BİR İNÖNÜ ANALİZİ VE KEMALİZM SALGINI

516
Paylaş:

7 Eylül 2017

Şunu peşinen vurgulayalım ki, İsmet İnönü hem Kurtuluş mücadelemizde hem de Cumhuriyet tarihimizde önemli yeri olan bir komutan ve devlet adamıdır. Ancak devamlı ve kasıtlı olarak aynı şey gibi gösterilmeye çalışılsa da, aslındaAtatürkçülük ve Kemalizm, birbirinden çok farklı, ayrı ve hatta aykırı kavramlardır. Atatürkçülük; her bakımdan tam bağımsızlığı, milli ve yerli kalarak kalkınmayı temel alırken, Kemalizm, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizmine sığınmanın ve kapitalizme kapılmanın adıdır. Çünkü Kemalizm; Atatürk’ten sonra, CHP milletvekili ve sözde Profesör Yahudi Avram Galanti gibilerce uydurulup, makam hatırına masonların güdümüne alınan İsmet İnönü eliyle uygulatılmış ve Mustafa Kemal’in devamı ve davası gibi gösterilip, ama Onun aziz hatırasından intikam kastıyla hazırlanmış bir “karşı devrim” sahtekârlığıdır.

Zaten İsmet İnönü, ne siyasi, ne de askeri olarak, hiçbir zaman bağımsız bir başkan ve kararlı bir komutan sıfatını ortaya koyamamış; liderliğe değil, emirberliğe yatkın bir şahıstır. İşte Kemalizm, Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra, gizli sabataist cunta ve Mason Localarınca, Mustafa Kemal tarafından yönetimden ve yetkilerinden uzaklaştırılmasının ve dışlanmışlığın intikam hırsıyla yanıp tutuşan İsmet İnönü’yü “2. adam” rolüyle başa geçirerek, uyguladıkları despotizmin ve din tahribinin suçunu Atatürk’ün üstüne yıkma planı ve palavrasıdır. Atatürk’ün ismini duvarlardan indiren, resmini paralardan sildiren, Ona bir mezar yerini bile çok görüp yıllarca Etnoğrafya Müzesinin küflü mahzenlerinde bekleten ve bütün devlet kadrolarını değiştirip hıyanetleri sebebiyle Atatürk’ün kovduklarını, hatta yurtdışından getirtip en önemli ve stratejik noktalara yerleştiren İsmet İnönü’nün bağlılık göstergesi de ve Atatürk’ün kapattığı kahpe ve mel’un Mason sürüsünün Kemalistliği de; Atatürk’ü dejenere etmenin ve milli hedeflerini değiştirmenin jelatinli kılıfıdır.

Kemalizm; Laikliği yanlış tanımlayıp yozlaştırarak iki yönlü din düşmanlığı yapmıştır:

1- İnönü’nün CHP’si maalesef dini ve manevi hayatı tamamen dışlamış, İslami olan her şeye saldırıp savaş açmıştır. Böylece, Atatürk’ün konjonktür gereği zahiren ve mecburen kabul ettiği, ama sürekli ertelediği ve ayakları yere basınca tam aksine hareketlere giriştiği (Örneğin Filistin’de bir İsrail devleti kurulmasına ve Vahhabilerin Hz. Peygamberimizin kabrini yıkmasına karşı, İslam gayretiyle cesaretli ve etkili tepkileri, ve Lozan’ın Türk Milletinin İslamiyet’ten tamamen koparılmasına yönelik gizli anlaşma maddelerini, İnönü tatbikata başlamıştır.

2- Bu din tahribatını ve dindar halkımıza her türlü baskı ve barbarlığı acımasızca yürüten Kemalistler, bir yandan da, İslami kavram ve kurumların içini boşaltmak, Hıristiyan kafalı Müslümanlar oluşturmak ve bugünkü ılımlı İslamcılığın temellerini atmak üzere, tamamen istismar ve suistimal amaçlı İmam Hatip Kursları ve İlahiyat okulları açmaya çalışmıştır.

Oysa Atatürk, İslam Dinini; hurafe ve bidatlardan ve koflaşmış kurumlardan kurtarma, ruhsuz şekilcilik ve taklitçilik hastalığını kurutma, toplumu yaygın cehalet ve meskenet tuzağından çıkarıp müspet bilime ve imani bilince ulaştırma gayreti yürütürken, İsmet İnönü ve Kemalistler tam tersine, kabuk ve yamuk bir din anlayışını destekleyip, İslam’ın özünü çürütme ve kökünü kurutma gayesi gütmüşlerdir.

Bir internet sitesinde rastlamıştık:

1978 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde öğrenciyken o zaman okul komutanımızın 10 Kasım’da bize anlattıklarını aktarmak istiyorum. Törende Bursa Valisi de davetliler arasındaydı ve mutad olduğu üzere “karga kovalayan Atatürk”ten başlayıp “pembe boyalı ev”in ayrıntılarına kadar girmişti. Ardından okul komutanı kürsüye çıktı ve:

“Sizlere pembe boyalı evden, kargalardan bahsedecek değilim evlatlarım” diye sözlerine başladı. Devamla: “Orman Çiftliğindeki bir akşam yemeğinde Atatürk çevresindekilere şu soruyu sormuş: “Ben öldükten sonra, benim için ne diyecekler?”

Masada bulunanların tamamı, yağcılık yarışı yaparak şu türden cevaplar vermişler.

Kimi “Büyük komutandı” diyecekler, derken, bir başkası “Büyük insandı” diyecekler demiş. Bir diğeri “Yeryüzüne gelmiş en büyük insandı” raddesine kadar ulaşırken, ötekilerden biri “Son Peygamber makamındaydı!” diyecek kadar raydan çıkabilmiş. Atatürk bütün hepsinin yağcılığını ve abartılarını dinledikten sonra;

“Hiçbiriniz bilemediniz. Ne diyecekler biliyor musunuz? Eğer, etrafındakiler olmasaydı, daha büyük işler yapacaktı, diyecekler” demiş.”

Evet, bütün dahi liderler gibi Atatürk’ün de en büyük talihsizliği yakın çevresindeki bazı kalitesiz, kabiliyetsiz ve sadakatsiz kimselerdir.

“İsmet İnönü’ye nesnel bakmak” başlıklı şu tarafsız ve tutarlı tespitler oldukça ilginç ve önemlidir.

“Yazımızın başlığını okuyanlar Türkiye’nin bugünkü koşullarında İsme İnönü’yü doğru anlamanın neden önemli olduğunu düşünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, bugün, dün ile önceki günün sentezidir; yarın ise dün ile bugünün! Bugünü dünden, yarını bugünden bağımsız olarak kavramak mümkün değildir. O nedenle, tarih bilimi, toplumlar ve siyaset adamları için çok önemlidir. Tarihi doğru anlayıp değerlendirdiğimiz ölçüde toplumsal olayların yönünü öngörebilir ve gerekiyorsa yön düzeltmesi yapma olanağı bulabiliriz. Aksi taktirde, tarihin öznesi değil nesnesi oluruz; diğer bir ifadeyle, başka öznelerin bize biçtiği rolü oynayan figüranlar durumuna düşer, adeta bir nehrin akıntısına kapılmış küreksiz ve dümensiz bir sandal gibi sürüklenip gideriz. Uluslar için bu kader, tarihin kayalıklarında parçalanmak ya da girdabında yok olup gitmektir. İşte bu nedenle, İsmet İnönü’yü doğru değerlendirmeliyiz. Zira Türkiye’nin bugünkü durumunu anlamanın anahtarı İsmet İnönü dönemi Türkiye’sidir.

Kişilik olarak İsmet İnönü

İsmet İnönü (Masonların güdümüne sokulan ve yozlaşma dönemine rastlayan) bir Osmanlı kurmay subayı görünümündedir. Bulunduğu konum bakımından olduğu gibi zihinsel durumu bakımından da böyledir. Zihnen Batı tarafından devşirilmiş, Tanzimat döneminin ürünü bir Osmanlı subayı gibidir. Mustafa Kemal ile arasındaki düşünce derinliği yanında, temel farklardan biri de bu sayılabilir. M. Kemal düşünce yapısında bağımsızlığı önceleyen ve önemseyen bir şahsiyettir. Değer verdiği en önemli özellik de hem bireyler, hem de uluslar ve ülkeler için tam bağımsızlık ilkesidir. Bu nedenle “Bağımsızlık benim karakterimdir” demiştir. İnönü ise düşünce yapısı bakımından Batı’ya bağımlı birisidir. Bunun en önemli kanıtı olarak, Kurtuluş Savaşı sürecinde, 27 Ağustos 1919 tarihli, Kazım Karabekir Paşaya yazdığı mektup gösterilebilir. Bu mektupta, o dönemdeki İngiliz ve Amerikan mandası taraftarı gruplar ve onların gerekçelerini belirttikten sonra, kendi görüşünü de şöyle dile getirir:

“Eğer Amerika’nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin bugünkü taksim vaziyetini genişletmekten (tevsi etmekten) başka bir şey yok gibidir ki, İngilizlere diğerleri bu hususta yardım (muavenet) edecekler, muhalefet etmeyeceklerdir. Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri yolunda (zemininde) Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır, deniliyor ki, ben de tamamen bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika denetimine bırakmak (murakabesine tevdi etmek) yaşamak için biricik en az zararlı (yegâne ehven) çare gibidir.”[1]

Daha sonra Kurtuluş Savaşı ve 10 Kasım 1938’e kadar olan dönem, hem Türkiye Cumhuriyeti tarihi hem de İnönü’nün düşünsel gelişiminde önemli bir süreçtir. Atatürk’ün ölümüyle bu parantez kapanmış ve düşünce yapısı tekrar kendi yatağına kavuşarak doğal akışına dönüvermiştir. Atatürk dönemi tam bağımsızlığı, ulusal egemenlik amacını ve çağdaş standartlara ulaşıp aşmayı amaçlamış ve 15 yıl gibi yalnızca ulusların tarihinde değil, insan yaşamında bile kısacık bir sürede bunlara yaklaşmayı ve yakalamayı başarmış bir liderdir. Ama yakın arkadaşları (!) bu parantezi kapatıp, yola kendi kaldıkları yerden devam etmişlerdir.

İsmet İnönü kişilik yapısı bakımından çalışkan, azimli ve çok hırslı bir kişidir. Ancak bir devleti yönetecek düzeyde, hele de yeni kurulmuş bir cumhuriyeti yönetecek nitelikte bir devlet adamı değildir. Hızlı algılama, hızlı ve doğru karar verme yeteneği gelişmemiştir. Oysa bu özellikler kırılgan, yeni doğmuş bir devletin, üstüne üstlük savaşla burun burana kalmış bir numaralı adamı için olmazsa olmaz niteliklerdir. İnönü çok zor karar veren birisidir. Bu nedenle de daha baştan yitirmiş durumdadır. Elde ettiği bazı başarılar ancak çok çalışarak zaman içerisinde kazandığı başarılardır ve öğrencilik yaşamına ilişkindir. Devlet yaşamında ise böyle bir zaman kolaylığı yoktur. Her olay, neredeyse örneği olmayan biricik olaydır ve çabuk karar verilmesini gerektirir. O ise, zamanın karar vermesini bekleyen bir tiptir. Zira bu eksikliğinin bilincinde olan İnönü’de ciddi bir özgüven yetersizliği görülmektedir. İsmet İnönü’deki özgüven yetersizliği doğal olarak onun kararlı olamamasına yol açmıştır. Bu kararsızlığı, hem askeri yönetiminde (1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya) hem de devletin yönetiminde görülmüş ve acı faturaları Türk halkına çıkarılmıştır. Bu psikolojik zaaf onun göreli olarak çabuk karamsarlığa kapılmasına da neden olmaktadır. Kötümser kişilik yapısı, 29 Kasım 1918 tarihinde Kazım Karabekir Paşa ile yaptığı söyleşide kendini açığa vurmaktadır. K. Karabekir Paşa bu görüşmeyi şöyle aktarır:

“Pek eski ve pek samimi arkadaşım İsmet Bey bedbin (kötümser) idi. Bana: “Gördün mü Kazım? Her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün gibi sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki, batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz. Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı. Ben kararımı sana söyleyeyim mi Kazım: Köylü olmak! Köylü olalım…”[2] Bu sözler tam bir teslim oluş psikolojidir! O güne kadar bütün yaşamı boyunca savaşmak, teslim olmamak üzerine eğitilmiş Miralay (Albay) İsmet, kendini düşmanın insafına bırakmaya ve “İsmet Ağa” olmaya karar vermiştir.

Bu ruh yapısının bir başka yansıması Kurtuluş Savaşı’nın kritik bir anında, Eskişehir-Kütahya savaşında yaşanan bozgunda ortaya çıkar ve tarihin yapraklarında iz bırakır:

“- Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) her tarafından geriye akan insan selinin ortasında İsmet Paşa’nın şöyle dövündüğünü aktarır: “- Her şey bitti Yakup Kadri! Hayale yer yok! Gerçek bu!.”

Cepheye koşup, durumu gören M. Kemal’in tepkisi ise çok farklıdır;

“- Deja (işte, şimdiden) kazandın!..[3] Görülüyor ki, o durumda alınması gereken askeri kararı, sorumlu konumundaki Garp Cephesi Komutanı değil, BMM Başkanı vermektedir:Ordunun düşmanla arayı oldukça açarak Sakarya Nehri’nin gerisine çekilmesi! Zira İsmet Paşa, ne bu kararı verecek, ne de sorumluluk alabilecek durumda değildir; yıkılmıştır! Ordunun toparlanabilmesi için önce onun komutanının kendine getirilmesi gerektiğini gören M. Kemal, stratejik bir sabırla İsmet Paşa’ya zafer kazanmış bir komutan gibi davranır ve orduya geri çekilme emri verir! Böylece Hızır gibi yetişmiş ve Paşa’yı bataklıktan çekip çıkarmıştır; her zaman olduğu gibi!

İşte bu kişilik yapısı nedeniyle İnönü, tam bağımsızlığa bütün kalbiyle, bütün ruhuyla bağlanamamış birisidir. Kendine güvenmediği içindir ki topluma da hiç güvenmemektedir. Hep bir dış dayanak aramanın peşindedir. Ona göre, bu ulus kendi başına adam olamaz; bir hamiye (koruyucu kollayıcı) gereksinimi vardır. En uygun hami de, ona göre, ABD’dir. Ama bilmesi gerekirdi ki, uluslararası ilişkilerde her “hami” aslında bir “haramidir” (haydut, hırsız). Osmanlının çöküş evresi bunun örnekleri ile doludur. İsmet İnönü’nün bunları bilmemesine olanak yoktur. Ama insanın özgüveni olmayınca, kendisine ve toplumuna inanıp güvenmeyince bakar kör durumuna düşer! En açık gerçekleri bile göremez (panik-atak durumu).

İsmet İnönü başarıya hep hırs ve hilekârlıkla ulaşmıştır. Bunun bir örneğini kendisi aktarır:“Ben istidadı (yeteneği) geç keşfolunmuş bir çocuğum. Sivas Askeri Rüştiyesi son sınıfında evvela sınıfta döndüm (kaldım). Ama ondan sonra?… Ondan sonra aklımı başıma topladım.”[4]

Bu sınıfta kalma deneyiminden sonra öğrenci İsmet (İnönü) çareyi bir sonraki yılın derslerini yaz tatilinde çalışmakta bulacaktır. Böylece başarılı bir öğrenci olacak ve okul birinciliklerine bundan sonra ulaşacaktır. Devlet yönetiminde böyle bir yaz tatili olmadığı için, kritik bütün sorunlarda verdiği kararlar ya geç, ya yanlış, ya da hem geç hem de yanlış olmuş, her üç durumda da Türk Milleti zarara uğramıştır. İsmet İnönü ne asker ne de devlet-siyaset adamı olarak başarılı sayılır. Onun ikinci Dünya Savaşı sırasında izlediği yanlış, ikircikli, zikzaklı siyasalar ve savaş sonrasında imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye ABD emperyalizminin yörüngesine kaymıştır. Bugün AKP’nin yaptığı sadece bunun üzerine tüy dikmek ya da son noktayı koymaktan ibaret bir işbirlikçilik ve teslimiyetçilik yaklaşımıdır. Özgüveni olmayan bir devletin, yurttaşına güvenmeyen bir cumhuriyetin varacağı nokta, tarihin kayalıklarında parçalanmak ya da girdabında yok olmaktır. M. Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Başka milletlerin yardımlarıyla kalkınmış, çağdaşlaşmış bir devlet var mıdır? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.”

Komutan olarak İsmet İnönü

İsmet İnönü’nün bir komutan olarak askeri yönetimde ne derece başarılı olduğunu sorgulamak lazımdır. Garp Cephesi Komutanı’nın Kurtuluş Savaşı sırasında birinci dereceden yetkili ve sorumlu olduğu çarpışmaları mercek altına aldığımızda bazı gerçekler daha net anlaşılacaktır. Bu çarpışmalar; 1. İnönü, 2. İnönü ve Eskişehir-Kütahya Muharebeleridir.

1. İnönü Muharebesi (9-11 Ocak 1921): İsmet İnönü’nün meydan savaşı dediği, Yalçın Küçük’ün ise “sokak manevrası” olarak gösterdiği bu muharebenin, ileri kolların birbirlerini yoklama çarpışmalarından öte bir anlamı yoktur. Albay İsmet komutasındaki Türk askeri güçleri çatışmaların gelişimi içerisinde, önce bulundukları mevzileri bırakarak geri çekilmişler; ancak, aynı sırada bir köylünün haber vermesiyle anlaşılmıştır ki; Yunan güçleri de geri çekilmişlerdir. Bunun üzerine Türk birlikleri başlangıçtaki mevzilerine geri dönmüşlerdir. Yunan güçlerinin geri çekilmesi kendi harekât planının bir neticesidir. Yunan ileri kollarının bu harekâtında amaçları, demiryolunu tahrip etmek, Türk güçlerinin cephanelerini ele geçirmek veya kullanılmaz hale getirmek ve bu arada da silahlı güçlerimize olabildiğince çok zarar verip ilk konumlarına geri dönmektir. Bu çarpışmanın bizim açımızdan önemi, yeni kurulmuş düzenli ordu birliklerimizin ilk çatışmada hezimete uğramayıp ayakta kalabilmiş olmalarından ibarettir. Hele askeri bir zaferden asla söz edilemez! Askeri zafer, bir savaş alanında karşı orduya verdirilen büyük kayıplar ve alınan tutsaklar; ya da arka arkaya indirilen vuruşlarla yıpratarak onu savaşı sona erdirmeye zorlayan büyük başarılar dizisidir. Şüphesiz, düşman güçlerin top yekûn imha edilmesi askeri zaferlerin en büyüğüdür, ama bu tür utkulara tarihte çok nadir rastlanır. Bu çarpışmada verilen kayıplara göz attığımızda bu gerçek net olarak görülecektir. Türk tarafının kayıpları; 4 subay, 117 er şehit, 12 subay, 35 er yaralı, 5 subay 29 er esir, toplam 252 kayıp. Yunan tarafının kayıpları; 8 subay, 49 er ölü, 9 subay ve 145 er yaralı, toplam 211 kayıp (Türk İstiklal Harbi, II. Cilt 3. Kısım, sayfa 247).

Peki, M. Kemal de Nutuk’ta 1. İnönü Muharebesi’ni niye zafer olarak nitelemiştir? Bunun askeri ve siyasi nedenleri vardır. Kurtuluş Savaşımızın o aşamasında düzenli orduya geçilerek Kuvay-ı Milliye (gerilla güçleri) tasfiye edilmiştir; Çerkez Ethem komutasındaki Kuvay-ı Seyyare maalesef, Yunan güçlerine katılmıştır. Bu dönemde Çerkez Ethem’in BMM’deki prestiji çok yüksektir ve hatta düzenli orduya geçme kararı önemli sayıda bir Meclis grubu tarafından eleştirilmektedir. Tarihin o anında, M. Kemal ve arkadaşlarının hem cephedeki askerin moralini arttırmak, hem de Meclis’teki eleştirileri karşılamak ve yandaşlarının moral üstünlük kazanmalarını sağlamak bakımından, askeri zafere duyduğu gereksinim üst düzeydedir. Böyle bir zafer yoksa bile var gösterilmelidir! M. Kemal de bunu yapmış, İnönü Savaşını bir zafer olarak ilan etmiştir. İsmet İnönü’nün gerekçesi ise kişiseldir. O saygınlığını pekiştirmek, bu yolla rütbe ve yetki elde etmek peşindedir. Bu amacına da sonunda ulaşacak ve tuğgeneral olarak paşalık unvanını elde edecektir.

Harekâtın yönetimine gelince; Albay İsmet 9 Ocak’ta çarpışmaların meydana geldiği İnönü mevkiine dönmüş olması gerekirken, Kütahya’da kalarak ulaşım işlerini düzenlemeyi tercih etmiştir. Yani komutan kesin sonuç yerinde bulunmayarak askeri yönetimde zaaf göstermiştir. Ayrıca 10 Ocak’ta 24. Tümenin, daha sonra da güney kesimindeki 4. ve 11. Tümenlerin geriye çekilmesi, Beşkardeş-Zemzemiye-Oklu hattının oluşturulması, askeri olarak ağır bir hata sayılabilir. Zira bu sırada Yunan güçleri de geri çekilmektedir. Bu durum, Garp Cephesi Komutanı’nın cepheye hakim olamadığının en somut göstergesidir.

2. İnönü Muharebesi (27 Mart-1 Nisan 1921): On üç gün süren bu çarpışmalar, 1. İnönü muharebelerine göre daha şiddetli geçmiş olmakla birlikte, yine bir meydan savaşı olarak tanımlanamaz. Daha ciddi bir çarpışmadır, o kadar! Burada da Yunan ileri kolları birincisinde olduğu gibi demiryoluna, cephaneye ve askeri birliklere zarar verip onların güçlerini test etmek ve tekrar geri çekilmek amaçlarını taşımaktadır. Düşman güçlerin bu çarpışmalarda 1. İnönü Muharebesi’nden ve öngördüklerinden daha fazla kayıp vermiş oldukları söylenebilir. Kayıpların dökümü şu şekilde verilmiştir; Türk Birlikleri: 156 subay (44 şehit, 102 Yaralı, 4 tutsak, iki kayıp, 4 kaçak), 4.794 er (637 şehit, 1.720 yaralı, iki tutsak, 1.359 kayıp, 1.076 kaçak) olmak üzere 4.950’dir. Yunan kayıplarına gelince; 722 ölü, 2.627 yaralı, 403 kayıpla toplam 3.752’dir.

Bununla birlikte, Garp Cephesi Komutanı’nın bir zafer kazandığından söz etmek yine anlamsızdır. Yukarıda verilen sayılarda, bizim verdiğimiz kayıpların daha fazla olduğu açıktır. Düzenli ordu birliklerimiz sadece ayakta durmayı başarmışlardır. İsmet İnönü’nün komutanlık kalitesini yorumlamaya gelince, maalesef olumlu şeyler söylemek yine gerçeklere aykırıdır.

“Garp Cephesi Komutanı’nın kimi birliklere gereksiz hareketler yaptırması, düşman çekilmesini geç fark etmesi ve gönülsüz bir kovuşturma (takip) yapması” yönetim zaafının açık ispatıdır. Düşman çekilmesinin erken tanımlanmasını, tavında ve gereken güçte verilen kovuşturmayı 2. İnönü Savaşında göremiyoruz. İkinci İnönü sadece etkin ve atak bir savunma ve kaçak bir kovuşturma sayılır.”[5] Evet 1. ve 2. İnönü Muharebelerini büyük başarılar olarak nitelemekten kaçınmayan askeri tarihçi bir general bile yukarıdaki yorumlarda bulunmaktan kendini alıkoyamamaktadır. Savaşın içinden tanık bir General olarak, Refet Bele ise, Yakup Kadri’ye (Karaosmanoğlu) bu çarpışmaları şöyle aktarmıştır:

“- (Refet Bele) Sizin, İnönü Zaferi münasebetiyle İsmet’i bir milli kahraman mertebesine çıkaran makalenizi okudum. Çok şairaneydi doğrusu o yazınız. Fakat hakikatle hiçbir alakası yoktur.”

“- (Yakup Kadri) Şu halde Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği tebrik telgrafı da sizce bir şiirden mi ibarettir?”

“- Ona ne şüphe. Bahsettiğiniz telgrafı yazanın da sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu biliyor musunuz?”[6]

Refet Bele’nin burada belirttiği tarihi olay“Türk’ün makus talihini yendiniz”ifadesinin geçtiği telgrafı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in yazdığı ve Mustafa Kemal’in imzaladığı gerçeğidir. Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa böyle bir zaferin olmadığını belirtmektedir. Verilen kayıplar değerlendirildiğinde, bu saptamanın doğru olduğu görülmektedir.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri (10-25 Temmuz. 1921): Bu çarpışmaların sonucu, maalesef kesin bir yenilgi olacaktır. Türk ordusu bu nedenle, Sakarya Nehrinin gerisine, Ankara’nın eteklerine kadar çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir kez daha İnönü’nün askeri yönetim yeteneklerinin ne kadar kısıtlı olduğu, aksi ileri sürülemez biçimde ortaya çıkmıştır. Garp Cephesi Komutanı’nın cepheye hakimiyeti zayıftır. “Albay İzzettin (Çalışlar)’ın üstelemesine dayanamayarak Eskişehir doğrultusuna çok birlik yolması, kuvvetleri parçalaması ve çok az yedek ayırması ve stratejik kanat hesapları yanlıştır. Eskişehir saldırısını da gerektiğinden büyük çapta yaptırmasının da eleştirilmesi lazımdır.”

Nitekim Mustafa Kemal, Batı Cephesi Komutanı’nın Kütahya-Eskişehir Savaşlarının yönetiminden memnun kalmadığını, kısa bir süre sonra Moskova’dan dönen Ali Fuat’a (Cebesoy) açıklamaktan sakınmamıştır:

“1. Grup Komutanı Albay İzzettin (Çalışlar); İnönü mevzilerinin savunulması için çok kuvvet istemekte direnmiş ve cephe komutanını genel duruma aykırı duruma sürüklemiş İnönü bunu fark etmemiştir.

3. Grup Komutanı Albay Arif (Ayıcı); birliklerini tahkim yapmaya geç başlamış ve 4. Tümeni 4. Gruba vermesi yolundaki buyruğu geç uygulayarak zafiyete sebebiyet vermiştir.

4. Grup Komutanı’nın 4. Tümeninin Nasuhcal’a gelmesini bekleyerek 8. Tümeni 12. Grup buyruğuna kaydırmayı geciktirmesi, gerek 15 Temmuz akşamı ve gerekse 20 Temmuz akşamı birliklerinin durumu üzerine yanıltacak iyimser bilgi vermesi de sayılmaya değer zafiyetlerdir. Süvari tümenleri grup buyruğuna geçinceye dek olan eylemlerinde belirgin bir varlık gösterememişlerdir.”[7] Yani Atatürk’e göre İsmet İnönü, kendi emrindeki komutanlara bile hükmedemeyen ve hele bağımsız karar veremeyen birisidir.

Bu konuda asıl şu sorunun yanıtı aranmalıdır: Mustafa Kemal Batı Cephesi’nin yönetimini ve sorumluluğunu neden üzerine almıştır? Burada yapılan, General İsmet’in görevden alınması ve yerine, başkomutan sıfatıyla, Mustafa Kemal’in BMM tarafından bir yasayla atanmasıdır. Çünkü, bütün güçlerimizin yoğunlaştırıldığı (o sırada başka cephe kalmamıştır) Batı Cephesinde ciddi bir yenilgi yaşanmıştır. O kadar ki, BMM’nin Sivas veya Kayseri’ye taşınması gündeme taşınmıştır. Savaş Ankara’ya dayanmış, top sesleri Meclis’ten duyulmaya başlamıştır.

Mustafa Kemal derhal cepheye gelip durumu görünce, ordunun kendisini toparlayabilmesine fırsat tanımak için, düşman güçlerle arada önemli bir mesafe bırakarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilme emri vermiştir. Bu olayın psikolojik boyutu kadar, stratejik konumu da önemlidir. Bu muharebelerin tamamı dikkate alındığında, İsmet İnönü’nün askeri yönetimi, en hafif deyimiyle, gevşekliktir. Bir akademisyen İnönü hakkında yazdığı kitapta şu yargıda bulunmuştur: “O kendini yaratan adamdır.”[8] Oysa bu, doğru değildir! Bugün resmi Cumhuriyet Tarihi yazınında bir İnönü efsanesi varsa, bunu Mustafa Kemal’e borçlu olduğunu saklanmaya çalışılmaktadır. Ve Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra sabataist cunta ve masonik odaklar, İsmet İnönü’yü kahramanlaştırmaya uğraşmış ve başarmışlardır.

İnönü’nün atandığı görevlerle ilgili sıkıntıları gideremediği ve sorunları içinden çıkılmaz hale getirdiği her durumda, Mustafa Kemal Hızır gibi yetişmiş ve sorunu onun adına çözmeye çalışmış ve başarmıştır. İnönü’yü Kurtuluş Savaşımızın bir kumandanı, Lozan diplomatı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 12 yıl süreli başbakanı yapan hep Mustafa Kemal olduğu unutulmamalıdır. 10 Kasım 1938’de öldükten sonra İnönü efsanesinin ne hale geldiğinin şahidi ise yakın tarihimiz olacaktır.

Devlet ve siyaset adamı olarak İsmet İnönü

Bu bölümde siyaset adamı olarak İsmet İnönü’nün kamusal alana yansıyan kişiliğini algıladığımız dış ve iç politikadaki somut, kritik uygulamalarını masaya yatıracağız. İlki, 2. Dünya Savaşı sırasında izlemiş olduğu dış politika yaklaşımı ve bunun devamı olarak savaş sırasında ve sonrasında ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalar; ikincisi ise, iç politikada çok kritik bir karar olan “çok partili siyasal yaşama” ya da toplum tarafından algılandığı biçimiyle, “demokrasiye geçiş” uygulaması olacaktır.

Yeri gelmişken belirtelim, dış politika iç politikanın bir uzantısı ya da devamıdır; ancak bunun tersi de doğru sayılır. Bu karşılıklı ilişkide yönü belirleyen devletin içinde bulunduğu konum ve şartlardır. Söz konusu devlet bağımsız, güçlü, ağırlığı olan bir devlet ise, iç politika şahsiyetli dış politikayı belirlemiş olacaktır; ancak tersi durumda ise dış politikanın iç politikayı belirlemesi kaçınılmazdır. Örneğin, sömürge veya yarı-sömürge bir ülkenin iç politikası bütünüyle dış ilişkilerinin ülkeye yansıması olarak gerçekleşir. Daha açık bir söyleyişle, iç politika emperyalist devletin istekleri ve çıkarları doğrultusunda biçimlenir. Eşyanın tabiatı budur. Aşağıdaki bölümlerde bu ilişkiler çok açık olarak gözlemlenebilir.

A- İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye; Dış politika alanında İnönü’nün yaklaşımı Mustafa Kemal’in yaklaşımı ile taban tabana zıttır! “İnönü döneminde oluşturulan denge siyasetinde, Atatürk dönemindeki ‘aktif tarafsızlık’ siyasetinin yerini “pasif taraflılık siyaseti” almıştır.”[9]

Atatürk’ün dış politikadaki tarafsızlık ilkesinin niteliğini belirleyen temel unsur, dünya siyasetine yön veren büyük devletlerin (süper güçlerin) kendi aralarındaki sorunlarda asla taraf olmamak; buna karşılık, süper güçlerin politikalarının, stratejik planlarının bir nesnesi (malzemesi) olmamak için de bölgesel güç olma yolunda etkin olan ve inisiyatif alan bir dış politikadır. Mustafa Kemal’in etkin, tarafsız ve evrensel barışı amaçlayan, bunu gerçekleştirmek için de bölgesel güç olma yolundaki dış politikasının somut sonuçları, Balkan ve Sadabad Paktları’dır. Çok taraflı, saldırmazlık, dostluk ve yardımlaşma amaçlı bu antlaşmalarla Türkiye, bölgesel güç olma ve saygınlık kazanma yolunda büyük mesafe almış ve Hatay bu politik yaklaşım sayesinde, savaşmaksızın ulusal sınırlar içine katılmıştır.

Mustafa Kemal ölmeden önce, hasta yatağında yaklaşan savaşı görmüş ve siyasi bir vasiyet olarak hükümet yetkililerine şunları aktarmıştır:

“Türkiye ... Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] Şerafettin Turan, İsmet İnönü, Kültür Bakanlığı Yay., 2005, s. 18.

[2] Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Remzi Kitabevi, 1976, s. 123.

[3] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi, 18. Basım, 2003, s. 443

[4] Agn, s. 26

[5] Celal Erikan, Komutan Atatürk, Türkiye İş Bankası Yay., 3. Basım, 2001, s. 479.

[6] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, Salyangoz Yay. 2007, s. 404.

[7] Celal Erikan, age, s. 510.

[8] Metin Heper, İsmet İnönü, Tarih Vakfı Yurt Yay. 1999, s, 29.

[9] Şerafettin Pektaş, Mülli Şef Döneminde Cumhuriyet Gazetesi, Fırat Yay. 2003, s. 1.

[10] Doğan Avcıoğlu. Milli Kurtuluş Tarihi, Tekili Yay. 4. Basım, s. 1489-1490

[11] Niyazi Berkes. Unutulun Yıllar, İletişim Yay., 2005. 3. Basım, s. 219.

[12] Şerafettin Pektaş, age, s. 114.

[13] Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yay., 2001, s. 17-41, 135-142 (Bu bölümün yazılmasında age temel alınmıştır).

[14] Baskın Oran, Türk Dış Politikası c. 1, İletişim Yay., 2006, s. 396-397.

[15] Erkin, Dışişlerinde 34 yıl, 226-227

[16] Dr. Necdet Ekinci, Türkiye ‘de Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkiler, Toplumsal Dönüşüm Yay., 1997. s. 250 (dipnot 108).

[17] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yay., s. 154.

[18] Teori: Ocak 2008 – A. Hakan Alay. (Bazı düzeltmelerle ve özetle)

 

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.