NEDEN MUHAFAZAKÂRLIK ARTTIKÇA, AHLAKSIZLIK DA AZITMAKTAYDI?

147
Paylaş:

29 Kasım 2018

NEDEN MUHAFAZAKÂRLIK ARTTIKÇA,

AHLAKSIZLIK DA AZITMAKTAYDI?

        

6 Nisan 2005 tarihinde ve AKP iktidarı sürecinde ülkemizde korkunç bir olay yaşanıyordu. Maalesef ülkemizde binlerce örneği bulunan; bahtı kara, bağrı yara bir kadın ve kahreden dramı, hepimizi temsil ediyordu. Önceki eşinden boşanıyor, yeni eşi kendisini başka erkeklere pazarlıyordu. Bu zalim adam, zavallı kadının yanında getirdiği küçücük ve masum çocuğa işkence ediyor ve döve döve öldürüyordu! Aile yuvası, toplumun temel taşı çöküyor, ahlak ve namus kavramı can çekişiyordu! Olay Hürriyet’te çıkmasına rağmen (6 Nisan 2005) üçüncü sayfa haberi yaklaşımı dışında, hiçbir yazıya konu olmuyordu. Bir de Vatan Gazetesi bu olaya kısaca değiniyordu. Neredeyse hiçbir köşe yazarı olaya parmak basmıyordu. Vatan Gazetesindeki bir uzman görüşünün dışında hiçbir sosyolog, psikolog, aydın görüş beyan etmiyordu.

 Dünyadan bihaber hükümetimiz ve onun Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanı’ndan bir ses, bir tepki gelmiyordu. Kim bilir, belki de onlara göre bu olay, sadece adi bir polisiye vak’adan ibaret görülüyordu.

Halbuki, bu acı ve feci durum gören gözler için, duyarlı vicdanlar için hiç de hafife alınacak, görmezlikten gelinebilecek gibi bir dram değildi!.. Sadece bir avuç duyarlı insanın feryadı; can çekişen vicdanlarımızın çığlıkları ve hıçkırıkları gibiydi…

“Nerede bu ülkenin kadın kuruluşları? Niçin susuyorlardı? Asıl konuları ve ilgileri bu tür dramlara dikkat çekmek olması gereken bu yapılar illa bir “provokasyona veya paralı bir şova ya da argo tabiri ile dolduruşa getirildiklerinde” mi ortaya çıkıp edebiyat yapacaklardı?

Nerede bu ülkedeki Hümanizm Havarisi geçinen şarlatanlar? Onlar için Emirhan ya da annesi Melahat Semiz insan sayılmıyorlar mıydı? Nerede insan hakları savunucuları? Yoksa onların “azınlık haklarını”(!) savunmaktan ve taşeronluktan başka misyonları kalmamış mıydı? Nerede Hiroşima’da ölen çocuklar için ağıtlar yakan Zülfü Livaneli gibi sosyalist sanatçıları?

Nerede kedi karikatürleriyle uğraşan bu ülkenin Başbakanı? Yoksa etrafındaki Çin Seddi’nden o da mı olan biteni göremiyorlardı? Nerede bu olayı en iyi anlaması gerekenlerden birisi olan Meclis Başkanı?

Nerede TV’lerde kadın programı yapan ve sunan insanlar? İncir çekirdeğini doldurmayan meseleleri saatlerce tartışanlar!? Yoksa iş ciddiye binince onlar da mı kafalarını kuma gömüyorlardı? Nerede bu ülkenin İslamcıları!? Kendi aralarında tartıştıkları zaman mangalda kül bırakmayan, sonra zoru görünce tornistan edip giden külhanbeyi İlahiyatçıları? Sakalları kesip, gömlekleri çıkarınca İslamcılığı bırakıp eyyamcılığa mı başlamışlardı? Yoksa “Mücahitlikten Müteahhitliğe” mi terfi etmişlerdi?.. Bu ne kötü bir alışverişti! Hani AKP gelecek, dertler bitecekti? Hani Müslümanlar kardeşti? Yoksa paraya, pula, makam ve mala, lüks arabalara kavuşunca harç bitti, yapı paydos mu edilmişti? Din, dava edebiyatı bitmiş miydi? Böyle bir durum kardeşlik mi, yoksa kalleşlik mi, kim cevap verecekti?

Ya sizler!? Ey bu ülkenin milliyetçileri… Siz neredesiniz!? “Ne kamusal alanı ulan!” diye gürleyen sesleriniz niçin kesilmişti! Bu ülkenin ‘VATAN TAŞI’ ile ‘VATANDAŞI’nın haklarını savunmanın aynı şey olduğunu, “hatta kimlik erozyonunun toprak erozyonundan daha tehlikeli” bir hal aldığını ne zaman fark edeceksiniz? ’Benim kavgam kuru bir cihangirlik kavgası değil’ diyen Fatih’in medeniyet tasavvurunu ne gün üstleneceksiniz?

Ya size ne demeli, ey bu ülkenin solcuları ve sosyal demokratları? İşsizlik, yoksulluk, gelir dağılımındaki dengesizlikler, yabancılaşma, sömürü, sosyal çöküş, çevresel ve insani kirlenme, eğitim, sağlık, modernizmin getirdiği problemler, ruhsal yalnızlaşma, kadın ve çocuk hakları, aile… Efendim! Ne diyorsunuz, yoksa anlamadınız mı? Size; bu ülkenin köşe taşlarını yerinden oynatmak için manivela olarak kullanılan sloganlar dışında hiç mi duyarlı ve tutarlı bir tarafınız kalmamıştı?

Siz iyisi mi onları sakız gibi çiğnemeye devam edin bakalım… Ya bu ülkenin muhalefeti? Pardon. Onlar kepenkleri çoktan indirmiş ve tatile çıkmışlardı!

Ve nerede şanlı komutanlarımız?.. Halkın can ve mal güvenliğini, dahili ve harici düşmanlara karşı korumakla yükümlü kurumlarımız ve kurmaylarımız?.. Ne zaman tavır alacaklardı? Bunca kapkaç, hayatları kaybolup giden bunca insan, bunca dram karşısında hangi tedbirlere başvuracaklar (mıy)dı?; Harcanıp giden hayatları ve en büyük zenginliğimiz olan insan kaynaklarımızın dejenerasyonunu, ne zaman MGK gündemine alacaklardı?

Nihayetinde biz bir Think Tank (Bilgi Üretme) kurumuyuz. Netice itibariyle tabloyu ortaya koyuyor ve görev çağrımızı yapıyoruz. Yetkinliğimiz ve etkinliğimiz bunlarla sınırlıydı… 

Çünkü bu olay, bütün zulüm tarihinin ve onun kadim geleneğinin tüm izlerini taşımaktaydı. Bu olayda Cennet’ten dünyaya gönderilen Hz. Adem’den beri süregelen iyilerle kötülerin mücadelesinin misali vardı. Onun sürgününden izler vardı!.. Bu olayda Habil ve Kabil’in dramından enstantaneler vardı. Dikkatle bakarsanız; bu olayda ateşe atılan Hz. İbrahim’den bir şeyler vardı. Nemrut gibi kendimizi ve çocuklarımızı kendi ellerimizle ateşe atışımız vardı!.. Bu olayda isyan vardı. Hz. Nuh’un tufanından fırtınalar vardı.

Bu olayda Hz. Yusuf’un kuyuya atılışından, kanlı gömleğinden haber vardı. Hz. Yakup’un hasreti vardı! Bu olayda Hz. Eyyüb’ün sabrı, balığın karnındaki Hz. Yunus’un duası vardı. İnsanoğlunun nasıl zalimlerden oluşunun hikâyesi vardı. Pişman ve perişan oluşun seyri vardı.

Ne yoktu ki bu olayda.!? Bu olayda, insanlığın çarmıha gerilişi vardı. Habibi-i Neccar’ın feryadı vardı;

“Ey kavmim! Ey insanlar! Size gönderilen peygamberlere tabi olun! Onlara tabi olun ki sizden bir karşılık beklemiyorlar. Onlar kurtuluşa ermişlerdir.’’ ayetinin hakikati okunmaktaydı… Evet bu olayda Habib-i Neccar’ın feryadı ve öldürülüşünün dramı vardı, onun çağrısının gerçeği vardı.

Bu olayda Hz. Peygamber’in Mekke’de uğradığı zulmün dramı vardı. Taif’te anlaşılamayışının ve kendilerini rahmete çağırdıkları tarafından hakarete uğrayışının örneği vardı!

Bu olayda cahiliye kalıntısı her şey vardı. İnsanoğlunun cehaletinin, yoksulluğunun, çaresizliğinin dramı vardı. Tutunamamanın, ayağı kaymanın, çamura batmanın, tükenişin, haykıramamanın!.. Çalınmış hakların, yaşanmamış hayatların, doğamamış insanların… Mustaz’aflığın (zayıf düşürülmüşlüğün), insanları aklen, madden, kalben ve ahlaken yoksullaştırmanın soysuzluğu vardı!

Ey siz Nirvana’dakiler! Ey Siyonist ve emperyalist şeytanlar ve uşak ruhlu işbirlikçi köleler! Farkında mısınız, sizler insanları insanlıktan ve zıvanadan çıkardınız! Dinden, imandan, candan, maldan, namustan mahrum bıraktınız!. Bu utanç sizin!

Daha bilimsel açıklamalar bekleyenler için dini kavram ve terminolojiye dayalı bu üslubumuz yadırgatıcı gelebilir. Fakat takdir edersiniz ki olayın insani boyutu kuru teorilerle ve salt akılla yapılacak açıklamaları yetersiz kılıyor. Kaldı ki burada kimseye iman telkin etmiyoruz. O başka bir tartışma konusu. Ne var ki Türkiye’yi yönetenler, dinin sosyopolitik, sosyoekonomik ve sosyopsikolojik boyutunu görmezlikten ve anlamazlıktan geliyorlar. Bilerek veya bilmeyerek de ülkenin kuyusunu kazanlara yol açıyorlar. Bu konuyu daha iyi anlamak için sıcak bir olaya, Papa’nın cenaze törenine bakmaları yeterli! Tüm çıplaklığıyla gözlerinin önünde duruyor. Batılıların, Yahudi ve Hristiyan dünyasının huzuru ve kurtuluşu “Din”de aradıklarını görmüyorlar. Daha pek çok boyutu olan bu olayda, insanın acıyan yüreği, akan kanı, yitirilen canı vardı. Ve tabi ki bu olayın sosyopsikolojik yönü vardı. İnsanın kendi özünü yitirmesi, içinin çölleşmesi ve kalbinin sevgisizleşmesi vardı!

Ahlaki temele dayalı bir sosyal toplum olmadıkça, birbirimizi boğazlamaktan kurtulamayacağımızı artık ne zaman anlayacağız? Ne zaman hayat ve huzur kaynağımız İslam’la barışacağız? Kısaca, her şey nasıl insan olacağımız ve nasıl insan inşa edeceğimizle alâkalıydı…

Daha söz bitmedi!

Çünkü bu bozuk ve barbar sistemin, bu haksız ve ahlaksız düzenin kurbanı olan zavallı kadın, kahpece katledilen yavrusunun parçalanmış cesedini, korkusundan bir bavul içinde Balıkesir’e taşıyordu! O bavulda; bu ülkeyi yönetemeyenlerin –dikkat edin yönetenlerin değil, çünkü yönetebilselerdi böyle olmazdı- günahları vardı! O bavulda hain yöneticilerin, zalim sermayenin suçları yatıyordu!..

O bavulda; varlığa, hayata, insana dair hiçbir fikri ve derdi olmayanların paradigmalarının iflası vardı. Bugünkü konumlarımızın, bakış açılarımızın, parametrelerimizin yetersizliği vardı o bavulda! Kendimizi gözden geçirmemizin, iş işten tamamen geçmeden, oturup bir nefis muhasebesi ve durum değerlendirmesi zorunluluğu vardı.

Çankaya tepelerinden birkaç kavram, birkaç kelime etrafında dönüp duran açıklamaların, bu ülkeyi anlamaya yetmediğinin göstergesi vardı o bavulda. O bavulda; iç ve dış düşman sıralaması yapan kurumların, bu ülkenin “yel değirmenlerinden” daha ciddi sorunları olduğunu göremeyişleri vardı. O bavulda; %9 kalkınma hızı sağladık, enflasyonu %10’un altına çektik diyerek böbürlenen hükümet çevrelerinin, politikalarının iflası vardı.

O bavulda; bu ülkenin aydınlarının sığlığı, yalakalığın çürümüşlüğü ve toplumun hiçbir sorununa çözüm öneremeyen üniversitelerinin çöküşü vardı. O bavulda; bu ülkeyi soyup soğana çevirenlerin, şerefsizliği vardı. Evet o bavulda, bu ülke soyulurken sesini çıkarmayanların, görevini yapmayanların vebali vardı, duyarsızlığı vardı.

O bavulda; elde ettikleri “erk”i ülke ve millet çıkarına kullanması gerekenlerin, kendi keselerini doldurmak için işledikleri suçların faturası vardı. O bavulda; en ufak bir dini tezahürü “laiklik tehdidi” olarak algılayan çevrelerin, “laik köklerden, etik değerler üretilemeyeceğini’’ bilemeyecek kadar büyük cehaletleri ve hıyanetleri vardı!.. Laisizmi, “kutsalsız bir toplum yaratma” çabalarının gerekçesi kılanların, insanları donatacak ve hayat karşısında savunmasız bırakmayacak bir önerilerinin olmadığı gerçeği vardı o bavulda. Evet o bavulda siz vardınız, biz vardık! Velhasıl hepimiz vardık o bavulda!

Tıpkı Tabut’ta Fransa Krallığı Olduğu Gibi!

Fransız ihtilali öncesi yıllardı. Kral, avenesini de yanına alarak ava çıkmıştı. Dönem; “Ekmek bulamazlarsa, pasta yesinler” zamanıydı. Halk açtı ama kralın keyfi tıkırındaydı. Kral avlanıp eğlenme sevdasındaydı. Az ötede ise bir patika yolda kendisini taşıyan eller üzerinde, açlıktan ölmüş bir köylü tabutta mezara götürülüyordu! Kral sordu: “O ne?”

“Bir Köylü. Ölmüş efendim!” Dediler… Kral avına devam etti. Hiç aldırmadı bile!.. Yorumcu tarihe notunu şöyle düşecekti.

“O tabutta Fransız Köylüsü Yoktu. Fransa Krallığı Vardı!..”

Bu ülkenin bütün sorumluları ve sorumsuzları size söylüyoruz! Hâlâ görmüyor musunuz?

“Emirhan’ın cesedinin taşındığı o bavulda Türkiye Vardı!..” feryatlarına kulak asılmamıştı…

Ne diyelim; bu milleti imandan, İslam’dan, Kur’an’dan koparanlar utansındı!.. Şehvet ve şöhret’e tapıp, ahlak ve namus kavramını karartanlar utansındı!.. Medine’de kuyumcu Yahudi’nin, Müslüman bir hanımın eteğinin açılıp, edep yerlerinin görünmesine sebep olması olayının: Hz. Peygamberimizce İslam’ın ve insanlığın onuruna yönelik en tehlikeli saldırı sayılması gerçeğini unutturup, namusumuzu, yurdumuzu, ordumuzu ve onurumuzu hedef alan bunca tahrip tahkir ve tacize rağmen; hâlâ Allah Resulûnü “Hoşgörü ve Diyalog…” öncüsü göstermeye çalışan ve hiç utanmadan “Kutlu Doğum Haftası”nı kutlayanlar utansındı! Din istismarıyla iktidara gelip, din ve ahlak tahribatı yapanlar utansındı!

Şimdi yıl 2018… Ve hâlâ AKP iktidardaydı. Ama muhafazakârlık arttıkça, ahlaksızlık da azıtmaktaydı.

“Esra Erol programında bir kadın, kendisine ve kız kardeşine ağabeylerinin tecavüz edip, gebe bıraktığını açıklamıştı…”

“Kendi kızına küçük yaştan itibaren yıllarca tecavüz eden baba yakalanmıştı.”

“Beş çocuklu kadın, öz kaynıyla kaçmıştı…”

“Kayınvalidesiyle gizli aşk yaşayan damadı, karısını boşamıştı…”

“Mahalle imamı, caminin özel odasında Suriyeli kadınla basılmıştı.”

“Altı yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden 60 yaşındaki adam tutuklanmıştı…”

“Bakım yurdundaki kız ve erkek çocuklara tecavüz eden idareci aranmaktaydı…”

Yengesine, gelinine, teyzesine ve küçük talebesine tecavüze kalkışanlar, kurbanlarını öldürüp, parçalayıp çöp bidonlarına atanlar çoğalmıştı…

İnsanın kanını donduran, vicdanını sızlatan ve yüzünü kızartan bu tür haberler, her geçen gün artmakta, gazete ve TV haberlerinde sıklıkla yer almaktaydı. Toplum hızla yozlaşmaktaydı, ahlaki ve ailevi tahribat yaygınlaşmakta ve daha da beteri bu korkunç gidişat karşısında ilgili ve yetkili makamlar duyarsız kalmaktaydı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi, son bir buçuk yılda (2017-2018 arası) 21 bin 957 çocuğun kayıtlara ‘hamile’ olarak geçtiğini açıklamıştı. Kayda girmeyenleri de hesaba katınca rakamlar daha korkunç boyutlara ulaşmaktaydı!

CHP Milletvekili Ali Şeker’in ‘istismar sonucu hamile çocuklar’ hakkında bilgi almak için yaptığı başvuruya aldığı yanıtla, Türkiye’nin kanayan yarası ‘çocuk anne’lerle ilgili korkunç rakamlar ortaya çıkmıştı. Resmi verilere göre, 18 ayda 21.957 çocuk gebe kalmış ve hastanelerde kayıt altına alınmıştı. İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 18 yaş altı gebeliklerin, adli makamlara bildirilmemesi skandalının ortaya çıkması üzerine, konu çeşitli soru ve Meclis araştırma önergeleri ile Meclis gündemine taşımış, ancak gündeme alınmamıştı. Kendisi de doktor olan Milletvekili, bu sefer de bilgi edinme yasası çerçevesinde CİMER’e başvurmuştu. CİMER’den verilen yanıta göre, 2017 yılı genelinde ve 2018 yılının ilk 6 ayı içerisinde, yani toplamda 18 aylık bir süre zarfında, 21.957 çocuk gebe sayısının kayıtlara geçirilmiş olduğu anlaşılmıştı. Bu verilere göre, ne yazık ki her gün 40’tan fazla çocuğumuz, daha kendileri birer çocukken, okul sıralarındaki derslerini dinlemeleri gerekirken anne olmaya zorlanmışlardı. Ne yazık ki CİMER vasıtası ile edindiğimiz bilgilerde de bazı gerçekler gizlenmeye çalışılmıştı.

Geçen yıl, hükümetin bir gece yarısı önergesiyle çocukları tecavüzcüsüyle evlendirerek af getirmeye çalıştığını ve muhalefetin gösterdiği güçlü tepki ile geri adım atmak zorunda kaldığını hatırlatan Milletvekili: “Çocuk annelikle mücadele etmek için çaba göstermesi gereken hükümet; gece yarısı kanun önergeleri ile çocuk anneliği, çocuk gelinleri özendiren, istismarcılara af getiren düzenlemeler için uğraş verdi. Okullarda ders kitapları aracılığıyla buluğ yaşına giren (kız çocuğu için 9 yaş, erkek çocuğu için 12 yaş) çocuk kendi başına evlenebilir şeklinde eğitimler verilirken, iktidar suskunluğunu korumayı tercih etti. Kanunu çıkaramadılar ancak adli makamlara bildirim yapmayarak fiili durum yaratıyorlar. Bu tercihin sonu da her gün 40’tan fazla çocuğumuzun anneliğe zorlanması sonucunu doğurdu” ifadelerini kullanmıştı.

Dr. Ali Şeker’in aşağıdaki soruları, soru önergesi ve bilgi edinme başvurusuna rağmen yanıtsız bırakılmıştı:

1- 2017 yılı boyunca ve 2018 yılının ilk 6 ayında, Türkiye genelinde kayda geçen 18 yaş altı gebe çocuklarımızın yaşlara göre dağılımı nasıldır?

2- Kayıtlara geçen en küçük gebe çocuk yaşı kaçtır?

3- 2018 yılı içerisinde ortaya çıkan ve yukarıda değinilen iki sağlık skandalı da göz önüne alındığında, çocuk gebelerin yetkili makamlara bildirilmesi konusunda hastane yetkilileri ve sağlık çalışanları yalnızca gebe poliklinikleri ve doğumhanelere başvuran vakaları dikkate almaktadır. Gebe polikliniği ve doğumhanelere başvuran çocuk gebelerin yanı sıra, çocuk polikliniği başta olmak üzere diğer branş ve polikliniklere başvuran çocuk gebelerin takip ve tespiti için alınan önlemler var mıdır?

4- 2017 yılı boyunca ve 2018 yılının ilk 6 ayında gebe polikliniği ve doğumhaneler dışındaki diğer polikliniklere ve branşlara başvuran ve gebe oldukları tespit edilen 18 yaş altı çocuk gebe sayısı kaçtır? Bu çocuklarımızın illere ve hastanelere göre dağılımı nasıldır?

5- Bu çocuklarımızın kaçı ile ilgili olarak sorumlu Sosyal Hizmetler Uzmanı vasıtasıyla İl Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şubesi’ne bildirim yapılmıştır?

İşin daha da kötüsü, görünüşte muhafazakârlık ve din istismarcılığı, yani sahte ve sözde dindarlık arttıkça, toplumdaki ahlaki ve ailevi yozlaşma daha da azıtmaktaydı!

“Gündelik tartışmaların ve yandaş medyanın sihirbazlığı arasında-içinde gözden kaçan bir haber yayınlanmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2017-2021 yılları için hazırlanan stratejik planda, Türk toplumunda dine olan ilgi arttıkça, ahlaki değerlerin aşındığı vurgulanmıştı. Maalesef toplumunun ahlaken korkunç bir yozlaşma sorunu yaşadığı saklanmaktaydı. Resmi rakamların gösterdiği üzere, hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet vb. adi suçlar nüfus artış hızından çok daha yüksek bir oranda artmaktaydı. Kadın cinayetlerinde ve “iş kazası” diye geçiştirilen ihmal ölümlerindeki artışlar, artık normal karşılanmaktaydı. Okullarda, öğrenci yurtlarında ve ıslahevlerinde çocuk tacizinin, sanılandan daha yüksek düzeyde olduğu konuşulmaktaydı.

Ama muhafazakârlık yani şekilci ve şuursuz Müslümanlık ve din istismarcılığı ise sürekli tırmanıştaydı. Yani AKP iktidarları boyunca aslında muhafazakârlaştıkça ahlaksızlaştığımız ortaya çıkmıştı. Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.