Siyonist Lobilerin; SP’nin “Emir Saadettin”leri Eliyle Tezgâhlamaya Çalıştıkları: ABDULLAH GÜL’ÜN ADAYLIK MESELESİ VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERİN VİCDAN MUHASEBESİ

213
Paylaş:

28 Nisan 2018

2018 Mart’ının ortalarında Saadet Partisi yöneticilerinden Avukat Ali Aktaş’ın, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ayazağa Kasrı’nda sürpriz bir görüşme yaptığı ortaya çıkmıştı. Saadet Partisi Antalya Siyasi İşler Başkanı da olan Aktaş, Gül ile yaptığı görüşmeyi sosyal medya hesabından da paylaşmıştı. Gül ile bir saate yakın sohbet imkânı bulduğunu anlatan Aktaş: FETÖ soruşturmalarından neşet etmiş tüm meseleler ile adalet sorununa ve tıkanan siyasi iklime değin pek çok intibamı kendisine aktardım. Davetlerinden dolayı çok teşekkür ederim. İntibam şudur. Sayın Abdullah Gül de hurafeci dini geleneğin ürettiği marazlı sonucu görmekte ve eleştirmektedir. Bunun yanında soruşturma sürecindeki aşırılıkları tespit ile sürecin doğru, sağlıklı, ülkemiz ve dindar sosyoloji yararına en sağlıklı usulle yürütülmesini istemektedir.” ifadelerini kullanmıştı. Bu görüşme üzerine Saadet Partisi’nin 2019’da Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ü öne çıkarmak istediği yorumları yoğunlaşmış, Genel Başkan Karamollaoğlu bu iddiayı dolaylı şekilde doğrulamıştı.

SP lideri Temel Karamollaoğlu’ndan Abdullah Gül açıklaması

Siyasette ittifak yarışları sürerken bir anda tüm gözlerin Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun üzerine çevrilmesi bir tesadüf sanılmasındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Karamollaoğlu’nun Cumhur İttifakı’nda yer almasını istediğini vurgulasa da Karamollaoğlu bunun mümkün olmadığını açıklamış ve şartlarını sıralamıştı: “Her şey bize teslim edilirse biz ‘Evet’ deriz. Bize teslim edeceklerini de zannetmiyorum.” diyerek ittifaka kapıları kapatmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı tavrı bilinen Necmettin Erbakan’ın “Yaşasaydı mevcut şartlarda Erdoğan’la ittifak yapar mıydı?” sorusuna da ilginç bir yanıt veren Karamollaoğlu, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün SP’den aday olup olmayacağı sorularına da “Abdullah Bey aday olabilir, ihtimal dahilindedir. Abdullah Bey (AKP’den) her türlü (haksız) muameleyi gören birisidir, hatta “hainlik” damgası bile yemiştir.” ifadelerini kullanmıştı.

SP yöneticilerinden İsmail Hakkı Akkiraz, Milli Gazete’deki “İttifak, nerede ve nasıl” yazısında (24 Mart 2018): “Faydalı ittifak: Biz Müslüman’ız. İttifakımız da ihtilafımız da Allah için olmalıdır. İttifak esaslarının başında inanç birliği gelir. Çünkü inancımız bize, İslam’da ve takvada ittifak etmeyi, batılda ve isyanda birlikte hareket etmekten kaçınmayı emreder. Faydalı ittifak, insanlığın dünya ve ahiret saadetini sağlamak için “Adil Bir Düzen” kurmaya yönelik ittifaktır. “Faizci Kapitalist Nizamı” yürütmek ve koltuklarda oturmak için yapılacak ittifak, faydalı değil zararlı olur. Biz, milletimizin saadetini, hiçbir şeye feda edemeyiz. Biz, sözü doğru, niyeti sakat ve yanlış olanlar ile de ittifak içinde olamayız. “Faydalı ittifak” sözü de niyeti de hakka uygun olanlar ile yapılan ittifaktır.”

28 Mart 2018 tarihli “Fitne fitne helak olmaya koşanlar” yazısında ise:

“Zalimlerin siyaseti ifsat siyasetidir. Günümüzde bu siyasetin hamiliğini yapanlar ırkçı emperyalizm ve emperyalist haçlılardır. Bunlar kendi birliklerini kurmuşlardır. Hedeflerine ulaşmak için yaptıkları planları ustalıkla uygulamaktadırlar. İslam ülkelerinde bunların bu siyasetini benimseyenlere ise işbirlikçiler denmektedir. Bu işbirlikçilerin gayesi de, tıpkı peşine takıldıkları zalimler gibi ifsattır ve bu siyaset üç temel esasa dayanır. 1- ABD ve İsrail’i stratejik müttefik edinmek. Geldiğimiz noktada İslam ülkelerinin neredeyse bütün yöneticileri ABD ve İsrail’i stratejik müttefik olarak benimsemişlerdir. 2- AB’yi üstün medeniyet olarak görmek ve benimsemek. Türkiye, hem siyasi hem de kültürel olarak AB’yi bir medeniyet projesi olarak benimsemişken, diğer İslam ülkeleri kültürel olarak AB’yi kendilerine model edinmişlerdir. AKP iktidarı döneminde Avrupa Birliği Bakanlığı’nın kurulması bu tercihin bir ürünüdür.” tespitinde bulunmuşlardı. Oysa “Bizim (İslam) medeniyetimiz, Avrupa medeniyeti karşısında yenilmiştir. (Yani artık üstün gelen Batı’ya uymak gerekir.)” diyen Sn. Abdullah Gül’ün adaylığına hiç karşı çıkmaması yazdıklarıyla asla uyuşmamaktadır.

Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu da bazı milletvekillerinin Abdullah Gül’ün adaylığına ilişkin söylentileri anımsatarak, “Bu konu örgütte tepki yaratıyor. Bunun gerçek olmadığı açıklanmalı” tekliflerini şöyle yanıtlamıştı:

“Cumhurbaşkanlığı seçiminde başarılı olmak için özel bir strateji izliyoruz. Biz isimler değil ilkeler üzerinde görüşmeler yapıyoruz. Saadet Partisi başta olmak üzere diğer partilerle temasımız devam ediyor. O yüzden bu aşamada ‘A’ veya ‘B’ kişisi üzerinden tartışma yapmak doğru değil. Önce ilkeleri belirleyeceğiz. Çünkü Türkiye’yi nasıl yöneteceğimizi toplumun önüne koymamız lazım. Aksi halde bir anlamı olmaz.”

Milletvekillerinden halkın nabzını tutmalarını isteyen Kılıçdaroğlu’nun, özellikle hangi parti ile nasıl bir ittifak modeli yapılırsa halkın ne şekilde tepki vereceğinin belirlenerek Genel Merkez’e iletilmesini de istemesi Abdullah Gül’ün ortak aday gösterilebileceği şeklinde yorumlanmıştı.

Bu arada Siyonist Lobilerin sesi ve Bilderbergçi Fehmi Koru:

AKP’nin göstereceği, hatta Tayyip Erdoğan’ın dışındaki bir adayın bile daha ilk turda seçimi kazanabileceği bir ortamda; “Muhalefet partilerinin (CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin) cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi partilerinin sınırlarını aşan, şahıs olarak da seçildiğinde partiler üstü kalabilecek, aralarında uzlaşabildikleri ilkeleri hayata geçirmeyi benimseyecek ve benimseyebileceğine toplumun güvenebileceği bir ismi aday olarak belirlemeleri gerektiğini” ve “sayılan bu özelliklere sahip başka biri bulunamazsa Abdullah Gül’e bu yolda baskı yapmayı düşünmelerini” tavsiye buyurmuşlardı.

Bay Fehmi Koru “Abdullah Gül istemese de yan cebine koyun” cinsinden “Gül razı değil ama ikna ederseniz olur…” demeye çalışmıştı. Muhalefeti gaza getirmek için de Ekmeleddin İhsanoğlu örneğini hatırlatmıştı.

“Çok değerli bir bilim tarihi profesörü olma ve literatüre emsalsiz eserler kazandırması yanında, uluslararası camiada da takdir edilen bir kişiliğe sahip Ekmeleddin İhsanoğlu, aslına bakılırsa, muhalefetin o dönemde bulabileceği en ideal adaydı. Ancak bir eksiği vardı: Kamuoyu tarafından kişiliği, o güne kadar neler yaptığı ve hangi özellikleri sayesinde Cumhurbaşkanlığına münasip görüldüğü bilinmiyordu. Buna rağmen yüzde 40’a yakın oy almayı başardı.” Yani “Abdullah Gül kesinlikle kazanır.” havası pompalamıştı.

Bu arada Abdullah Gül’ün adaylığı konusunda çeşitli tezler öne sürüp dolaylı akıl vermeye bile başlamışlardı!

“Bu konuda üç tez vardır:

Birinci tez: Abdullah Gül, Saadet Partisi’nin adayı olarak çıkarsa… İkinci tura kalamaz. İkinci tura muhalefetin en büyüğü olan CHP’nin adayı kalır. Bu durumda Gül’ün adaylığının bir anlamı olmaz.

İkinci tez: Muhalefetin tümü Abdullah Gül etrafında birleşir ve Gül’ü tek aday olarak gösterirse… AKP’nin memnuniyetsizlerinin Abdullah Gül’e destek vermeleri söz konusu olabilir ve Gül’ün şansı artar.

Üçüncü tez: Muhalefetin tümünün Abdullah Gül’ü ilk turda tek aday olarak göstermesi, ikinci bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakasına dönüşebilir. Gül, bilhassa CHP tabanından oy alamaz. Bu da Erdoğan’ın işine yarar.”[1]

Abdullah Gül’ün aday olduğu FP Kongresi öncesinde, Tokat teşkilat mensuplarının Erbakan Hocamıza gelip, Abdullah Gül’ün Genel Başkan olmasını istemeleri üzerine, Hocamız şunları hatırlatmıştı.

Hatırlanacağı üzere, Fazilet Partisi’nin normal kurucu genel başkanlık sürecinden sonra kongre ile genel başkanın belirleneceği dönemde Abdullah Gül, Erbakan Hocamıza rağmen Recai Kutan’ın karşısına aday çıkmıştı. Bundan dolayı da teşkilatların kafası karışıktı. Her yerde olduğu gibi Tokat’ta da bu durum yaşanmaktaydı. Turhal dahil Tokat’ın diğer ilçe teşkilat mensupları bu konuları arz etmek üzere Ankara’ya gitme kararı almıştı. İzmir Bergama gibi pek çok teşkilatlar da oradaydı. Malum Hocamız bu tür sohbetlerine Milli Görüş’ün amaçları ve Adil Düzen’in esaslarıyla başlar, ülke meselelerinin nasıl çözüme kavuşacağını, dünyanın geldiği noktadaki bu sıkıntıların nasıl aşılacağını anlatırdı. Özellikle Büyük Türkiye’nin, Yeniden Büyük Türkiye’nin, Yeni Bir Dünya’nın nasıl kurulacağını anlatırken, o esnada salonda eller kalkmış, ama Hocamız hiç dikkate almamıştı. Ta ki konuşmasını tamamladıktan sonra ilk el kaldırandan başlayarak katılımcılara söz hakkı tanımıştı. “Efendim işte malum üç gün sonra kongremiz vardı. Bu kongrede daha önce hiç olmayan bir şey ortaya çıkmıştı. İki tane genel başkan adayımız vardı. Ne yapacaktık, malum, Recai Kutan da yaşlanmıştı… Efendim Abdullah Bey genç ve dinamik bir insandı… Artık bunların önü açılmalıydı!” gibi teklif ve temenniler sıralanmıştı. Hepsini tek tek sırayla ve sabırla dinleyen Hocamız, ardından şunları buyurmuşlardı: “Vay anasını be! Demek ki biz bu arkadaşlara bugüne kadar zulüm etmişiz öyle mi? Yav bu insanlar Anadolu’da ve yurtdışında birer görevliydi, biz aldık getirdik bunları, işte Genel Başkan Yardımcısı yaptık, Grup Başkanvekili yaptık, Bakan yaptık, yani daha ne yapacaktık başka? Biz, bu arkadaşımızı dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı yaptık. Partimizin misyonunu, gayesini, dışarıda tanıtacak, anlatacak konumdaki bir insan olarak yetkili kıldık. Hükümette de Devlet Bakanı yaptık. Hatırlayınız, biz hükümet olmadan önce %50 memur katsayısı açıklamıştık. Ardından Meclis’te hükümet programımız okundu, hükümetimiz güvenoyu aldı. İlk Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Ben tüm devlet bankalarının umum müdürlerini, Merkez Bankası Başkanı, Hazine Müsteşarı dahil hepsini çağırdım. Haydin bakalım, kimin neyi varsa ortaya koysun, dedim. Herkes bir şey söyledi, ama Ziraat Bankası Umum Müdürü: “Efendim 27 milyar dolar paramız var” dedi. Kendilerine yav ne duruyorsunuz, bu parayı çiftçiye dağıtın tarım gelişsin, köylü kalkınsın. Esnafa dağıtın, sanayiciye dağıtın dediğimizde: “Efendim bu para bizde değil ki, para yurt dışında, sizden önceki iktidarlar yurtdışında zengin gözükelim diye yurtdışında hesap açtık, para satıyoruz.” Ben de kaça sattıklarını söylediğimde, “%2,5” dediler. Ben müsteşara döndüm. Yabancı bir ülkeden bir diğer ülkeye para giderken hazine garantili gider, değil mi? dedim. “Evet efendim” dedi. Ne kadar komisyon ödüyorsunuz? “%4” dedi. Siz %4 komisyon ödüyorsunuz, ama %2,5’e para satıyorsunuz, öyle mi dedim? “Evet efendim” dedi. Peki, bu parayı nereden buldunuz? dediğimde de, “Dünya Bankası’ndan hem de %140 faizle kredi kullandıklarını, %4 komisyon ödeyerek, %2,5 faizle para sattıklarını” söylediklerinde gerçekten çok şaşırmıştım. Ama bu parayı ortağımıza, ekonomi profesörü Tansu Çiller’e anlatana ve aklına yatırana kadar, o parayı Türkiye’ye getirene kadar alnımın derisi çatladı. Bu paradan önemli bir miktarını da Abdullah Gül’e aktardık, çünkü DESİAT’tan sorumlu Devlet Bakanımızdı. Kendisine dedim ki, Anadolu’daki sanayicilerimizi bul. Bunlara bu paraları dağıt. Böylece üretim artsın, fabrikalar açılsın ve istihdam imkânı sağlansın. İhracat yapalım, ticaret yapalım. Ve bunu 8 ay boyunca her hafta bakanlar kurulunda Abdullah Gül’e ısrarla sormuş olmama rağmen maalesef bu parayı Anadolu sanayicisine dağıtmak yerine bekletti. Mesut Yılmaz’a devretti. Şimdi haydi bakalım bu adamı alıp götürün genel başkan mı yapacaksınız ne yapacaksanız yapın ve sonuçlarına katlanın! Ayrıca bir de partimiz kapatıldı. Ne yabancı misyon ne yabancı bir ülke temsilcisi, partimiz kapatılmış olmasına rağmen bizi arayıp da “demokrasilerde partiler kapatılmaz, partileri halk açar, halk kapatır” diyen bir kişi çıkmadı. Dedim ki: Abdullah oğlum sen, yurtdışında hiç mi bir şey anlatmadın? Bu partimizle ilgili, hedeflerimizle ilgili hiç mi bilgi aktarmadın? Hani sen bu maksatla devlet bakanı yapılmıştın? diye sorduğumuzda ise, sessiz kalmıştı. Şimdi bu karakter ve kabiliyetteki birisini tutup partimize genel başkan yapacaksınız da ne kazanacağınızı sanmaktasınız?” Tabi o toplantı dağılmış ve malum süreç yaşanmıştı. Abdullah Gül, Aziz Hocamıza ve davamızın onuruna rağmen malum güçlerin etkisi ve tertibiyle adaylığını açıklamış ve seçimlere katılmıştı. Zaten “Bizim medeniyetimiz Avrupa medeniyeti karşısında yenilmiştir, artık bunu kabullenmemiz gerekir.” şeklindeki talihsiz ve seviyesiz itirafları da o kongre konuşmasında yapmıştı. Bu anlatılanlara; RP ve FP’de Tokat Turhal ilçe teşkilatlanma başkanlığı yapmış olan ve Hak davamızdan asla sapmayan değerli ve birikimli kardeşim Mustafa Arhan Bey de canlı şahit olarak hala aramızdadır.

Abdullah Gül döneminde onaylanan Maden Yasası ve haysiyet aynası!

Fazilet Partimiz de sonradan kapatılmıştı. Ardından Saadet Partisi kurulduğunda, bu dış proje figüranları bizden ayrılarak AKP’yi kurmuşlardı. AKP %34’le seçimi kazandı. Hükümet olduklarında ilk icraatları, dış güçler hesabına maden yasamızda değişiklik yapmaktı. Daha önce 1974’te Erbakan Hocam tarafından ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynakları CHP-MSP ön protokolünde 4 ana maddeden bir tanesi olarak millileştirilmiş durumdaydı. O süreçte ülkedeki yabancı sermayeye ait ne kadar sanayi tesisimiz varsa hepsine sahip çıkıldı, çünkü bunlar bu ülkenin kendi öz malıydı. Öz kaynaklarıydı. Artık Türkiye kendisi petrol arayabilecek, petrol kuyusu açabilecek konuma taşınmıştı. İşte altın madeni arayabilecek imkân da sağlanmıştı. Özal iktidar olduktan sonra ilk iş olarak bu petrol yasasını ve maden yasasını değiştirip, güya özelleştirme, özerkleştirme adı altında yabancıların işine yarayacak düzenlemeler yapılmıştı. Ki Türkiye’de yabancılar petrol gibi diğer madenler çıkartırsa ülkeye %68’ini bırakacak, kendisi %32’sini alacaktı. AKP hükümeti iktidar olduktan sonra ilk değiştirdikleri bu yasaydı. Artık madenlerimizi çıkartanlara %68, ülkeye %32 kalacaktı. Bizim partimizi kapatan bir insan olarak (Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak) o günkü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bile bu yasayı veto etmekten sakınmamıştı. Ta ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olunca… Yani Cumhurbaşkanlığı makamı, Hükümet Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı AKP’nin eline geçtikten sonra bu yasayı daha beter bir şekilde ve yabancı şirketler lehine; çıkarana %88, Türkiye’ye %12 şeklinde değiştirip çıkmışlardı. Bu yasa değişikliğinde o günkü Enerji Bakanı Hilmi Güler’e bu konu sorulduğunda “Efendim bir petrol kuyusunun maliyeti 187 milyon dolar, ya çıkmazsa, paramızı çöpe mi atalım?” demekten utanmamıştı. Spiker de kendisine; “Efendim yabancılar nerede petrol çıkacağını, nereden hangi madenin çıkacağını biliyorlar da siz niye bilmiyorsunuz?” dediğinde program kapatılmıştı.

Abdullah Gül’ün adaylığı, dış güçlerin bir planıydı!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Şirin Payzın’ın dinleyici olarak katıldığı CNN Türk’teki “Ne oluyor?” programında konuşurken, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi konusunda: “Abdullah Bey esas olarak tarafsız cumhurbaşkanlığı yaptı. Zaman zaman eleştirdik ama olabildiğince tarafsız Cumhurbaşkanlığı yaptı. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı dönemine saygı duyuyorum.” diyerek açık kapı bırakmış. Zaten kendisini bir kez de ziyaret ettiğini söylemekten sakınmamıştı. Oysa Cumhurbaşkanlığı döneminde önüne gelen 836 kanundan yalnızca dört adedini veto eden, kalanını onaylayan Abdullah Gül için kendisi başta olmak üzere tüm CHP’li vekiller “Çankaya’nın Noteri” yakıştırmasını yapmışlardı. Ama şimdi birileri (artık o birilerinin kim olduğunu bana söyletmeyin) istediği için kısık ateşte Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı fikrini pişiriyorlardı.” tespitleri haklıydı.

“Gül’ü Kılıçdaroğlu’nun aklına sokanların haklı oldukları önemli bir husus vardı. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı’nın ilk yıllarında olmasa bile 2011-12 yıllarından itibaren giderek kendini Tayyip Erdoğan’dan ayrıştırmaya ve ayrı bir fotoğraf sunmaya başlamıştı. Sn. Erdoğan da, eski dostluklarına ve yol arkadaşlıklarına, “aniden” ortaya çıkan bu tercih nedeniyle kırıldığını ima ediyorlardı. Fakat onu iyi tanıyanlar yüzüne baktıklarında nasıl bir duygusal fırtına yaşadığını iyi biliyorlardı. Abdullah Gül ise gayet profesyonel edasıyla gazetecilerin soruları üzerine verdiği cevaplarla Erdoğan ile aralarında ortaya çıkan üstü örtülü tartışma konuları etrafında rahatlıkla dolaşmakta, kelimelerin üzerinde âdeta sörf yaparak, aralarındaki dostluğa, yol arkadaşlığına, onca yıllık ortaklığa sapladığı bıçağını kanırtırcasına çevirip durmaktaydı.” diyen ve üzülen zavallılar, nedense Gül ve Erdoğan’ın Erbakan’a karşı bir hıyanet ortaklığı yaptıklarını da unutuyorlardı.

Herkesin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2019 seçimlerinde ne yapacağını merak ettiği bir süreçte eski CIA uzmanı Henri Barkey Gül’ün adaylık iddiasıyla ilgili enteresan bir açıklama yapmıştı. Abdullah Gül’ü cesaretsizlikle suçlayan Barkey, “Gül’ü beklemek Godot’yu beklemek demek. Aday olacak cesareti göstereceğini düşünmüyorum.” derken acaba neyi amaçlamıştı.

ABD’deki düşünce kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) Türk-Amerikan ilişkilerinin masaya yatırıldığı bir panel hazırlanmıştı. Konuşmacılar, hem Türk-Amerikan ilişkileri hem de Türkiye’deki iç gelişmelerle ilgili mevcut sorunları ve geleceğe yönelik olası senaryoları tartışmışlardı.

Dış İlişkiler Konseyi’nden eski CIA uzmanı Henri Barkey, Türkiye’de son günlerin en çok konuşulan konusu Abdullah Gül’ün 2019 seçimlerinde aday olacağı iddialarıyla ilgili çok tartışılacak saptamalarda bulunmuşlardı. Barkey, Abdullah Gül’ün 2019 seçimlerinde aday olacak cesareti gösteremeyeceğini Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/abdullah-gulun-aday-olmasi-

[2] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/erbakanin-talebeleri- Sadi Somuncuoğlu, Yeniçağ Gazetesi, 10 Mart 2018

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.