kez de evler için “mukata‘a” (yıllık kira) istenmiş… Haklı olarak insanlar şöyle itiraz etmiş: “Bizi mülkümüzden sürgün ettiniz. Bu kâfir evlerine kira vermek için mi getirdiniz?” Aşıkpaşazâde, “Ve bazısı avratın, oğlanın bırakıp kaçıp gitti” dediğine göre Fatih’in İstanbul’u zorla iskân projesinin hiç de kolay yürümediği anlaşılmaktadır.

Buraya kadarı bazı çağdaş kaynaklarda da bir şekilde var ama Aşıkpaşazâde’nin daha sonra anlattıkları hiçbir yerde olmadığı gibi, kurgusu ve kullandığı dilin uzağından yakınından geçeni de yok. Çünkü etnik boyutu devreye sokuyor, hem de olanca vahametiyle. Telaffuzu biraz günümüze yakınlaştırarak aynen veriyorum:

“Sonra padişaha bir vezir geldi kim ol bir kâfirin oğlu idi. Padişaha gayet de mukarrib (yakın) oldu. Ve bu İstanbul’un eski kâfirleri bu vezirin atası dostlarıydı. Yanına girdiler kim: ‘Hay! Neylersin’ dediler. ‘Bu Türkler gene bu şehri mamur ettiler. Senin gayretin hani? Atan yurdunu ve bizim yurdumuzu aldılar. “Gözümüze karşı tasarruf ederler. İmdi, sen hod padişahın mukarribisin’ dediler. ‘İmdi cehd eyle (çalış) kim bu halk bu şehrin imaretinden el çekeler. Ve geri evvelki gibi bu şehir bizim elimizde kala’ dediler. Vezir dahi eydür: ‘Bu şol mukata‘a kim evvel komuşlar idi, anı geri koduralım. Bu halk dahi mülkler yapmaktan çekileler. Bu şehir ol nesneyle gene haraba yüz tuta. Âhır gene bizim tayfamız elinde kala’ dedi. Bir gün bu vezir padişahın kalbine bir münasebet ile ilka etti. Gene mukata‘a ihdas ettirdi. Ve bu muğvî (aldatan, yoldan çıkaran) kâfirlerin birisiyle bir adı Müsülman kul bile koştular. Ve bu muğvî kâfir her ne kim dediyse öyle etti, anı yazdılar. Sual: Ol vezir kimdir? Cevap: Rum Mehmed Paşa’dır kim, sonra anı padişah it gibi boğdurdu.”

Bu aktarımlarla ilgili olarak:Şu yukarıdaki kurgu fazlasıyla komplo teorisi kokmuyor mu? Tekrar mukataa (kira bedeli) koydurarak Türkleri şehrin imarından vazgeçireceklermiş, şehir de sonunda onlara kalacakmış. Peki, harap bir şehir kimin işine yarardı? Ayrıca, Aşıkpaşazâde’nin bu tanım gereği gizli olması gereken komplo planlarına nasıl muttali olduğu da bir soru değil mi? Bir de ortalıkta henüz Fatih’in Rum Mehmed adında bir veziri yokken ilk mukataayı kimin koydurduğu sorunu var tabii ki…” diyen Hakan Erdem Bey:

1- Fatih’in gizli kalması gereken komplo planlarına Aşıkpaşazade’nin nasıl muttali olduğunu sorgulamaktadır.

2- Aşıkpaşazade’nin Devamını okumak için tıklayınız…

 


[1] Bak. Hakan Erdem. www.karar.com / 10.12.2017

[2] Bak: http://ahmetsimsirgil.com/fatih-sultan-mehmed-han-zehirlendi-mi/

[3] Bak: http://ahmetsimsirgil.com/fatih-sultan-mehmed-han-zehirlendi-mi/

[4] (İnalcık, 2000: 127)

[5] (Kafadar: 1996, 103)

[6] (Bak: 08.Ekim.2011  İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com)

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.