Laiklik Kavramının Doğru Tanımı ve Uygun Kurumlaşması

407
Paylaş:

Kelime ve Kavramların Yozlaştırılması

Yeni oluşan sistemler ve medeniyetler, kendisinden önceki düzen ve dönem içerisinde kullanılagelen birtakım kelimelere, yeni manalar yükleyerek, özel kurumlar yanında, orijinal kavramlar da geliştirirler. Aslında hiçbir dil / lisan ne kadar zengin olursa olsun, birbirinden farklı sistemlerin hepsine birden, tamamen yeni ve orijinal kelimeler veremezler. Öyle ise, sistemleri teşkil ve temsil eden unsurların, ortak bir lisan disiplini oluşturması gerekir. Her sistem bu ortak kelimeleri alır, kendi amaçları istikametinde kullanılır ve onlardan özel ve orijinal bir kelimeler ve kavramlar ağımeydana getirir.

İşte İslam dini ve medeniyeti de cahiliye döneminde öteden beri bilinen ve konuşulan “Allah, İslam, iman, küfür, Nebi, Resul, akıl, Kerem, takva, cihat” gibi kelimelere, öylesine yeni ve orijinal anlamlar yüklemiş ve öylesine yeni ve özel kavramlar meydana getirmiştir ki, kıyamete kadar gelişen bütün zamanlara ve bütün şartlara ışık tutacak ilmi, imani ahlaki, siyasi ve iktisadi bütün sorunlara çözüm ve çareye esas olacak bir “değişmez doğrular” bütününü insanlığa hediye etmiştir.

Yapılan ilmi araştırma ve karşılaştırmalar, Kur’an’ın kelime hazinesinin, kendisinden önceki cahiliye Arabistan’ındaki 3 ayrı ve farklı sistemin bir nevi bileşimi olduğunu, ancak bütün bu kelime kalıplarına yepyeni, değişmez ve eskimez manalar doldurduğunu göstermektedir. Bunlar 1- Saf ve sade bir hayat süren göçebe bedevîlerin kullandıkları kelimeler, 2- Mekke ve Medine’de yerleşik tüccar ve soyluların konuştukları kelimeler, 3- Arabistan’da yaşayan Yahudi ve Hıristiyanların kullandıkları ve Arap diline kattıkları kelimeler…

Bu kelimelerin bir kısmını ele alıp bakalım:

Örneğin Allah ismi, cahiliye Araplarınca da biliniyor ve kullanılıyordu. Ancak onların konuştuğu “AIlah” kelimesi Kur’an’daki “Allah” (CC) kelimesinden çok farklı bir anlam taşıyordu. Cahiliye Araplarına göre Allah yeri göğü yaratan ve diğer şefaatçi tanrılardan (put ve tağutlardan) daha büyük olan, ancak etki ve yetki alanı sınırlı bulunan bir varlığı ifade ediyordu.[1] Kur’an’daki “Allah” (CC) kelimesi ise, öyle tanrılar hiyerarşisindeki baş tanrı değil (haşa), varlığı gerçek olan, her şey elinde ve emrinde bulunan, kudreti her şeyi kuşatan, kullarının imani, ahlaki, siyasi ve iktisadi hayatlarına ait kanun ve kurallar koyan, tek ve mutlak bir Rab’dir. Kur’an’da geçen kitap, melek, nebi, resul, ahiret, takva, salat, zekât vb. bütün kelime ve kavramlar, “Allah” ismiyle mutlaka irtibatlı ve çok çeşitli daireler içerisinde bütün bunlar biri biriyle bağlantılıdır.

Yine cahiliye Arap inancında melekler; “yarı tanrı” niteliğinde ve cinlerin üstünde bir varlık kabul ediliyor ve haşa “Allah’ın kızları” olarak biliniyordu. Oysa Kur’an’daki “melek”ler Allah’ın mahlûku olan ve O’na kullukta bulunan nurani varlıklardır.[2]

İslam öncesi Arap lisanında, “Takva”, hayvanların ve insanların, dışarıdan gelecek tehdit ve tehlikelere karşı kendini koruma ve savunma davranışı anlamında kullanıldığı halde, Kur’an lisanında ise “Takva” her türlü küfür ve kötülükten sakınmayı ve gerçek manada Allah’tan korkmayı ve her haliyle O’na teslim olmayı ifade eden geniş ve genel bir kavramdır.

Cahiliye döneminde küfür – kefere: bir gerçeği örtmek ve şükretmenin zıddı olarak nankörlük etmek manasında kullanıldığı halde Kur’an lisanında ise, imanın zıddı olan inkârı ifade eder ve çok önemli ve anlamlı bir anahtar kelimedir.

Cahiliye Lisanında Cihatdünyalık kazançlar ve kuru kahramanlıklar için yapılan zorlu çabaları ifade ettiği halde, Kur’an’da “Hak ve adaleti hâkim kılmak ve Allah’ın rızasına ulaşmak için yapılacak samimi ve ciddi gayret ve hizmetleri” anlatır.

Eski Arapların şöhret ve şehvet yolunda gösteriş için yapılan harcamalara “Kerem – cömertlik” demelerine karşılık İslam bu düşünce ve davranışı fazilet değil bir rezalet kabul etmiş ve “Kerem” kelimesine, “hiçbir karşılık beklemeden Allah rızası için yapılan iyilik ve ikram” manasını yüklemiştir.

Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki Kur’an dili ve İslam medeniyeti cahiliye döneminde kullanılan ve konuşulan kelime ve deyimlere özel ve orijinal manalar yüklemiş ve yepyeni kavramlar türetmiştir. Arapçanın şaşılacak derecede zengin bir kelime hazinesine sahip olması ve mevcut kelimelerden yeni kelime ve kavramlar üretmeye de oldukça müsait bulunması da bu işi kolay hale getirmiştir. Ama maalesef giderek Kur’an’dan uzaklaştıkça, içten ve dıştan tahribatlar arttıkça zamanla İslami kavramların yozlaştığını ve içi boşalan cevizler gibi, sadece kavramların kalıbı ve kabuğu olan kelimelerin elimizde kaldığını görüyoruz. Bugün üzülerek belirtelim ki Müslümanlar arasında “Allah, Peygamber, Kitap, İslam, Cihat” gibi kavramlar maalesef, İslam öncesi cahiIiye dönemi insanlarının kullandığı manalarda anlaşılmaya başlanmıştır.

Pek çok Müslümana göre “Allah”, ibadet ve ahiret işleriyle uğraşan ticaret, siyaset memuriyet ve adalet konularına karışmayan kısaca yeryüzünü tağutlara bırakan bir “gök tanrısı” gibidir.

Yine bazı Müslümanlara göre “Peygamber” sadece güzel ahlak örneği sayılan ve Arap şeyhi görünümünde olan ve hele devlet ve hükümet işleriyle hiç alakası bulunmayan ve her işini mucizelerle yapan bir efsane kahramanı yerindedir.

“Kur’an” ise, yükseklerde korunan, ölüler ve hastalara okunan tılsımlı, esrarengiz, anlaşılmaz ve ulaşılmaz bir dua kitabıdır.

“Cihat”, nefsini kurtarmak ve ibadet yapmak maksadıyla tenhalara kapanmak veya Kurs binası ve cami inşasıyla uğraşmaktır. Daha da beteri; kardeş katliamlarının, terörist oluşumların ve fesat odaklarının vahşi faaliyetleri CİHAT şeklinde sunulmaktadır.

“Hayır“; mermer panolara ve büyük harflerle adını yazdırmak ve reklâmını yaptırmak üzere para harcamaktır.

“Takva”; külah takmak, sarık sarmak ve cübbe kuşanmak yani derviş rolü oynamak ve göstermelik davranışlarda bulunmaktır. Masonları ve din istismarcılarını seçip iktidara getirmeye “hikmet ve maslahat” denilmiş, zalimlere ve batıl zihniyetlere boyun eğmek ise, tevekkül ve teslimiyet zannedilmiştir. Bu yanlış ve yozlaşmış değerleri anlam bakımından dejenere olmuş kelimeleri yeniden gerçek amacına ve Kur’ani anlamına kavuşturmak ve insanımızı bu kavram kargaşasından kurtarmak ise, ilim ve cihat erbabının vazifesi ve çilesidir.

Öyle ise bu “Kelime”lerin Islahı ve Evrensel boyut kazandırılması lazımdır ve zaten Demokrasi ve Laiklik amaç değil araçtır

Toplumda beğeni kazanmış ve hatta insanlığın genel beklentisi halini almış bazı doğru “Kelime“ler, kötü niyetli insanlar tarafından “yanlış manalarla doldurulup şeytani maksatlar” için istismar edilmektedir. Bugün bunların başında ise “Demokrasi” ve “Laiklik” gelmektedir. Halbuki mesela “Hukuk” kavramının, evrensel kurallara ve beşeri bir icma (evrensel konsensüs) ile kabul edilmiş temel ve tabii esaslara dayanması gerektiği gibi, Demokrasi ve Laikliğin de böylesine genel ve gerekli bazı kurum ve kavramlara uyması lazım gelir.

Nasıl ki, oyun sahalarının ve kale direklerinin boyutlarını ve futbolun kurallarını, Türkiye şartlarına göre değiştirmemiz mümkün değilse, “Demokrasi, özgürlük ve insan hakları” gibi kurum ve kavramları da, keyfimize göre eğip bükmemiz, bunları sadece kendimize reva görmemiz, bir çifte standart ve art maksat ifadesidir. Evet, Türkiye’de Demokrasi ve Laiklik açıkça istismar ve suistimal edilmektedir. Ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanlara, inandığı gibi yaşama ve İslâm’ın kurallarını uygulama hakkı verilmemektedir.

Türkiye’nin gizli yönetim şekli maalesef bir zamanlar; “Susurluk sistemi”ne, o da, “Derin devlet düzeni”ne, o da “Karanlık oda rejimi”ne dayanmaktaydı… Bir başka ifade ile sistem, mafya çetesine, o da medya şebekesine, o da masonluk meselesine bağlanmaktaydı… Yani bu dengesiz düzen, bir ara Kanal7’de görüntülerini izlediğimiz, kestikleri keçi kanını içip şeytana tapan Mason diktatoryasıydı… Yunancada “Demos” halk anlamında, ama “Demon” ise şeytan anlamındaydı. Bunların rejimi “Demokrasi-halk idaresi” değil, “demon-krasi” yani şeytanların hâkimiyeti olmaktaydı. Ve zaten “Susurluk sistemine, mafya meselesine” bulaşmayan ve masonların hâkimiyetine başkaldıran Milli Hareketler ise, sürekli dışlanmaya ve kapatılmaya çalışılmaktaydı. Ardından Mahkemelerin bu haksız ve dayanaksız kapatma kararlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınması, ne hikmetse en çok Batı Kulüpçülerini telaşlandırmaktaydı. Çünkü sahtekârlıkları ve çifte standartları, bizzat tapındıkları Batı tarafından ortaya koyulacaktı.

Evet, kanaatimce, çok kullanılan Demokrasi ve Laiklik gibi “Kelime”lerin artık izahı ve ıslahı gerekmektedir. Yeniden yorumlanması bir ihtiyaç haline gelmiştir. Her türlü istismar ve suiistimalden korunacak şekilde sağlam kalıplara ve tanımlara kavuşturulması icap etmektedir. Bilindiği gibi, toplumların arzuladığı ve ulaşmaya çalıştığı bazı değerleri ve dengeleri ifade etmek için, yeni kelime ve kavramlar türetilmiştir. İşte “Laiklik ve Demokrasi” de bunlardan birisidir.

Laiklik; Devlet düzenini, din adamları sınıfının ve din istismarının güdümünden kurtarmak, farklı din ve mezhep mensuplarının, birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlamak” amacını ve anlamını belirten, evrensel bir kurum ve kavram olarak düşünülmekte ve düşlenmektedir, ki bu anlamda güzel ve gereklidir.

Demokrasi ise, “Halkın her kesiminin, aktif ve etkin olarak yönetime katılması, zorbaların ve devrim yobazlarının köleliğinden kurtarılması ve insan onuruna yakışır bir hürriyet ve haysiyet ortamının hazırlanması” heves ve hayalinin bir simgesi olarak dile getirilmektedir ki bu amaçla önemli ve önceliklidir. Bu iki anlam ve amaç, temelde İslâm’ın ruhuna da uygun düşmektedir.

(İslam’a sokmak için de, ibadetleri yaptırmak için de) Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapkınlıktan apaçık ayrılmıştır…”[3] ve “(Öyleyse) Sizin (batıl) dininiz size, Benim (Hakk) dinim Bana (aittir).”[4] ayetleri bu amaçtaki laikliğe,

Onlar Rablerinin (her emrine) icap ederler, namazı dosdoğru kılarlar, (Devlet, Millet ve hükümet) işlerinde meşveret ederler (danışma ve dayanışma sonucu ortak kararla yönetirler.)… (Olgun ve onurlu mü’minler) Bir haksızlığa uğradıkları (temel insan haklarına tecavüze kalkışıldığı) zaman; yardımlaş(acak ve haklarını koruyacak kurum ve kuralları oluşturmak üzere) birlikte harekete geçenlerdir.”[5] ayetleri ise yine bu anlamdaki demokrasiye uygun görülmektedir.

Ne var ki özellikle ülkemizde, maalesef bugüne kadar laiklik adına bazılarınca din düşmanlığı yapılmış, dindarlar hayattan ve hükümetten dışlanmış, ve laiklik; “Dine baskı hükümeti” veya “Dine karşı olanların hakimiyeti” şeklinde uygulanmıştır. İşte, bu yanlış ve haksız uygulamalar yüzündendir ki, laiklik denince bazı kesimlerin kafasında hemen din düşmanlığı algılanmaktadır. Ve yine demokrasi, pek çok ülkede ve Türkiye’mizde, “Diktatörlüğün, saltanat yerine seçimle yürütülmesi… Krallığın Firavunlardan Karunlara (sömürücü sermaye baronlarına) devredilmesi… Mutlu bir azınlığın, demokrat köleler yapılan çoğunluğa hükmetmesi” şeklinde yozlaştırılmıştır.

Bu yanlış ve yozlaştırılmış uygulamalara rağmen “Laiklik ve demokrasi” hâlâ insanlığın ortak hayali ve ideali konumundadır. Yani insanlık din-devlet barışmasını ve farklı dinlerin bir arada yaşamasını, haklı olarak arzulamaktadır. Öyle ise gerçek ilim ve fikir adamlarına gereken, ilahiyatçı yazar ve araştırmacılara düşen, insanlığın bugüne kadar “Laiklik ve demokrasi” diye arayıp da bulamadığı, arzulayıp da bir türlü ulaşamadığı “değerlerin ve dengelerin” İslâm’da bulunduğunu anlamak ve anlatmaktır.

Bu ilmi ve insani gerekleri ve bu İslami doğruları ve değerleri ise, bugün insanlığın ortak malı konumunda olan ve herkes tarafından kullanılan ve savunulan “Laiklik ve demokrasi” gibi evrensel kelimelerle açıklamamız daha uygun olacaktır. Yani demokrasi ve laikliği, yeniden yorumlamamız lazımdır. Daha doğrusu bu kelime kalıplarına, ilmi ve insani olan asıl manalarını yerleştirip topluma sunmamız bir ihtiyaçtır. Böylece;

a) Hem zaten bilinen ve peşinen kabul edilen evrensel “kelimeler”le gerçekleri ve insani gerekleri (ihtiyaçları) anlatmamız kolaylaşacaktır.

b) Hem de İslâm’ın “Silm” kökünden barış ve bereket medeniyeti olarak evrensel bir boyut kazanması ve insanlığın ortak değerleri halini alması mümkün olacaktır. Öyle ise bu kelimelerden korkmak ve kaçmak anlamsızdır. Ve zaten insanların bildiği ve benimsediği bazı ortak “kelimeler”le onlara yaklaşmak, Kur’an’ın hükmü ve tebliğin şartıdır.

“De ki ey ehli kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek ve müsavi olan bir “KELİME”ye gelin”[6] ayeti bu gerçeği anlatmaktadır. Zira her ne kadar, Yahudi ve Hıristiyanlarla Müslümanların Allah inancı ve kavramı çok farklı ise de, en azından Allah’ın varlığını ve ahiret hayatını kabul eden “ortak kelimeleri” bulunmaktadır. Evet bazı Hıristiyan ve özellikle Yahudi bilginlerinin Kimi Yahudiler, kelimeleri ‘KONULDUKLARI YERLERDEN’ saptırıp (kaydırarak Hakk Dini değiştirirler…“[7] doğru kelimelere yanlış kavramlar yüklemiş ve böylece pek çok haksız ve ahlaksız uygulamalara yönelmiş olduklarını Kur’an haber vermektedir. Bu tiplerin İslâm alimleri içerisinde de maalesef örnekleri görülmekte, Kur’ani kavramlar nefsi heves ve hesapları için, yanlış yorumlanmak ve yozlaştırılmak istenmektedir. Bize düşen o kelimeleri ilmi anlamlarına ve İslâm’ın amaçlarına uygun olarak yorumlamak ve tebliğimizi bu yolla insanlığa ulaştırmaktır.…Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle Hakkı Hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir)…”[8] ayeti de, bazı gerçekleri, insanlığın bildiği, benimsediği ve ortak değeri haline getirdiği kelimelerle anlatmak gerektiğine izin ve işaret buyurmaktadır. Zaten Allah-u Zülcelal Hazretleri Ki Allah, Hakk olmak (ve her konuda hakem yapılıp başvurulmak) üzere kitabı ve mizanı indirmiş bulunmaktadır.”[9] Bizim inancımıza göre Kur’an, “Mutlak doğrular” manzumesidir. Yani Kur’an asla değişmeyen ve değerini yitirmeyen ölçüler getirmiştir. Her şeyin, bu ilmi ve insani kurallara göre düzenlenmesi ve değerlendirilmesi, insanlığın mutlaka menfaatinedir. Çünkü İslam, tabii ve evrensel olan hayat ve huzur prensiplerini getirmiştir.

Bu nedenle “Laiklik ve demokrasi” gibi evrensel boyut ve beğeni kazanmış kelime ve kavramları, yozlaşmaktan ve yanlış uygulamaktan kurtarıp, bunların izahına ve ıslahına çalışmak ve ilmi temellere oturtmak hem gerekli hem de güzeldir.

Evet, İslâm insanlar arasında adalet ve hürriyeti gerçekleştirmek için gelmiştir. Bütün Peygamberler de bununla görevlidir.[10] Öyle ise “Laiklik zulümdür, demokrasi küfürdür” gibi yanlış ve yakışıksız yorumlara girişmek, kolaycı ve kaçırıcı davranışlara yönelmek herhalde zararlıdır ve tebliğ metoduna aykırıdır. Bu nedenle Laiklik ve demokrasi gibi kelimeleri suçlu ve sorumlu tutup savaş açmak veya bunlardan korkup kaçmak anlamsızdır. Hem bakınız, Laikliği “Din karşıtlığı”, demokrasiyi ise “Sermaye krallığı” şeklinde uygulayan bazı hain ve zalim çevreler “Din, iman, Allah, Peygamber, Hak, Hukuk” gibi İslami ve insani kelimeleri kullanmaktan asla çekinmemektedir! Bu doğru ve değerli kelimeleri, yanlış ve değersiz amaçları için sıkça kullanıp istismar etmektedir. Ve bu mühim ve mübarek kalıpların içini boşaltıp batıl ve bozuk manalar yüklemektedir. Öyle ise “Laiklik ve demokrasi” gibi çağdaş ve evrensel kelime ve kavramlara da, bizim sahip çıkmamız ve bunları ilmi ve insani temel ve tanımlara kavuşturmamız oldukça önemlidir ve gereklidir.

Ancak ne var ki, kendi halkına güvenmeyen, sandıkta tecelli eden milli iradeye saygı göstermeyen despot ve dayatmacı zihniyetlerin, gerçekten demokrat oldukları ve demokrasiyi uyguladıkları hiç görülmemiştir. Zira demokrasi, halkın kendi kendisini idare etmesi, milli inanç ve ideallerini gerçekleştirmek ve yürütmek istemesidir. Bir milleti millet yapan değer ve dinamiklere düşman olanlar, o milletin tercihine ve hür seçimine nasıl saygı göstereceklerdir? Bu kafalar mafya diktatörlerine ve mason biraderlerine asla karşı gelemeyecektir. Bunlar demokrasi diye zulüm ve sömürü düzenlerini yürütmek isteyenlerdir.

Lâiklik Tanımlanmalı ve Herkesin Anlayacağı Bir Türkçe ile Yazılmalıdır.

Anayasamızın 24. maddesi lâikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama “muğlâk-kapalı”dır ve istismara müsait durumdadır. Oysa Anayasa hükümlerini, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde açık net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır.

a- 24. Madde; Kamunun değil, devletin,

b- Düzenin değil, temel düzenin,

c- Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı,

d- “İstismar edemez ve kötüye kullanamaz” denilmiştir. Burada; “veya” yerine “ve” kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suiistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları, hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır.

“Laiklik”in doğum yeri kabul edilen Fransa’da; başörtüsü sorunuyla ilgili tartışmalar üzerine; “Laikliği araştırma” komisyonu kurulduğunu TV haberlerinde dinlemişsinizdir. Yani Fransa bile, Laikliğin ne olduğu konusunda hâlâ net bir tanım yapabilmiş değildir. Zaten dünyanın hiçbir ülkesinde laiklik kavramının kesin ve açık bir tarifi yapılamadığı gibi; adil bir tatbiki de gösterilememiştir. Erbakan Hoca’nın: “Gelin anayasamıza, laikliğin tanımını ve Türkçe karşılığını yazalım” teklifi hep duymazlıktan gelinmiştir. Çünkü kötü niyetli ve bozuk tiyniyetli bir kesim, İslam düşmanlığı yapabilmek için, Laikliğin hep böyle muğlak kalmasını istemiştir.

Laiklik: Din hizmetleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise, yerindedir.

Laiklik: Farklı din ve mezhep mensuplarına, devletin ve adaletin aynı mesafede kalması ise, güzeldir.

Laiklik: Değişik din ve düşünceye sahip kesimlerin, birlikte hoşgörü ve barış içerisinde yaşama şartlarının hazırlanması ise, tabiî ki gereklidir.

Laiklik: Devletin ve düzenin, belli bir inancın veya din adamları sınıfının güdümüne bırakılmaması ise, elbette isabetlidir.

Laiklik: Herhangi bir dine veya dinsizliğe mensup olmanın, devlet ve hukuk önünde; ne özel bir imtiyaz ve hürmet, ne de kasıtlı bir mağduriyet ve mahrumiyet nedeni sayılmaması ise, herhalde sahiplenmelidir.

Ancak; Laiklik; Bir ülkenin anayasaları yapılırken ve diğer gerekli kanun ve kurumları hazırlanırken, toplumu oluşturan unsurların ve hele kahir çoğunluğun “dinini, manevi değerlerini, gelenek ve göreneklerini, örf ve adetlerini hiç hesaba katmama, esas almama” şeklinde ifade edilmek isteniyorsa, bu hem imkânsızdır, hem haksızlıktır, hem de yararsızdır! Üstelik doğal ve sosyal kanunlara da aykırıdır. Ve zaten Laikliğin böyle anlaşılıp uygulandığı tek bir ülke dahi yoktur. Çünkü halkın kimliğini, kültürünü ve hayat tarzını şekillendiren en önemli etken olan “Dini” dışlayarak hazırlanmış ve halka onaylatılmış-despotik düzenler dışında, tek bir demokratik örnek bulunamayacaktır. Ve bu açıdan bakıldığında, hâlihazır anayasamızdaki diyanet teşkilatı kurumu, kanunları ve uygulaması da, laikliğe aykırıdır… Ve “devletin temel nizamını kısmen de olsa dini temellere dayandırma” suçlamasının muhatabı konumundadır!?

Halbuki, hukuk, halk içindir. Halkın inancını ve manevi ihtiyacını hesaba katmayan ve özellikle “İslam” kokusu aldığı her şeye düşman tavrı takınan bir anlayış ve yaklaşım laiklik değil, ladinliktir (Dinsizliktir) ve laubaliliktir. Çünkü böyle yanlış ve tutarsız bir uyarlama ve uygulama:

• Önce, Devlet-Millet barışını bozacak,

• Din-Devlet zıtlaşmasını ve çatışmasını doğuracak,

• Ülkede huzur ve güven ortamını sarsacak,

• Ekonomiden eğitime, yatırımdan üretime, sanattan kültüre, her yönlü kalkınmayı ve hayırda yarışmayı ortadan kaldıracak,

• Ve nihayet o ülkeyi, dış güçlerin yarı sömürge sahası, hükümetleri ise, uzaktan kumandalı kuklası durumuna sokacaktır…

Bunun en acı ve çarpıcı örneği ise, maalesef, Türkiye’dir. Nisan 2004’teki ‘Milli Egemenlik ve Siyaset Sempozyumu’ sırasında Sn. Recep T. Erdoğan’ın “Batıda bir söz vardır: parayı veren akıbetine hâkim olur” ifadeleri; Türkiye’nin, Yahudi bankerlerin IMF garantisiyle verdiği borç paralarla nasıl esir alındığının, bir nevi dolaylı itirafı gibidir. (IMF bir banka değil, Amerikan devleti adına faizli kredileri tahsil etmede kefalet garantisidir.)

Laiklik bahanesiyle, başörtüsüne, İmam-Hatip lisesine sataşanların… Ve gelişmeleri Kur’ani bakış açısıyla değerlendiren ve doğruyu söyleyenlere savaş açanların, özellikle Batıya yaranmak isteyen yönetimler döneminde mantar gibi ve izinsiz olarak çoğalan kiliselere ve masum bir din tebliği yerine, Türkiye’yi sömürgeleştirmeyi amaçlayan misyonerlik faaliyetlerine niye ses çıkarmadıkları üzerinde dikkatle düşünmelidir. Zaten güdümlü hükümetler bu gibi sorunları çözmenin değil, istismar etmenin peşindedir. Ve yine dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Denktaş’ın “Annan Planıyla bağımsızlığımız elden gidiyor” sözlerine karşı: “Hangi egemenlikten bahsediyorsun… Bir kasa portakal satamıyorsun… Ülkende futbol maçları yapamıyorsun!” şeklindeki sömürge valisi tipi talihsiz tepkisi de bu tür hükümetlerin ve faizci-teslimiyetçi ve AB’ci zihniyetlerin, İslamcılık dejenereleri ve demokrasi demagojileriyle ülkemizi ve geleceğimizi hangi karanlık neticelere sürüklemek istediklerinin bir göstergesidir. Öyle ise; acilen ve kesinlikle:

• Evrensel hukuk kurallarına,

• Temel ve genel insan haklarına,

• Toplumumuzun tabii yapısına ve tarihi mirasına,

• Halkımızın inanç ve ahlak esaslarına uygun olarak, “Laiklik”in tanımı, ilgili ve ilmi otoritelerce mutlaka yapılmalı ve bu Türkçe tarifi anayasamıza yazılmalıdır. Ki, her önüne gelen, Laikliği keyfince yorumlayıp yozlaştırmasın ve hele bu laiklik, İslam düşmanlığı şeklinde uygulanmasın…   Savcılarımız ve hâkimlerimiz de, hangi temel yasalara ve hangi genel esaslara dayanarak karar vereceği konusunda sıkıntı ve şaşkınlık yaşamasın…

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanununu, o dönemde Türkiye’de yaygınlaşan ve kendi dilleriyle eğitim yapıp Hıristiyan kültürünü aşılayan yabancı okulların tahribatından gençliğimizi kurtarmayı ve Milli Eğitim programıyla neslimizi koruma altına almayı amaçlamıştır. Ama ondan sonra gelenler, Atatürk’ün çıkardığı bu yasayı, tam aksine Milli ve manevi eğitim veren İmam-Hatiplere karşı kullanmaya başlamıştır. Aslında Adil bir Düzen’de ve asil bir yönetimde, bütün okullarda, kendi seviye ve statüsünde milli ve manevi değerler en ilmi ve etkili metotlarla öğretileceğinden, bugünkü sıkıntıların çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü Adil Düzen bilinen mezhep ve meşrep taassubuyla değil, genel İslami prensipler ve temel insani gereksinimler doğrultusunda hazırlanmıştır. Sünnilerin de Şiilerin de, dindar kesimlerin de kalenderlerin de ortak ihtiyacıdır.

Teokrasi ve Laiklik Farklıdır.

Önce, kısaca “Teokrasi”nin tanımını yapalım. “Teo”, tanrı, ilah manalarına gelir. “Krasi” idare ve yönetim demektir. Batılı anlayışa göre Teokrasi: Tanrıların, yani tabiatüstü varlıkların veya onların vekili olarak ortaya çıkanların, akli, ilmi ve insani hiçbir kanun ve kurala bağlı kalmadan ve hiçbir makama karşı sorumlu tutulmadan, toplumu keyfince yönetmeleri veya daha başka bir deyimle “dine dayalı devlet şekli” demektir. Bu anlamda Afrika ve Amerika yerlilerinin ilkel totem teşkilatları veya ortaçağ Avrupa’sında hüküm süren, din ve Allah adına insanları ezen ve sömüren Kilise yönetimleri, birer teokrasi örnekleridir.

Ve yine tarihte Mısır firavunları, İran, Hint ve Japon kralları, çağımızda ise Lenin, Mao gibi yarı tanrı yerine konulup bir nevi putları dikilen, ilim ve akıl süzgecine gerek görmeden, doğru yanlış her sözü ve her davranışı “kutsal ilke ve ülkü” kabul edilen, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde tenkit edilmelerine asla izin verilmeyen önder kahramanların yozlaştırıldığı “sahte kurtarıcıların” kurduğu ve “istismarcıların” ısrarla koruduğu sistemler de, aslında tam bir teokratik düzenlerdir.

İslâm ise, sadece imani ve ahlaki konuları içeren bir “din” değil, aynı zamanda idari, iktisadi, ilmi ve hukuki velhasıl hayatın her safhasına ait, adil ve kâmil kurallar öngören bir “barış ve denge” düzenidir. Sosyalizmin vaat edip de bir türlü vermediği “sosyal adaleti”, Kapitalizmin amaçlayıp da asla ulaşamadığı hür teşebbüs ve yaygın saadeti; güdümlü demokrasilerde ve hile rejimlerinde asırlardır aranıp da bulunamayan “en geniş hürriyeti ve Milli hâkimiyeti” gerçekleştirecek, can, mal ve namus emniyetini ve tam anlamıyla, din ve düşünce hürriyetini kuracak ve koruyacak olan yegâne Hak din ve hayat disiplini İSLÂMİYETTİR.

Biz, Adil Düzenin; siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlaki kurum ve kurallarını diğer bütün sistemlerle mukayeseli olarak tartışmaya hazırız. Geliniz gerçeği ve mutluluğu arayan medeni insanlar olarak, ön yargılardan ve şartlanmışlıklardan uzak, aklın ve ilmin ışığında bir karar verelim. İnsanlık olarak aradığımız ve acilen muhtaç olduğumuz “adil ve kâmil” bir düzene, sırf “dini ve ahlaki değerlerden” de yararlanıyor diye karşı çıkacağımıza, bize böylesine gerçek bir saadet ve adalet kurallarını sunan İslâm’a saygı duymamız gerekmez mi? Bütün bu gerçekleri anladıktan sonra, İslâm’ın asla bir teokratik düzen olmadığını, aksine “demokrasinin özü sayılan serbest seçimlere dayalı, milli hâkimiyeti esas alan tam bir hukuk ve hürriyet ortamı hazırladığını” rahatlıkla ve inanarak söylüyoruz. Çünkü İslâm’da, Hıristiyanlıktakine benzer, Allah’la kul arasına giren, insanları af veya afaroz edebilen, hiçbir makama karşı hesap vermeyen ve dokunulmazlığı olan bir “din adamı” sınıfı bulunmamaktadır. Ayrıca İslâm düşüncesinde “devleti din adamları yönetecektir” diye bir kural da yoktur.

Hem İslâm düşüncesi dengeli, uyumlu ve irtibatlı bir “kuvvetler ayrılığı”nı kabul ettiğinden; Adalet düzenindeki;

1- İnsanlardaki fikir ve düşünce melekesinin …Devamını okumak için tıklayınız.


[1] Zümer: 3 – 4

[2] Nisa: 172

[3] Bakara: 256

[4] Kafirun: 6

[5] Şura: 38-39

[6] Ali İmran: 64

[7] Nisa: 46

[8] Şura: 24

[9] Şura: 17

[10] Şura: 15

[11] Bakara: 256

[12] Bak: ATO. Vatanseverin el Kitabı:2 / Dünden Bugüne Kapitülâsyonlar. Sh.127–130

[13] Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın Kanal B’de Başkent Oturumları Programının 1:34:10 dakikasında (04 Temmuz 2007 Çarşamba)

KaynakURL: http://www.necmettinerbakan.net/page.php?act=videoGoster&videoID=640&name=ba-kent-oturumlar-04-Temmuz-2007-ar-amba-kanal-b-

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.