SAADET PARTİSİ’Nİ TARİKATLEŞTİRME VE “ERBAKAN’IN ÜZERİNE BETON DÖKME” ÇABALARI!

235
Paylaş:

5 Mart 2018

Yaklaşan BAŞKANLIK seçimi dolayısıyla Saadet Partisine tarihi bir fırsat doğmuş durumdadır. Bu aynı zamanda İmani ve Milli bir sorumluluk kapsamındadır. SP, AKP’ye muhalefet bahanesiyle, CHP-HDP ve İYİ Partiyle birlikte görünmek yerine; kendi Hak davamızı temsil ve hakikat nizamını tebliğ edecek adayımızı çıkarmalı ve sonuna kadar arkasında durmalıdır. Böylece camiamız:

a) Hem AKP’nin hem de diğer partilerin batıl zihniyetli ve bozuk istikametli adaylarına oy vermek ve onların vebaline girmek zorunluluğundan kurtulacaktır.

b) Hem bu vesile ile Milli Görüş davamızı ve Adil Düzen programlarımızı halkımıza anlatma ve faziletli farkımızı ortaya koyma fırsatı değerlendirilmiş olacaktır.

c) Hem de, değişik parti ve görünüşteki iyi niyetli ve Milli gayretli insanlara, seçimlerde doğru ve olumlu tercih yapma imkânı sunulacaktır.

Bu adayımız ise; öyle Abdullah Gül gibi; davamızdan ayrılmak suretiyle safını ve sıfatını zaten ortaya çıkarmış, yani bizi daha önce yarı yolda bırakmış şaibeli bir kişi değil, davamıza ve Hocamıza sadık, örnek ahlaklı ve yüksek donanımlı birisi olmalıdır.

Bu şuurlu, onurlu ve sorumlu teklife, SP yönetiminden karşı çıkacak kimselerin ise, artık niyetleri de tiynetleri de sorgulanmaya başlanmalıdır. Zira hiçbir Milli Görüşçü iki batıldan birini tercih zorunda bırakılmamalıdır. Davamızı tanıtmak, Hak’la Batıl’ın farkını ortaya koymak ve insanlara doğru tercih imkânı sunmak için doğan bu fırsatı, boş bahaneler ve kof beklentilerle heba etmenin mes’uliyeti çok ağırdır. Zira inanıyoruz ki, “Kalpler Allah’ın iki (kudret) parmağı arasındadır” ve sonuçları bizzat Rabbimiz takdir buyuracaktır. Bu imani ve vicdani öneriyi, Partimizin varlık gayesini ve görevini ve İslami sorumluluklarımızın gereğini hiçe sayıp ve güya AKP’ye muhalefet ediyoruz bahanesini kılıf yapıp, batıl ve bozuk zihniyetli oluşumlara figüranlık yapmaya kalkışmak… Veya camiamızı Abdullah Gül gibi ayarını, amacını ve çapını zaten ispatlamış birilerinin peşine takıp çabalarımızı ve heyecanımızı boşa harcatmak, şayet koyu bir gaflet ve cehaletten kaynaklanmıyorsa; bu işe engel olanların mutlaka, kasıtlı kafalı, kısıtlı akıllı ve kısır vicdanlı olduklarını artık anlamak lazımdır. Aksi halde “Siz nasıl olursanız (neye layık ve müstahak bulunursanız) öyle idare olunursunuz” hadisi şerifi biz Milli Görüşçüler için de elbette geçerli sayılacak, neye ve kimlere layık olduğumuz da kesinlik kazanacaktır.

Elazığ Milli Çözüm Dergisi Temsilcimiz ve Yazarımız Necati Akgül aktarmıştı:

24 Şubat 2018 tarihinde, Din Görevlileri Birliği Derneği Elazığ Şubesi tarafından düzenlenen, Elazığ Kültür Park Mamurat’ül Aziz salonunda; Saadet Partisi Genel Merkez Eğitim Koordinatörü ve Genel İdare Kurulu Üyesi Muhittin Hamdi Yıldırım, konuşmacı olarak katıldığı “Erbakan’ı Anlamak ve İslam’da İttifak Ahlakı” konulu konferansta: “Bu anlattıklarımızın hepsi Erbakan Hoca’dan öğrendiklerimizdir.” diyerek başladığı konuşmasında, Erbakan Hoca’mızın prensip ve projelerine, Onun ifade ve ideallerine tamamen aykırı yorum ve yaklaşımlarda bulunmuşlardı.

“İslam’da parti var, ama particilik yoktur”… “Partime gelmeyene ‘Batıl yoldasın’ denilemez”… “Bizim dinimizde particilik yoktur ve bu konular (partiyle ilgili çalışmalar) cihat değildir”… Kur’an-ı Kerim: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı sarılın, parçalanmayın” buyurmaktadır. Bu ayetteki “camian” kapsamına her parti mensubu girer mi, girer.” (Yani Saadetli olmak şart değildir)… Allah bize: “Müslümanlık dışında bir kimlikle ölme, yani parti için sakın ölme” buyurmaktadır. (O halde Saadet Partisi için çalışıp bu yolda ölmek, İslam’a aykırı ve tehlikeli midir?)… “Başka parti mensuplarına diyeceğiz ki, (bizim partimize gelmene gerek yok) sen de kendi partinde İslam’ı (yaşa ve) anlat” gibi sürekli “İslam’da particilik yasaktır… Diğer parti mensupları da Hak yoldadır… Cenabı Hak Müslümanların ittifakını emir buyurmaktadır, öyleyse bütün Müslümanları haklı bulup saygı duymamız, Müslüman kimliğinde ittifak yapmamız lazımdır” anlamında laflar edince, konuşmanın bütünlüğü içinde: “Saadet Partisi’nin başka parti veya siyasi oluşumlarla dava adına değil, dünyalık hesaplarla ittifak çalışması içine girdiğini ve bunu Milli Görüşçülere kabul ettirmek için bu konferansların tertip edildiğini” düşündüğümden konferans esnasında salondan kendisine:

“Bu anlattıklarına göre şimdi Saadet Partililer din ve dava gayreti değil de particilik mi yürütmektedir? Erbakan Hocamız: “Saadet Partisi Milli Görüş’ün tek adresidir… Milli Görüş Hak’kı, diğerleri Batılı temsil etmektedir” buyururken yanlış söylemiş ve İslam kardeşliğine zarar mı vermiştir?… “Diğer partilerin küresel emperyalizme hizmet etmek için ve Siyonist merkezlerce yönlendirildiğini” defalarca hatırlatan Erbakan Hoca’mızın bu tespitleri yersiz ve gereksiz midir?… “İttifak yapılacaksa Saadet Partisi çatısı altında ve Onun amaçları doğrultusunda olması gerekmez mi?” anlamında itiraz edince şaşırıp, şapşallayıp kalmış, olumlu veya olumsuz hiçbir cevap vermeden konuşmasını sürdürmeye çalışmıştı. Bir süre sonra salonu terk ettim ve zaten duyarlı ve tutarlı bazı Milli Görüşçü kardeşlerimizde de mırıldanmalar ve itirazlı tavırlar başlamıştı. Salondan çıktığımda konuştuğum bir kişi bana: “Sen o itirazı yapınca ben yanımdakine: Bunlar başka partilerle ve davanın değerleri ve hedefleri gözetilmeden ittifak yapacaklar ve bize de; “İslam bunu emretmiştir. Bunları da bize Erbakan Hocamız tavsiye etmiştir” diyecekler” dediğini anlatmıştı.

Oysa; inancımıza, ahlakımıza, aklımıza ve vicdanımıza uygun Adil bir Düzen kurulmadan ve en azından bu amaçla yola çıkan bir oluşuma katılmadan, İslam’ı bütün kurum ve kurallarıyla yaşama şansı asla bulunmayacaktır. Tam aksine, Batıl sistem ve partiler içerisinde, insanlar giderek yamuklaşıp yozlaşacak, o toplum hayatında İslam sadece bir aksesuara dönüşmüş olacaktır.

Bir toplumun çoğunluğunu oluşturan halkın DİNİ ile DÜZENİ çatışırsa, orada huzur kalmayacaktır. Örneğin:

DİN faizi haram sayıyor, DÜZEN serbest bırakıyor, hatta resmi ihale ve kredilerde faizli Banka aracılığını mecbur tutuyorsa…

DİN zinayı büyük günah sayıyor, DÜZEN ise mubah görüyor ve önünü açıyorsa…

DİN kumarı şeytan işi sayıp yasaklıyor, ama DÜZEN loto, toto, piyango, kazı kazan, yan yat kazan… Yüz çeşit kumarı şans kapısı diye teşvik ediyorsa…

1- Bu durumda insanlar, ya dinine bağlı kalacak, ama düzenle zıtlaşacak ve devlet imkânlarından mahrum bırakılacaktır.

2- Veya düzenin, inancına aykırı fırsatlarına kapılacak ve böylece vicdanı-imanı yozlaşacaktır.

3- Ya da; insanlar hem Dinini hem Düzeni idare etmeye kalkışacak ve münafıklık artacaktır.

Evet, Din ile Düzenin zıtlaşması, toplumu yozlaştıracaktır!

Çünkü bir toplumun: Diniyle Düzeni, ahlaki prensipleriyle siyasi projeleri, Camide dinledikleriyle mektepte öğrendikleri eğer birbirini tutmuyor, zıtlaşıp farklılaşıyorsa; bu durumda ya Düzene uyup dinlerini yozlaştıracaklar veya Dinlerine uyup Düzenle çatışacaklar, her iki halde de huzursuz olacaklardır. Tekrar vurgulayalım ki; bu durumda insanlar, a) Ya dinlerinin bir takım emir ve hükümlerini bırakacaklar, b) Ya düzene başkaldırıp isyancı konumunda olacaklar, c) Veya genellikle hem Dinlerini hem de Düzenlerini idare edip yani “hem Dindar, hem Düzenbaz” geçinip münafıklaşacak; sonunda fikren Müslüman fiilen Hıristiyan gibi yaşamaya mecbur kalacaklardır.

Allah aşkına; dinsiz, Darwinist, Leninist ve anarşist PKK’nın sivil ayağı olan HDP içinde ve hizmetinde nasıl Müslüman kalınacaktı? Din ve devlet tahribatçısı ve maneviyat istismarcısı bir AKP zihniyetiyle İslam nasıl bağdaşacaktı? Oğuzhan’ın tertip ve talimatıyla, Muhittin Yıldırım’ın; Ayet ve Hadisleri keyfince yorumlayarak, Erbakan Hocamızın sözlerini ve tavsiyelerini çarpıtarak; “Herkes kendi partisinde İslam’ı yaşasın ve anlatsın. Ve bütün partilerdeki Müslümanlar ittifak yapsın…” şeklindeki fikren yanlış, fiilen imkânsız olan yaklaşımlarıyla, aslında Saadet Partisi’ni Milli Görüş esaslarından ve amaçlarından saptırmaya çalıştıkları açıktır. Öyle ise SP’ye ne ihtiyaç vardır, başka partilerden ne farkı kalmıştır? Bunlar SP’yi bir tarikata veya cemaate çevirme çabasıdır, elbette kerametli şeyhleri de Oğuzhan Asiltürk olacaktır… Bütün bu kasıtlı yorum ve yamukluklar, Siyonist merkezlerin: “Erbakan artık öldü ve toprağa gömüldü… Ama bu yetmez, Onun üzerine beton dökmemiz lazımdır!..” planlarını, adım adım ve içimizdeki adamlarıyla uygulama hazırlıkları olmasındı!?

Elbette, partisi, kökeni, tarikatı, cemaati ne olursa olsun, bütün Müslümanları kardeş bilmek lazımdır. Ancak, onları batıl ve bozuk saplantılardan, yanlış ve zararlı taraf ve tavırlardan kurtarıp, Hakka ve hayra çağırmak da farzdır.

Başka partilerle seçim ittifakları ve koalisyon ortaklıkları ise, ancak Milli Görüş çatısı, esasları ve amaçları doğrultusunda olursa yapılmalıdır. Erbakan Hocamızın uygulamaları tamamen bu kapsamdadır. Yoksa, “%3 oy oranına ulaşmış sayılalım, böylece Hazine yardımını alıp kırışalım…” veya; “Dış güçler hesabına, Devletin planlarını bozalım…” gibi girişimler batıldır, fırsatçılıktır, şahsi çıkar amaçlıdır ve inşaallah tutmayacaktır.

SP yeni hıyanetlere alet mi olacaktır?

Adelina Sfishta; 1987 Kosova-Podujeva doğumlu genç bir bayandı. Kosova savaşını militan bir kız olarak yaşamıştı. Radyo, televizyon eğitimi almış, 2009’da Balkan TV’de çalışmaya başlamıştı. Haber programları yapmakta, ayrıca OCAKmedya’da yorumlar yazmaktaydı. Balkan ülkeleri ve Türkiye eksenli araştırmalara yoğunlaşmıştı.

İşte bu Adeline Sfishta’nın “OCAKmedya”da “Saadet Partisi: Kök hücre harekete geçebilecek mi?” başlıklı bir yazısı yayınlanmıştı!

“Kök hücreler yüksek çoğalım potansiyeline sahip çok kritik hücrelerdir. Değişmeden yüksek çoğalımı gerçekleştirebilirler ya da değişime uğrayarak yüksek çoğalımı gerçekleştirebilirler. Değişmeden çoğalan “kök hücreler” mevcut yapının korunmasını ve güçlenmesini sağlarlar. Değişerek çoğalan “kök hücreler” ise farklı yapıların oluşmasına neden olabilirler. “Kök Hücreler” iki önemli rol oynayabilirler: 1- Self-Renewal rolü: kendini yenileyebilme yeteneği. 2- Differrentiation rolü: değişime uğrayabilme yeteneği. Kök hücreler; sürekli çoğalabilir ve belirli bir kullanılabilir hücre havuzu oluştururlar. Doğru sinyali aldıklarında çeşitli hücre tipine dönüşebilirler veya çoğalabilirler. Kök hücrenin fonksiyon görebilmesi için bu “iletişimin” açık olması gerekir. Doğru sinyal “kök hücre” havuzuna ulaşabilmelidir. Sanırım “kök hücre”lerin önemini ve fonksiyonlarını anlatabildim. Elbette mesele ihtisas sahiplerine ait. Ben Saadet Partisi’nin Türk siyasetindeki “Kök Hücre” rolünü anlatabilmek için böyle bir giriş yaptım.

Erbakan döneminde “Milli Görüş” olarak adlandırıldı bu anlayış ve daha net bir vaziyete sokuldu. Milletin cevherine inanan “Milli Görüşçüler”; “taklit”i reddediyor, “orijinal bir medeniyet sevdası”nın ardına düşüyorlardı. Tıpkı “ecdadın yapabildiği gibi”, kendilerine güveniyorlardı. Milli Görüş, öncelikle kendi bilimsel potansiyelini oluşturma ve buna dayanarak Milli Sanayisini kurma iddiasındaydı. Ayrıca, diğer medeniyetlerin kendi içlerinde oluşturdukları “beraberliklerin” Milli Görüş değerlerine sahip ülkeler arasında da kurulabileceğini, hatta kurulması gerektiğini düşünüyorlardı. (Batıl ve Batılı) bir medeniyeti taklit eden, kopya olan sistem, elbette Milli Görüş’ten rahatsız oldu ve ona tuzaklarını kurmaya başladı. Uzatmayalım. Asker kullanıldı veya asker görevini icra etti ve “Milli Görüş” liderliği ve kadroları ülkeyi yönetmeye “layık görülmedi”, kısa süreli “kaptanlık” (Erbakan iktidarı) askerin müdahalesi ile sona erdirildi.

İşte bu noktada “kök hücre” başkalaşarak yeni bir “hücre” oluşturdu. Yeni hücre “Milli Görüş gömleğini çıkarttık, kökümüzle alakamız yok” diyordu. Milli değerler, orijinal medeniyet, Milli Sanayi, filan da pek umursanmıyordu. Diğer medeniyete mensup olanlar bu yeni hücreden pek memnundu. Acemilikleri, derinliği ve tuzakları görmelerini engelliyor, ışıltılı imkânlar ayaklarının altındaki uçurumları fark edememelerine neden oluyordu. Aslında bu doğumda pek de gayretleri bulunmuyordu. Azıcık asker filan kullanılıyor, biraz algı yönetimi yapılıyordu. Yani gömleği çıkaranlar fazla zahmet çekmiyordu… Milli Görüş kök hücresini, çatır çatır parçalayan bu yeni yetme hücrenin, (AKP’nin) havasından geçilmiyordu. Bu yeni yetmeler, yaşlı Erbakan Hoca’yı pek “küçük” gördüklerini de saklamıyordu. Hoca’nın, hataları ile, “gemiyi karaya oturttuğu” söyleniyordu.

(SP’de kalan) “Kök Hücre” kendini çok mahzun hissetmeye başlamış ve 20 yıllık bir “hicran dönemi” yaşamıştı. Yeni hücrenin saçtığı ışık nedeniyle “kök hücre” pek bir silik görülüyordu.

Yeni hücrenin (AKP’nin) vücut üzerindeki deformasyonu; milleti diğer medeniyetlerin bağımlılığından kurtarmayı bırakın, milleti daha da bağımlı kılmış, milletin gözünün ferini söndürmüş, medeniyetlerin temelini oluşturan “ahlakı” yerlerde sürünür vaziyete taşımış, medeniyet meydana getirebilmede en büyük değer olan onur-şahsiyet yıpratılmış, motoru olmayan tank-yabancı patent demo araba-kâğıt üzerinde yerli, bilimsel tabana sahip olunmadığı için komple yabancı, sözüm ona yerli üretimler-ithal tarım ve ziraat-ithal hayvancılık gibi tepeden tırnağa dışa bağımlı bir “al-sat” sektörü oluşturmuşlardı.

Bu yeni hücre (AKP), çoğalmış, çoğalmış ve bütün toplumu sarmıştı. Bunlar zahmetsiz “rahmet” bekliyordu. “Ağır sanayi” filan boş sözlerdi onlara göre. Havadan para kazanmak, jeep-villa-birkaç hanım almak, servetler yığmak, yarışın en önemli gerekçeleri sayılıyordu. Rüşvet, yolsuzluk, beytülmalı talan gırla gidiyordu. Yurt dışında numune olması gereken bu yeni hücrelerden bazıları artık harama uçkur çözüyordu. Evet bu yeni hücreler çok kazanıyorlardı, ama sardıkları toplum çürümekte ve Allah’ın en son dini gözlerden ırak bir hurda deposuna atılmaktaydı. Yeni hücrenin bozulmuş değer yargıları, artık toplum için İslam’ın ne denli çiğnenebilir, aşındırılabilir, Allah’tan korkulmayabilinir v.b. davranış biçimlerini oluşturmaktaydı. Bu acemi (ve hain) hücre; hem kendini hem de sahip olduğunu iddia ettiği değerlerini ve de milletin değerlerini yerle yeksan etmeyi başarmıştı.

Gelelim esasa; sözümün özü şudur: Milli hareketin (SP’nin) “kök hücresi” halâ sağ ve salim yerinde durmaktadır. Milyonlarca eziyet çekilerek bu “kök hücre”nin muhafaza edilmesi başarılmıştır. “Bu ‘Kök Hücre’ (SP’nin kurmay ekibi) yeni dava adamları yetiştirmek zorundadır. Aksi halde “topyekün” kaybedilmiş olacaktır. Kök hücre başarır, bu yeteneği vardır. Ve esasen kök hücreler “zor zamanların” aktörleri sayılır. İhtiyaç hayati derecede artmıştır ve işin şakası kalmamıştır. Milletimiz bütün coğrafyalarda “fakru zaruret” içinde kıvranmaktadır. Tefrika her tarafı sarmıştır. Evet size söylüyorum “Kök Hücre” Saadet Partisi (Kurmayları!). Olanlara rağmen kırgın olmadığınızı biliyorum. Millet için açın bağrınızı, herkesi kucaklayın, davaya, gerçek dava adamı gibi sahip çıkın. Kendinizi feda etmesini bilin ve başarın. Çünkü kök hücreler “uygun iletişimle” süratle çoğalabilirler ve değişime uğramış hücrelerin yerini kısa sürede alabilirler. Söz konusu milletin onuru ve istikbali ise, gerisi teferruattır.”[1] diyen Kosovalı Adelina Sfishta bu bilgilere nasıl ulaşmıştı?

Türk siyasetiyle ve AKP serüveniyle ilgili böylesine derinlikli bir yazıyı Kosovalı 30 yaşında bir kızcağızın yazamayacağını ve hele Milli Görüş hareketine çöreklenen özel ekibi “kök hücre” diye vasıflandırmasının mümkün olamayacağını anlamak kolaydı. Bu yazıyı; Saadet Partisini ve yönetimindeki marazlı ve maksatlı ekibi (kök hücreyi) yakından tanıyan, Erbakan’ı devre dışı bırakmak için her tertibe başvuran şeytani odaklarla irtibatlı bulunan ve dahi kendileri de Balkanlardan (Kosova ve Bosna) kökenli olan birilerinin hazırlayıp, Adelina Sfishta adına yayınladıkları sırıtmaktaydı. Bu kanaatimizi arkadaşlarımızla da paylaşmış ve tahmin ettiğimiz şahsın ismini de hatırlatmıştık. Aradan bir aydan biraz fazla bir zaman sonra Fehmi Koru’nun “Saadet Partisi Küllerinden doğuyor (mu)?” yazısı çıkınca, mesele netlik kazanmış, asıl amaçları da anlaşılmaya başlanmıştı. Bu plana göre: Sn. Abdullah Gül, SP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak, yeni bir umut kahramanı diye öne çıkarılacak, Milli Görüş’ün hazır teşkilatları ve elemanları da alt yapı olarak kullanılacaktı. AKP’den küskünlerin ve diğer partilerden muhaliflerin de bu yeni oluşuma katılımları sağlanacak, böylece Abdullah Gül etrafında, görünüşte Milli Görüş tabanlı, gerçekte Siyonist planlı yeni bir hareket canlandırılacaktı. Yani daha önce Recep T. Erdoğan’ı ayartıp parlatan odaklar; Ondan yeterince yararlanıp iyice yıpratınca ve devlet onu güdümüne alınca, şimdi Abdullah Gül’ü piyasaya çıkarmaya, Oğuzhan Asiltürk ekibinin güdümündeki SP’yi de bu sinsi ve Siyonist amaçları için kullanmaya hazırlanmaktaydı. Oysa bu Abdullah Gül, ötekinden en az üç gömlek daha düşük sırada ve kıratta bir insandı. Karar Gazetesinden Etyen Mahçupyan 06.03.2018 tarihli “Nereden çıktı bu Karamollaoğlu?” yazısında: “Çünkü Saadet Partisi de zaman içinde törpülendi, öğrendi ve değişti…” diyerek Milli Görüş’ün başına çöreklenenlerin söylem ve eylemlerini yumuşatıp Partiyi Siyonizm’in istediği kıvama getirdiklerini imaya çalışmaktaydı. Ama onun bilmediği, Fehmi Koru’nun “Liderlik” dediği Oğuzhan Asiltürk ve özel ekibinin, ta başından beri zaten bu maksatla Milli Görüş’e sokulduklarıydı!

Bundan 1 ay 1 hafta sonra, Fehmi Koru’nun “Saadet Partisi Küllerinden Doğuyor (mu), Hem de Fazla Gürültü Çıkarmadan…” yazısı yayınlanınca her şey açığa çıkmıştı!..

“Siyaseti kuramsal ve uygulamalı olarak yakından izleyen bilim insanı bir dostumla, yine dün, uzun boylu görüşme imkânım oldu. Daha ağzını açar açmaz Saadet Partisi’nin görüntüsüyle ilgili şu tespitini benimle paylaştı: “Temel Karamollaoğlu liderliğindeki Saadet, 2000’li yıllara gidilirken Fazilet Partisi içerisindeki ‘Yenilikçi Hareket’ görüntüsünü veriyor. Böyle devam ederse, bunun, siyasetin denklemini değiştirecek etkileri olabilir…”

Görüşlerini almak için kendisiyle görüşen bir yabancı bilim adamı da Seçimlerde Saadet Partisi’nin performansı etkili olabilir” buyurmuşlardı. ‘OCAKmedya’ sitemize Kosova’dan katkıda bulunan Adelina Sfishta da, Saadet Partisi için ‘kök hücre’ deyimi eşliğinde benzer bir tespitte bulunmuşlardı. Temel Karamollaoğlu’nun İstanbul’da düzenlediği ve benim de katıldığım basınla buluşma toplantısında, hemen her medya kurumundan gazeteciler vardı. AKP’nin başını çektiği ‘Cumhur İttifakı’ içerisinde en fazla Saadet Partisi’ni görmek istedikleri anlaşılmaktaydı. Eminim, Saadet Partisi içerisinde de, Meclis’te temsil edilebilmek için, daha geniş bir çatı altında yer almak isteyenler ve onların baskıları vardır.

“Parti liderliği ise, (yani Oğuzhan Asiltürk!?… Bakın hele Fehmi Koru da Oğuzhan Beyi lider sanıyor!?) seçimlere tek başına katılmayı tercih edeceğe benziyor. Dün yazdım, ittifaklara yarayacak bir yasal düzenleme yapılıyor, ancak yarar getirmesi beklendiği halde zarara da yol açabilir ittifaklar… Özellikle de ateşle barutu bir araya getiren yanlış kurulmuş ittifaklar… ‘Cumhur İttifakı’nı bir tarafa bırakarak geride kalan partilerin –CHP, HDP ve Saadet’in– ittifaka gitmesinin doğurabileceği sorunlar üzerinde bir saniyeliğine duralım: Getireceğinden fazla götürme ihtimali var öyle bir ittifakın… Çatı oluşturdukları için sonuçta kazançlı görülseler bile, çatıyla amaçlanan geometrik sıçrama gerçekleşmeyebilir. Böyle bir ortamın en fazla yarayacağı parti olabilir Saadet…  Kendisine yakın medyada da düzelmeler var. Herhalde dikkat çekiyordur, Milli Gazete ile TV5 kanalı Temel Karamollaoğlu’nun temsil ettiği çizgiye uygun kaliteli bir yayın çabasına girmiştir. Kendim bile bazen unutuyorum, ama benim yayın yönetmeni olarak tanındığım ilk yayın organı Milli Gazete’dir. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın (Bu aslı ve astarı karışıkların ortak bir özelliği de Erbakan’a “Hocam” diyememeleridir.) “Haydi başına geç” demesiyle üstlenmiştim görevi, biraz tereddüt etsem de… O güne kadar da kendi adım yanında mahlasla da Milli Gazete’de (Fehmi Muzafferoğlu) ve aynı gruptaki Yeni Devir’de (A. Akıncı) yazmaktaydım zaten. (Ve tabii, hem tiraj hem de kalite olarak Milli Gazete’yi devraldığın günden, çok daha geriye götürüp teslim etmiştin. A.A.)

Gördüğüm kadarıyla, Saadet, gelecek Cumhurbaşkanını belirleyen parti olma amacını önemsiyor. O amaç için gösterilen çabalar, yalnız veya ittifak halinde gireceği ilk genel seçimde Meclis’te temsil edilmenin de yolunu açabilir mi? Temel Bey mühendistir, o hesabı da yapıyordur”[2] diyen Fehmi Koru, ağzındaki baklayı çıkarmıştı.

Abdullah Gül’ün medya ekibi televizyon kanalı mı kurmaktaydı?

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün medya ekibinin yeni bir televizyon kanalı kurmak için çalışmalar yaptığı ileri sürülmekteydi. KHK’larla ilgili çıkışından sonra AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın tepkisini çeken 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AKP içindeki muhaliflere yakınlığıyla bilinen bir gazeteyi yaklaşık bir ay önce ziyaret etmişti. Gazeteyi yakından takip ettiğini ifade eden Abdullah Gül, başarılar dilemişti. Medyaradar’ın haberine göre; Abdullah Gül’ün bu ziyaretinde Gül’e yakınlığıyla bilinen medya ekibi yeni bir televizyon kurmaya karar vermişti. Hatta, Gül’ün ekibinin yeni bir televizyon kurmak için çalışmalarını başlattığı da söylenmekteydi. Yayın ve stüdyolar için görüşmeler yapan Gül’ün ekibinin yeni televizyonunun yakın zamanda açıklanacağını belirtmişti.

Ahmet Hakan’ın yazdıkları da, bu kanaatimize kuvvet katmaktaydı:

Cumhurbaşkanı Erdoğan istiyor ki:

Devamını okumak için tıklayınız…

 


[1] 16 Ocak 2018

[2] Fehmikoru.com , 22-02-2018

[4] Bak: odatv.com / 11-02-2018

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.