BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI

132
Paylaş:

8 Mart 2019

Sosyal medyada oldukça yaygınlaşan, ibretli ve hikmetli içeriği dolasıyla ilgi odağı olmaya başlayan; ama maalesef Milli Çözüm dergimizden alındığı ve Üstadımız Ahmet Akgül tarafından yazıldığı (ve onun sohbetlerinin bir dökümü olarak hazırlandığı) özenle saklanan, böylece telif haklarına saygısızlık ve bir nevi fikri haksızlık ve hırsızlık sayılan“Bir Delinin Son Dilekçesi ve Gönül Feryadı” yazımızın tamamıdır. (Genel Yayın Yönetmeni: Osman Eraydın)

Hz. YUŞA Nebi’nin İstanbul’a Getirilişi!

Ahmet Cömert kardeşimiz sordu: “Hocam, bizim Beykoz’daki çok uzun ve heybetli makamın Hz. YUŞA’ya ait olduğu söylenmektedir. Bu denli büyük olması ve İstanbul’da bulunması mümkün ve münasip midir?”

Ahmet Akgül Hocamız:

Doğal ortamların ve coğrafi durumların giderek bozulması, sosyal ve ekonomik sıkıntıların artması ve yaşam şartlarının zorlaşması sonucu insan neslinde, zamanla fiziki yönden kısmi bir küçülme görülmesi mümkün ve muhtemel ise de, bunun çok aşırı ve ihtimal dışı boyutlarda olması pek makul ve münasip düşmemektedir. Çünkü öyle 17-18 metre uzunluğunda 4-5 metre genişliğinde bir insan yaşadığına, ne fosillerde ne tarihi eserlerde rastlanmış değildir. Peki Hz. Musa döneminde ve Mısır Filistin bölgesinde yaşayan Hz. Yuşa İstanbul’a nasıl gelmiştir? Doğu Roma (Bizans-Konstantin) Kralları, Batı Roma’ya (Vatikan’a) üstünlük sağlamak ve Hristiyan dünyasının fiili merkezi ve hamisi olduklarını ispatlamak için, Ortadoğu’daki Nebi ve Aziz kemiklerini ve Hz. Musa’nın emanetlerinin saklandığı sandık gibi kutsal objeleri, yerlerinden alıp Konstantin’e getirmişlerdir. İşte bunlardan birisi de Yuşa Nebi’nin kemikleridir. Onun kabri Filistin’de Efrahim Dağı eteklerindeki Eriha karyesinde iken çıkarılıp İstanbul’a nakledilmiştir.

Yuşa Peygamberin, Hz. Yusuf (a.s) neslinden olup, Hz. Musa döneminde “fetası (genç yol arkadaşı) ile birlikte iki denizin birleştiği yere” kadar yaptıkları tarihi ve gizemli yolculukları ve burada Hızır (a.s) ile buluşmaları Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi’nin 60-65. ayetlerinde anlatılan mübarek kişi olduğu bildirilir. Burada, Hz. Musa’nın yanındaki genç adamın Hz. Yuşa olduğu bazı rivayetlerde haber verilmektedir. Hz. Yuşa’nın kemiklerinin Beykoz Yuşa Tepesi’nde gömülüp çevrildiği, Beşiktaş’ta türbesi bulunan Kanuni Sultan Süleyman’ın sütkardeşi, evliyaullahtanYahya Efendi’nin (1494-1570) manevi keşfi ile tespit edildiği söylenir. Bazı tefsirlerde Yuşa (a.s)’nın Musa (a.s)’nın vefatından sonra peygamber olarak görevlendirildiği, Hz. Musa’nın yeğeni ve yardımcısı olduğu, Hristiyanların ve Yahudilerin ona Yeşu dedikleri nakledilir. Buna göre Yeşu (Yuşa) Beni İsrail’e gönderilen dört büyük peygamberden biridir.

Hz Yuşa’nın birçok mucizesi nakledilir: Şeri’a ırmağını ayakları ıslanmadan geçmiştir, Geboan savaşında günü uzatıp Güneş’in batışını ertelemiştir, Eriha surlarını bakışıyla yıkıp devirmiştir. AMALİKA kâfirleriyle ve yerli kavimlerle uzun süre harp ederek, Filistin, Ürdün ve Şam topraklarını ele geçirmiştir. Yuşa Peygamber, Hz. Musa’nın, HIZIR Aleyhisselam’la tuzlu balığın METAFİZİK İSTİHBARAT ÂLEMİNDE remz/işaret olarak kullanıldığı, İKİ DENİZİN buluştuğu yerdeki görüşmesinde yanlarında idi.

Evet Bizans (Konstantin) Kralları Ortadoğu’daki, Hz. Musa’nın tabutu (Kutsal emanet sandığı) dâhil tüm manevi objeleri İstanbul’a getirip Ayasofya mahzenlerinde muhafaza etmektelerdi. Ancak 1203 senesinde İstanbul Latin (Batı Roma) işgaline girince -ki bu saldırgan ve yağmacı askerlerin elebaşları, Yahudi güdümlü Tapınak Şövalyelerinintemelini teşkil etmektedir- bu talanı önceden haber alan Bizans Kralı ve adamları, Hz. Yuşa’nın mezarını ve kutsal sandığı kaçırıp şimdi Beykoz’daki tepeye gömlemiş ve asıl yerleri belli olmasın diye de öyle çok uzun ve geniş bir alanı çevirmiş olabilir. Bu işgali gerçekleştiren Latin Kralının mezarının hâlâ Ayasofya’nın altında olduğu bilinmektedir. Bu işgal ve talan sırasında Bizans Kralı ve yakınları İznik’e göç etmişler ve orada küçük Ayasofya’yı inşa etmişlerdir. Hatta ta o dönemlerde, bu tür saldırı ve tahribatlardan kutsal emanetleri korumak-kaçırmak üzere Haliç ve Boğazın altından şehrin iki yakasını birleştirendehliz dibi tüneller kazıldığı rivayet edilmektedir.

Hem Topkapı’daki kutsal emanetlerin, hem de Hz. Musa’ya ait Tabut (sandık emanetinin) Hz. Mehdi Aleyhisselam’a teslim edileceği konusu da pek çok kaynakta haber verilmektedir!

Bakara: 248: “Peygamberleri, onlara (şöyle) dedi: “Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut’un gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden ‘bir güven duygusu ve huzur’ ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.” ayetinde geçen “tahmilihül Melaiketü”, “Onu melekler yüklenip (kucağında ve göbek hizasında) taşır” ibaresine uygun olarak, Ayasofya’nın kubbesinde kanatlı meleklerin tam altında ve Ayasofya’nın ortasında bulunan ve göbek taşını andıran mermerin, bu bahsedilen kutsal tabutun gizlendiği yere bir işaret olduğu söylenmektedir. Bu Kutsal sandığın (Tabut’un) Babil Kralı Buhtunnasr’ın Kudüs’ü işgal edip Beni İsrail’i dağıttığı; “Nitekim (ikiden) ilk vaid geldiği zaman, güç ve şiddet sahibi kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.” (İsra: 5) ayetinde haber verilen tarihlerde kaybolduğu veya Yahudi hahamlarca kaçırılıp saklandığı bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ve Kehf Suresi’nde anlatılan Zülkarneyn hadisesinin de:

“Sana (Ey Muhammed,) Zu’l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki: ‘Size, ondan ‘öğüt ve hatırlatma olarak’ (bazı bilgiler) vereceğim.” (Kehf:83) “Ki onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kur’an’ı) dinlemeye katlanamazlardı.” (Kehf: 101) ayetlerinde olduğu gibi, gelecekte, yani önümüzdeki süreçte ve Hz. Mehdi Döneminde yaşanacağı kanaati de akla uygun düşmektedir. Çünkü Kur’an’da ve diğer Kutsal Kitaplarda “gelecekte vuku bulacak bazı olayların geçmişte yaşanmış gibi hikâye edilmesi,” belki de bir şifreleme tekniğidir.

Hz. Nuh’un kavmine: “(Baktığınız ve şahit olduğunuz halde) Hâlâ görüp (inanmıyor musunuz) ki, Allah yedi (kat) göğü birbiriyle (nasıl) bir uyum (irtibat ve mutabakat) içinde yaratmıştır! (Nuh Suresi: 15) ayetindeki “Bakıp görmüyor musunuz?”sorusu, o çağlarda bile gökleri seyredecek özel teleskop gibi yüksek teknolojilerin varlığına bir işarettir. Çünkü Kur’an’ın başka birçok ayetinde “Görmüyor musunuz?” sorusunu “Fark edip anlamıyor musunuz?” anlamında sadece Cenab-ı Hak buyurduğu halde, bu ayette bizzat Hz. Nuh (A.S) kendi kavmine bu soruyu yöneltmektedir. Ve zaten azgın dalgalara ve tufan şartlarına dayanacak sağlam bir gemi yapması da, üstün bir teknolojiye sahip olduklarının ayrı bir göstergesidir.

Burada bir hatırlatma yapmamız gerekmektedir: Kur’an’da Hz. Musa’nın Tabut-Kutsal emanetine ve Zülkarneyn hadisesine yer verilmesi elbette önemlidir, bazı konulara dikkatimiz çekilmektedir. Ancak bunlar “Muteşabihat” cinsinden ayetlerdir. Biz mü’minler birinci derece “Muhakemat=anlamı açık ve kesin” hükümlerle mükellefizdir. Asli görev ve mesuliyetlerimizi bırakıp bu müteşabih haberlerle fazlaca meşguliyet gereksizdir. Çünkü Al-i İmran: 7. ayetinde “Kalplerinde kayma olanların, fitne çıkarmak ve uydurma yorumlar yapıp (halka bilgiçlik taslamak) üzere, muhakemat emirleri bırakıp, müteşabihat ayetleriyle uğraşacakları” bildirilip mü’minler ikaz edilmektedir.

Bir Deli’nin son dilekçesi!

Nevzat Gündüz Ağabeyimiz sordu: “Hocam, hemen her yerde, aklını yitirmiş deliler ve divaneler içinde Veli-ermiş kimseler olduğu söylenmektedir. Bunlara ne derece itibar edilir?”

Ahmet Hocamız: Cenab-ı Hak bazen, bir kısım hikmetli hakikatleri “akil-mükellef” kimseler söylese, itikadi ve itibari sorunlara ve sorumluluklara yol açacağından, böyle birtakım mecnun-deli kullarının diliyle bazı ibretli öğütleri bizlere haber verdirebilir ve bunun tarih boyunca pek çok örnekleri görülmektedir.

    

Şiir:

      

Bu hasretmiş muhabbetin, peşin haşin bedeli

Hangi kalpte zerre şirk var; Dostu görmez, perdeli

Kimi mecnun kimi meczup, deyip güler geçerler

Bin kâfirden münafıktan, bence yeğdir bir deli!

      

Herkes hayal dünyasında, boş hedefe yol yapar

Senaryoyu kendi yazar, filim çeker rol yapar

Hep cinlerle perilerle, maç oynarız tek kale

Her takımın kaptanı; bir delidir, gol yapar!

      

Hz. Peygamber Efendimiz (SAV): “Şam ehline sövmeyin, zira içinde “Ebdal”lar vardır.”[1] buyurmaktadır. Ebdal: Kalbinden dünyayı bırakıp Mevla’ya bağlanmış ve adı divaneye çıkmış Allah dostlarıdır. Türkçemizde yanlışlıkla “aptal” olarak kullanılır. (Bunların Kutup-Yediler ve Kırklardan sonraki “70”ler arasında oldukları kanaati vardır.) Not: Fırat-Murat Irmağı’nın güneyinden Ürdün vadisine kadar olan bölge “ŞAM” toprağı sayılmıştır.

   NAZ VE NİYAZ!

      

Gariplik büktü boynumdan

Rabbim kimsesiz kalmışım…!

Sevdiğim söktü koynumdan

Mevlam sahipsiz kalmışım…!

    

Selam verip soranım yok

Şefkat ile saranım yok

Dertsiz geçen bir anım yok

Ey dost, çaresiz kalmışım…!

    

Aklım döndü pervaneye

Gönül yurdum meyhaneye

Adım çıktı divaneye

Mevlam sahipsiz kalmışım…!

……………….

    

Ahmet Akgül Hocamız devamla şunları aktarmıştı:

Geçenlerde üstadının vefatı nedeniyle taziye ziyaretine gittiğim, “Hak’ka teslim ve tevekküllü ama halka küsülü” olduğunu fark ettiğim, doksanına dayanmış Hacı Kaya Efendi, 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin son dilekçe gibi, birtakım temennilerini ve ruh halini içeren kayıtları bana gösterdi. Oldukça etkilenmiştim. Aklımda kaldığı ve hissiyatıma yansıdığı şekliyle kardeşlerime arz etmek isterim:

“Ben dünya kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; ismi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hâkimi’nin dergâhı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik ve gariplik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım… Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

Ruhum aşık-ı Hüda Mahbubperesttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir). Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitler de bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

Ol Resul-i Zişan ve Sultan-ı dücihan: “Cenab-ı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi, sen tuğyan edersin; O in’am etti, sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkâr edersin; O ihsan etti, sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkâmı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kâğıdı ve yazısı neye yarasın?! Ta ki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.! Devamını okumak için tıklayınız.

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.