Bir Ülke İçin En Önemli Tehdit ve Tehlike Çok Kolay Kandırılan Yönetici Kadrolardır

665
Paylaş:

Kolay aldatılmak; herkes tarafından ve her keresinde yanlış amaçlar için kullanılmak, en azından saflıktır, akli bir zaafiyet-zayıflıktır. Kandırılmak ise; yanlış, yararsız ve hatta zararlı olduğunu bile bile, bazı nefsi ve siyasi çıkarlar dürtüsüyle haksızlıklara tav olmaktır. Akli zaafiyet ve safdiriklik derecesindeki bir safiyetle aldatılmak, bir nevi “iğfal olunmak”tır, yani gafil ve cahil yakalanmak ve ahmaklığından yararlanılmaktır. Dost ve danışman bildiklerinin, yandaş ve sırdaş ekiplerinin yanlış yönlendirmelerine kapılmaktır. Ama kandırılmak, bilinçli bir işbirlikçiliğini yansıtmaktadır. Bu tür mazeretlere sığınıp kendilerini aklamaya ve haklı çıkarmaya çalışanlar, aslında küresel odaklara hizmetkârlıklarına ve kendi halkına hilekârlıklarına kılıf uydurmaktadır.

Efendim, FETO kandırdı, APO kandırdı, NATO kandırdı…. ABD aldattı, AB yanılttı, İsrail ters yatırdı…. Milyonlarca masum Müslüman’ın acımasızca katledildiği, yüz binlerce kızın gelinin ırzına geçildiği Irak işgalinde aldatıldım, Libya vahşetinde kandırıldım, beş yıldır alevlenen ve ülkeyi harabeye çeviren Suriye ateşine benzin sıktırıldım… diyerek kendilerini sorumluluktan ve suç ortaklığından kurtarmaya, hatta halâ kahramanlık rolü oynamaya çalışanlar, haydi diyelim halkın tepkisinden kurtuldular, ama Cenabı Hakk’ın elinden nasıl kurtulacaklardır? Peygamber Efendimizin hadisi şeriflerinde: “Bir mü’min aynı delikten iki sefer ısırılmayacağına” göre, şimdi aynı şeytani mahfiller ve merkezlerce defalarca ısırılan ve kandırılan kafalar nasıl bir mantık marazına ve vicdan arızasına sahip bulunmaktadır? Ve asıl sorgulanması ve üzerinde durulması gereken konu şudur: Bu kadar kolayca ve defalarca kandırılan kafalar ve kadrolarla; bu millet, bu Devlet ve bu memleket nereye sürüklendiğinin farkında mıdır?

“ABD ve AB tarafından sürekli aldatıldık ve yarı yolda bırakıldık, şimdi de Rusya’ya sığınalım, Şanghay işbirliğine sarılalım” yaklaşımı ne denli sağlıklıdır?

Suriye’de enteresan gelişmeler yaşanmaktaydı. Türk Silahlı Kuvvetleri El Bab operasyonunda Rus uçakları tarafından ilk defa DEAŞ hedeflerinin vurulduğunu açıklamıştı. Türkiye’nin Rusya ve İran’la olumlu ilişkiler kurması lazımdı ve yararlıydı, ama bu “sığınma ve kuyruk olma” şeklinde değil, milli onurumuza ve karşılıklı çıkarlarımıza uygunluk derecesinde yapılmalıydı. İşte bu noktada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Rusya’nın ilk defa Türkiye’nin operasyon düzenlediği El Bab’ta DEAŞ’ı vurduğunu bildirmesi önemli bir aşamaydı.

Ve zaten ABD’nin bazı Rus diplomatik temsilcilikleri kapatma ve Rus diplomatları sınır dışı etme kararı Moskova’nın sert tepkisiyle karşılaşmıştı. Duma Dış İlişkiler komitesi Başkan Yardımcısı Aleksey Çepa, ABD’nin bazı Rus diplomatik temsilcilikleri kapatma ve Rus diplomatları sınır dışı edilmesi yönünde aldığı kararın, giden ABD yönetiminin ‘can çekişmesine’ bağlamıştı.

İşte böyle bir ortamda Türkiye’nin farklı ülkelerle yeni dengeler oluşturması, elbette yararlıydı ve tarihi bir adımdı. Ama teslimiyetçi ve günübirlikçi politikalarla değil uzun vadeli ve gerçekçi milli programlarla bu girişimler başarılı sonuçlar doğuracaktı.

Ateşkes Anlaşması için Suriye’nin harap olması mı lazımdı?

29 Aralık öğleden sonra Şam’daki Beşar Esad yönetiminden bir açıklama ajanslara yansımıştı. Bu habere göre gece yarısı itibarıyla rejim karşıtı güçlere yönelik askeri operasyonlar askıya alınacaktı. Bunun hemen arkasından Moskova ve Ankara’dan da açıklamalar yapılmıştı. Yani Suriye rejim güçleriyle rejim karşıtı güçler, Rusya ve Türkiye’nin “garantörlüğünde” birbirlerine saldırmamak üzere anlaşmışlardı. Anlaşma Birleşmiş Milletler tarafından terörist kabul edilen grupları kapsam dışı bırakmıştı. Yani El Nusra ile IŞİD’e karşı saldırılar ve El Bab’taki operasyonlar devam edecekti. Hem ateşkeste, hem Astana’da yapılacak görüşmelerde masada rejim karşıtı güçleri temsilen Riyad Hicab oturacaktı. Riyad Ferid Hicab, aynı zamanda Cenevre’de BM gözetimindeki Suriye görüşmelerinde de rejim karşıtı güçlerin temsilcisi olan şahıstı. İşte bu Riyad Hicab, elli yaşındaki Suriyeli siyasetçi çekirdekten yetişme bir Baas’çıydı. İç savaş henüz patlamadan önce, 2011 Şubat ayında Deyrüzor Baas temsilciliğinden Lazkiye valiliğine atanmıştı. İç savaşın hızlandığı (ama henüz IŞİD’in ortaya çıkmadığı) 2012 yılında da Başbakanlığa taşınmıştı. Sonra Esad ile aralarında ayaklanmaların bastırılması yöntemi üzerine anlaşmazlık çıkmış, Tarım Bakanlığına kaydırılmıştı. O sırada birden ortadan kaybolmuş ve bir süre sonra Ürdün’den çıkmıştı. İşte Türkiye ve Rusya’nın garantörlüğünde yürütülecek ateşkes sürecinde rejim karşıtlarının sözcüsü olacak Hicab böyle bir adamdı. Asıl ilginç olan, ilan edilen ateşkese ilk defa Esad rejiminin de uyacağını taahhüt etmiş olmasıydı.

Şimdi asıl şu soruyu sormak lazımdı: Beş yıldan fazladır, Suriye baştan başa harabeye çevrilmeden, tam 600 bin insan suçsuz yere katledilmeden ve 3 milyon mülteci Türkiye’ye sürülmeden önce bu anlaşmayı yapmak varken, bugüne erteleyenler, kendi aklıyla mı, başkalarının talkınıyla mı davranmaktaydı? Rusya PYD’yi terör örgütü saymıyor diye, onu anlaşma metnine bile koymayan bir yaklaşımla nereye varılacaktı ve bu kafalarla milli çıkarlarımız nasıl korunacaktı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koalisyon ortaklarını ve Amerika’yı terör örgütlerine silah yardımı yapmakla suçlaması iki ülke arasında yeni bir tartışma başlatmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Mark Toner, Erdoğan’ın eleştirilerini diplomatik üslubun dışına çıkarak “Gülünç” olarak yorumlamış ve ABD’nin YPG’ye silah desteği vermediğini savunmuşlardı. Benzer bir açıklama da ABD’nin Ankara Büyükelçiliği internet sitesinde yapılmış, “YPG-PKK’ya silah vermiyoruz, nokta” yazılmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu açıklamalara tepki göstererek, ABD’nin harf oyunlarına başvurarak gerçeklerin üzerini örtemeyeceğini, hatırlatmıştı. Nitekim ABD’nin PYD/YGP’ye verdiği silah, mühimmat, eğitim ve danışmanlık hizmeti sır olmaktan çıkmıştı. Bizzat PYD’nin başındaki isim olan Salih Müslim, 14 Ekim 2015’te “ABD’nin kendilerine 50 ton silah ve mühimmat gönderdiğini açıklamış ve bunun devamının da geleceğini” vurgulamıştı. Ayrıca PYD ve PKK’ya olan silah ve mühimmat desteği, Amerikan senatosunda bile ciddi rahatsızlık uyandırmıştı. Hatırlanacak olursa Savunma Bakanı Ashton Carter, senatörlerin bu konuyla ilgili soruları karşısında sıcak terler dökmüştü. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’nde 28 Nisan 2015’te düzenlenen bir oturumda, Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham’ın soruları karşısında Savunma Bakanı Carter, PYD’nin PKK ile bağlantılı bir örgüt olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Senatör Graham’ın, Carter’a yönelttiği asıl can alıcı soru şuydu: “Türklerin, bizim YPG’yi silahlandırmamızdan rahatsızlık duyması sizi şaşırtıyor mu?” Savunma Bakanı’nın yanıtı ise tek kelimelikti: “Hayır.” Senatör Graham’ın, “Peki Türkler, ABD’nin YPG’yi desteklemesine razı mı?” sorusuna Carter, yine kısa ve net yanıt vermişti: “Hayır!”

Bay yazarımız doğru mu anlamıştı?

“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcü yardımcısı Mark Toner, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin, “Başta DEAŞ olmak üzere YPG ve PYD’ye destek verdiği” yolundaki sözlerinin “gülünç” olduğunu söyleyecek kadar küstahlaşmıştı. Fiili bir gerçeğin altının çizilmesinden başka bir anlam taşımayan bu sözler neden “gülünç” olarak tanımlanmıştı? Oysa Amerikalıların böyle reddettiği ilişkiler NATO dergisinde yayınlanan makalede kabul ediliyor ve böyle bir ilişkinin farkında olunduğu açıkça vurgulanmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcü yardımcısı “silah desteğinin” söz konusu olmadığını ileri sürdükten sonra sadece “taktiksel destek” sağladıklarını hatırlatmıştı. Siz hiç uçaklardan balyalar halinde atılan “taktiksel desteğe” rastladınız mı? Bize göre “asıl gülünç olan” yazılı ve görsel medya PYD ve YPG’ye sağlanan mühimmat ve silah desteği ile ilgili haberlerle dolup taşarken, “Biz sadece taktiksel destek sağlıyoruz” açıklamasıdır!” diyen değerli yazarımıza şunları hatırlatmamız lazımdı:

ABD’li yetkililer, bizimkilere “Sizi iktidara taşıyan da biziz.. BOP eşbaşkanı yapan da biziz.. Irak, Libya ve Suriye batağına saplatan da biziz.. İsrail’le normalleşme anlaşması imzalatan da biziz.. Evet, PKK ve PYD’yi başınıza saran da biziz… Ama bunların hiçbirine itiraz etmeyerek sadece PKK-PYD desteğimizi dile getirip sızlanmanız gülünç olmuyor mu?” demiş olmasınlardı!? Yoksa Sn. yazarımız yalakalığa mı yanaşmaktaydı?

Sn. İbrahim Karagül, iktidarınız edebiyat değil icraat makamındadır!

“Hiçbir savaş, hiçbir kriz, hiçbir bölgesel bunalım ABD’yi bu kadar suçüstü, bu kadar açıktan yakalatmamıştı. ABD yönetimi, bir coğrafya ile ilişkilerini sadece bir terör örgütüne bu denli ihale etmeye kalkışmamıştı. Hiçbir ABD yönetimi, dünyanın gözleri önünde, bir müttefikine karşı teröre bu kadar açık destek olmamıştı. O örgütlere silah sevkiyatı yapmamış, bu örgüt üzerinden silahlarını o müttefik ülkenin şehirlerine sokmamış, bu şehirlerde iç savaş çıkarmak için kullanmamış ve o ülkenin vatandaşlarını hedef almamıştı. Terör saldırılarında, sivil katliamlarda kullanmamış, katiller, caniler, insanlık suçu ile yargılanması gereken sivil katliam failleri hiçbir zaman bir ülke tarafından böylesine korunmamıştı. 1950’lerden bu yana hiçbir olay, hiçbir bölgesel ve küresel politika, Türkiye-ABD ilişkilerini bu kadar derinden sarsmamış, bu kadar gerginliğe yol açmamıştı. ABD’nin Ortadoğu politikaları bu kadar rezil bir hal almamış, bu kadar pervasızlaşmamıştı. Atlantik İttifakı hiç bu kadar kendi içinde ayrışmamış, kendi müttefikini, üyesini vuracak kadar ayarını bozmamıştı.

Bunlar açıkça Suriye’yi parçalama ve Türkiye’yi kuşatma hazırlıklarıydı!

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri, NATO ortaklığı ve Avrupa Birliği üyelik ilişkileri hiçbir dönemde böylesine güven bunalımı yaşamamıştı. ABD, tarihin hiçbir döneminde Türkiye için böylesine açık tehdit olarak tanımlanmamıştı. Gözümüzün önünde, her hafta helikopterlerle, uçaklarla PKK’ya Suriye’nin belli başlı bölgelerinde ABD silahları, Alman silahları akıtılıyordu. En hafif olanından en ağır olanına kadar silah yığınağı yapıyordu. Türkiye’nin müttefikleri bir terör örgütünü ortak ilan ediyor, onun üzerinden Suriye’yi parçalama, Türkiye’yi kuşama siyaseti uyguluyordu. Ama biz bunu daha önce gördük, biliyorduk. Çekiç Güç olayından bu yana bölgede adım adım ne planlar uygulandığını, bölgenin nasıl parçalandığını, Suriye’deki durumun Çekiç Güç formülünün devamı olduğunu, bir harita çalışıldığını, bu haritanın bir ucunun Türkiye olduğunu, nihayetinde Türkiye’yi parçalamak için adımların sıklaşacağını ve açık saldırıların başlayacağını biliyorduk.

15 Temmuz, Silopi, Koridor: Plan da, silahlar da Amerika’dandı!

Suriye’nin kuzeyinde yapmaya çalıştıkları kirli planın Türkiye ayağını da, Onların hazırladıklarını, Silopi, Cizre gibi ilçelerimizde, sınır bölgelerinde uyguladıkları işgal politikalarının bunun bir parçası olduğunu, oralardaki terör organizasyonunu da Kuzey Suriye’de bu planı uygulayanların yaptığını, bugün PKK’ya silah sevkiyatı yapanların yaptığını yani ABD’nin yaptığını biliyoruz. Daha ne bilelim? 15 Temmuz’da Türkiye’yi vuran alçak saldırıda FETÖ kullanılsa da planın bir ABD planı olduğunu, o gece yüzlerce insanımızın onların kontrolündeki örgütler tarafından şehit edildiğini, o gece Türkiye’nin içeriden vurulduğunu, Güneydoğu’da terörle işgal başlatanların, Suriye’de terörle kuşatmaya alanların 15 Temmuz’un da patronları olduğunu biliyoruz….” diyen İbrahim Karagül’e bir hatırlatmamız olacaktı.. Beyim sizin bildiklerinizi iktidarınız ve kahraman kurmaylarınız da herhalde bilip durmakta, hatta zaman zaman bunları kendileri de aktarıp sızlanmaktaydı. Oysa unuttuğunuz bir şey vardı; iktidar edebiyat değil icraat makamıydı. Bu yazdıklarınızın, artık sıradan bir vatandaşımız bile farkındaydı. Size gereken ve beklenen “malumu ilam (yani herkesin bildiğini açıklamak) ahmaklıktır” cinsinden hatırlatmalar ve horozlanmalar değil, bütün bu hıyanet ve hakaretleri yapan sözde müttefiklerinize karşı asgari ciddiyet ve cesaret tavrı takınıp ilk adım olarak İncirlik Hava Üssünü bu fırsatçı ve fesatçı gâvurlara kapatmaktır.

Hakkâri’de evinin önünden kaçırıldıktan sonra terör örgütü PKK’nın Kandil ve Hakurk kamplarında 3 ay zorla tutulan 13 yaşındaki kız çocuğu K.Y, bile güvenlik güçlerine sığındıktan sonra yaşadıklarını anlatmış, “Sadece Suriye’de kalmadığını, Hakurk ve Kandil’de de kaldığını ve defalarca tecavüze uğradığını hatırlatmış ve bu kamplarda İngilizce konuşan silahlı kişiler bulunduğunu” vurgulamıştı.

Rusya yakınlaşması geç kalınmıştı ve yararlıydı, ama altı halâ doldurulmamıştı.

“Sözde ABD öncülüğünde anti-IŞİD koalisyonu içinde yer alan NATO üyesi Türkiye, NATO’nun rakibi Rusya ile birlikte Suriye’deki IŞİD hedeflerini vurmaktaydı. Üstelik ABD ile Rusya’nın 1992’de Sovyetlerin dağılmasından bu yana görülmemiş ölçüde birbirine girdiği bir sırada Türkiye’nin bunu yapması taktik ve stratejik bir tavırdı. Kısaca Türkiye’nin Suriye hamleleri Amerikan-Rus geriliminin tam da ortasıydı”[1] tespitleri haklıydı. Suriye’deki Beşar Esad rejimi ile karşıtlarının Türkiye ve Rusya garantörlüğünde ateşkes üzerinde anlaşmaları yeni bir dengenin ve dönemin ipuçlarıydı. Ancak halâ NATO üyesi Türkiye’nin, üstelik İncirlik üssünü ABD öncülüğündeki koalisyona açtığı halde, gidip ABD’nin ve NATO’nun en önemli rakibi Suriye, İran ve Rusya ile işbirliği yapmasının inandırıcı ve caydırıcı temelleri oluşturulmamıştı. Hatırlayınız Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) yönetiminden Neçirvan Barzani, geçenlerde Türkiye’ye geldikten sonra PKK’ya Sincar’ı terk etmesi uyarısında bulunmuşlardı.

PKK buna sert çıkmış, “asıl biz sizi vururuz!” tehdidinden sakınmamışlardı. Malum, Kandil KBY arazisinde bulunmaktaydı. Ama aynı 29 Aralık günü ABD’den Barzani’ye destek açıklaması geldikten sonra, 30 Aralık’ta KBY yayın organı Rudaw’da bir haber çıkmıştı: PKK liderlerinden Murat Karayılan Sincar’dan çekilmeyi görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı. Yani ABD istedikten sonra PKK ikinci Kandil yapmak istediği Sincar’dan çekilmeye kapı açmıştı. Özetle dostumuz(!) Barzani de düşmanımız PKK de halâ ABD’nin birer maşasıydı.

“Bu sonuca, devletin önemli kurumlarının …Devamını okumak için tıklayınız.

1.  i’lemû: Kesinlikle biliniz ve (iman ediniz) ki;

2.  ennemâ: sadece ve ancak

3.  el hayâtü-d dünya: dünya hayatı

4.  leibün: oyun

5.  ve lehvün: ve oyalanma, eğlence ve avunma

6.  ve zînetün: ve süs, ziynet ve hoşlanma

7.  ve tefâhürün: ve karşılıklı övünme ve gururlanma (aracıdır)

8.  beyne-küm: sizin aranızda

9.  ve tekâsürün fî el emvâli ve el evlâdi: mallar ve evlatlar (servet, makam ve taraftar) çokluğuyla (övünme vasıtasıdır)

10. ke meseli: şunun misali, örneği gibi ki;

11. gaysin a’cebe el küffâre: yağan yağmur, hayret ve hoşuna gitti (tohumu toprakla) örtenlerin, çiftçilerin

12. nebâtu-hu: onun bitkisi, ekini (onları sevindirip ümitlendirdi)

13. sümme yehîcu: sonra (o ekinler) kuruyup solar

14. fe terâ-hu musfarren: o zaman onu sararmış ve işe yaramaz halde görüp (hayal kırıklığına uğrayacaklardır)

15. sümme yekûnu hutâmen: sonra, çerçöp, kırpıntı olup boşa çıkmıştır

16. ve fî el âhireti azâbun şedîdun: ve ahirette ise (dünyaya aldanan, küfre ve kötülüğe dalanlar için) şiddetli azap vardır.

17. ve magfiretun min allâhi ve ridvânün: (ama Allah’tan korkanlar ve günahtan sakınanlar için) Allah’tan bağışlanma, günahlarından kurtulma ve O’nun rızasına ve cennet yurduna ulaşma vardır.

18. ve mâ el hayâtü ed dünya illâ metâü el gurûri: Dünya hayatı, ancak aldatıcı bir metadan ibaret bir (imtihandır)

Hadid 20: “Bilin ki dünya hayatı, (aslında sadece bir) oyun ve oyalanma (süreci), ziynetlenme (zevklenme) ve aranızda övünme (vesilesi) ve daha çok mal ve çocuk sahibi olma hevesinden ibarettir. Bu ise şu yağmura benzer ki, onun topraktan bitirdiği yeşillikler, (önce) ekincilerin hoşuna gitmektedir. Ama bu bitkiler, sonra kuruyuverecek ve sapsarı olduğu görülecek, ardından çer çöp olup gidecektir. Ahirette ise, (kulluğunu-görevlerini unutup dünyaya dalıverenleri) çetin ve sonsuz bir azap beklemektedir. (Dünyalıkları Allah’ın emirlerine uygun olarak kazanıp O’nun yolunda harcayanlara ise) Orada Allah’ın rızası ve afv edip bağışlaması vardır. Dünya hayatı, sadece aldatıcı bir meta ve geçici bir süreçten ibarettir.”

Sonuç: Dünyaya aldanan ve bu nedenle kolayca kandırılıp kullanılan başkanlar ve iktidarlar, bir ülke için en büyük sorun ve sıkıntı kaynağıdır!


[1] Bak: Neden mi Rusya? Çünkü ABD… Murat Yetkin

[2] 30.12.2016, Sabah, MİT müsteşarı değil, CIA şube müdürüydüm. Mahmut Övür,

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.