Başkanlık mı, Başbelası mı?

713
Paylaş:

Tamamen Milli ve yerli kriterlerle hazırlanacak Adil bir Düzen uygulandığında;Yasama, Yürütme ve Yargı erklerine “Denetleme” Kurumlarının da katıldığı ve kuvvetler ayrılığının sağlam kurallara bağlandığı bir ortamda, BAŞKANLIK sistemi yapıcı ve yararlı olacaktır. Ancak bugünkü şartlarda getirilecek bir Başkanlık yetkisi, Türkiye’nin dışarıdan, yani Avrupa ve Amerika’dan gelecek telefon talimatlarıyla yönetilmesine yol açacaktır. Hatırlayınız, Irak tezkeresi AKP iktidarına rağmen Meclise takılmış ve ABD şaşkınlığa uğramıştı. Şimdi ABD ve AB, kendi çıkarları doğrultusundaki arzularını (yani talimatlarını) artık Meclise, Muhalefete, Milli Güvenlik Kuruluna ve Askere takılmadan, doğrudan Başkanın kararıyla uygulatma imkânına kavuşacaklardır. Herhalde bu nedenle Suriye sınırımızdaki PKK koridoruna müdahalemizden sivil PKK HDP’yi hesaba çekmemize kadar, her şeyimize karışan AB ve ABD’nin; içeride bunca tartışılan BAŞKANLIK konusunda hiçbir ciddi itirazda bulunmamaları üzerinde durmak lazımdır. “Olur mu canım Tayyip Bey böylesi dayatmalara boyun eğer mi?” diyenlere yanıtımızı ise:“İşte BİZİM de asıl bu yüzden endişemiz artmakta, iktidara taşınma operasyonlarından 14 yıllık icraatlarına kadar yaptıklarına bakarak,başkanlığın ülkemiz için telafisi imkânsız sorunlara yol açacağından kuşku duymaktayız!”

İslam, Erbakan Hocanın tabiriyle: “demokratur diktaturluk”şeklindeki başkanlığa ve iktidara temelinden karşıydı.

Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz, halkın kendi yönetimini bizzat seçme yolunu açmak üzere, ısrarlı tekliflere rağmen, kendisi yerine bir halife tayin etmiyordu. Vefatından sonra en az dört ayrı ekip=hizip ortaya çıkıp kendi adaylarını öne sürüyor, onun seçilmesi için çaba sarf ediyor ve bir nevi propagandaya girişip taraftar toplamaya başlıyordu. Bir ekip=hizip Hz. Ali’yi (RA) bu makama layık görüyor, hatta bunun en doğal ve normal karşılanıp kabul göreceğini düşünüyordu. İkinci bir ekip=hizip Hz. Ebubekir’i (RA) teklif ve tensip ediyordu. Üçüncü bir ekip=hizip Medineli Ensar’dan bir aday çıkarıp destekliyordu. Dördüncü bir ekip=hizip ise “biri Muhacirlerden diğeri Ensar’dan olmak üzere iki başkanın seçilmesinin daha uygun olacağını” savunuyordu. Hatta bu tartışmalar yüzünden Hz. Peygamber Efendimizin mübarek cenazesinin tekfin ve teçhiz işleri bile oldukça geciktiriliyordu. Sonuçta Hz. Ebubekir (RA) üzerinde ittifak sağlanıyor ve Medine’deki Müslüman halkın tamamına yakınının hür tercihi ile kendisine biat ediliyor; yani adaletle ve İslami hükümlere riayetle yönettiği müddetçe kendisine itaat ve bağlılık sözü veriliyordu.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki İslam: Kabile reisleri, aşiret şefleri ve geniş aile vekilleri gibi toplum kesimlerinin doğal ve sosyal temsilcileri vasıtasıyla “dolaylı seçim, ama halkın tamamı tarafından ve her ortamda doğrudan denetim” esasına dayanan bir Başkanlık Sistemineuygun bulunuyordu. Sade bir vatandaşın, hem de cami ortasında Hz. Ömer’den hesap sorması bunu gösteriyordu. İnsanlık tarihindeki en gerçekçi“Demokratik seçim ve denetim” örneği sayılacak bu uygulamalar, maalesef Raşit Halifelerden sonra terk edilip saltanat yoluna kayılıyor, amaKur’an’a ve Resulüllah’ın kurallarına bağlı kalma şartı devam ediyordu. Ve tabi artık yönetim yetkilerini istismar ve suiistimal kapıları da açılmış oluyordu.

Sn. Binali Yıldırım’ın bunaltılması!

Sn. Binali Yıldırım ülkemizin yetiştirdiği en iyi bürokratlardan ve teknokratlardan sayılıyordu. Çevresinde; bilgili, yetenekli, birikimli ve iş bitirici birisi olarak tanınıyor ve saygı duyuluyordu. Ağırbaşlı ve mütevazı ahlakı ve halim selim fıtratı ona artı bir puan kazandırıyordu. İşte bu nedenle Başbakanlığına çok farklı ve aykırı kesimler bile sıcak bakıyordu; çünkü Bakanlıkları sırasında yararlı ve başarılı bir performans sergiliyordu. Ancak iyi niyetinin ve teslimiyetinin kurbanı olacağını, Sn. Erdoğan’ın kendisini hazmedemeyince hor görüp harcayacağını hesaba katmıyordu. Çünkü Sn. Cumhurbaşkanına hüsnü zan besliyor, en sadıklarını bile saf dışı bırakacağını bilmiyor ve buna ihtimal vermiyordu. Sn. Binali Yıldırım AKP Genel Başkanlığına ve Başbakanlığa atanırken, hem muhalif ve muarız medyanın hem de yandaş medyanın “düşük profilli” kavramı üzerinden O’nun şahsiyet ve haysiyetini yıpratıp yaralayacak bir algı operasyonuna rağmen, bunları şaşırtacak ve utandıracak bir profil ve performans ortaya koymasına ve Sn. Cumhurbaşkanının işlerini kolaylaştırmasına rağmen, Sn. Erdoğan’ın sürekli Onu kısıtlamaya, hatta köşeye sıkıştırmaya çalışır bir yaklaşım ortaya koyduğu dikkatlerden kaçmıyordu ve haliyle bu tavır Sn. Binali Yıldırım’ı da rahatsız ediyor ve derinden etkiliyordu. Açık mikrofonlardan kulislere yansıyan “Nerden bulaştık bu Başbakanlığa!” dedikoduları, belki de bir pişmanlığın ve hayal kırıklığının dışa vurumu olarak yorumlanıyordu.

Küresel odakların kirli ve gizli senaryoları ve medya manipülasyonlarıyla halkın narkozlanması sonucu oluşturulan “demokratik destek” havasıyla nefsani bir gurura kapılan ve artık kendini rakipsiz bir “demokratur diktatur” sanmaya başlayan insanların, kendileri dışında hiç kimsenin başarısına ve öne çıkmasına tahammül edemeyecek bir enaniyet takıntısı, aslında onların da sonlarını hazırlıyordu.Fetullahçıların 15 Temmuz Hıyanet Kalkışması sırasında, “Sn. Binali Yıldırım’ın ortadan kaldırılmak üzere bazı askerlerce arabasının kurşunlanması, bu suikast emrini veren Albay’ın tutuklanması ve -herhalde konuşmasın diye- sonradan cezaevinde ölü bulunması iddiaları üzerine gidilir ve bu derin hıyanetler deşifre edilirse hepten mahvoluruz” kuşkusuyla acaba kimler kıvranıyordu?

Güdümlü siyaset ve sermaye dağılma sürecine girmiş durumdadır.

Siyaset ve Sermayede genel bir çökme ve çözülme süreci yaşanmaktadır. Birkaç asırdan beri yürütülen Faizci ve Zinacı ZALİM DÜNYA DÜZENİ dağılma ve yok olma sürecine girmiş bulunmaktadır. Erbakan Hocamız ile yaptığımız kırk yıllık ADİL DÜZEN çalışmalarımızda bunun tedbirleri ve alternatifi aranmıştır. Konuşmalar, konferanslar ve yazılanlar bu konunun ehli tarafından bilinmekte; elbette tedavi reçeteleri yani ADİL DÜZEN’de hazırlanmış durumdadır. Bu arada AKP de dağılma sürecine girmiş bulunmaktadır. “Ve tabi küresel sermaye de dağılma aşamasındadır. Küresel Siyonist Sermaye’nin tek gücü olan karşılıksız parası(DOLAR) ömrünü tamamlamıştır; dünyadaki Dolarların Nevada’da toplanmasının sebebi budur, toplayacak ve dağıtacaklar, yani tedavülden kaldıracaklardır. Bugün Sermaye dünyaya hâkim konumdadır. Herkes Dolarla çalışmakta ve dolarla yaşamaktadır. Türk Lirası Dolara kote edildiği için o para ile çalışmak ve yaşamak da Dolarla çalışıp yaşamak anlamını taşır. Dolar yapacaklarını yapmış, insanlığı bugünkü zillet ve sefalete taşımıştır; ne var ki ömrünü tamamlamıştır, günümüzün sorunlarını çözmesi imkânsızdır. Önceleri asırlar boyunca insanlığı “DİNİ” ekipler yönetiyordu. Sonra ya saltanat kanalıyla veya darbeler yoluyla ya da seçim oyunlarıyla işbaşına gelen “SİYASİLER” yönetmeye başladı. Şimdi de birkaç asırdır “SİYONİST SERMAYE” kurduğu küresel sistem ağıyla ülkeleri yönetmeye başlamıştır. Gelecekte ise “İLİM” kaynaklı akıl ve içtihat sistemiyle yönetim ağırlık kazanacaktır. Bugün bir işletmeyi kurmak için sermaye yeterli olmaktadır. Yarın ise sermayeden önce “İLİM” gerekli ve geçerli olacaktır. Bilindiği üzere, ilk insan Hazreti Adem’den (AS) son Peygamber Hazreti Muhammed’e (SAV) kadar, dünya Peygamberler Sistemi ile yönetildi. Yine malum olduğu üzere, artık peygamber gelmeyecek, bunun yerine “El-ulema-u verasetü l-enbiya-i / âlimler (İLİM) nebilerin / Peygamberlerin vârisleridir” hadisi gereğince ilim ehli söz sahibi olacaktır.

Bu sistemle Başkanlık sakıncalıdır ve sancılı sonuçlar doğuracaktır!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi” konusunda AKP-MHP işbirliğini değerlendiren konuşması niyetini dışa vurmaktaydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “işin adının” Cumhurbaşkanlığı ya da Başkanlık olmasının “fark etmeyeceğini” belirterek, “Kanaatim bir Cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğinin kesilmesi ülkedeki aktif yapının zafiyet bulmasını getiriyor” sözleriyle kendi kanaatini paylaşmıştı. Sn. Erdoğan partisiyle ilişkinin devam etmesinin hem mensubu olduğu partiyi hem de Cumhurbaşkanını daha kararlı ve güçlü kılacağını vurgulamıştı. “Patinaj döneminin” sona ereceğini, “dayanışma döneminin” başlayacağını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Başkanlık ya da Cumhurbaşkanlığı sıkıntı değil” diyerek düşüncelerini açıklamıştı! Yani “herkesin Cumhurbaşkanı” olma yerine “partisinin Cumhurbaşkanı” olmayı tercih etmiş görünüyorlardı! Galiba birtakım kurallarla, partisi ile Cumhurbaşkanını ayırmak yerine, partisi ile beraber olduğunu kabule yanaşmak daha harbi bir davranıştı. Görünen o ki, Sn. Erdoğan yeni sistemde adı ne kadar “Cumhurbaşkanı” olsa da, “Herkesin değil sadece partisinin Cumhurbaşkanı” olacaktı! Yani bundan sonra iktidar partisinin Cumhurbaşkanı sayılacak biri işbaşında olacaktır! Böylece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayalini kurduğu bir yönetim biçimi ortaya çıkacaktır!

Başkanlık sistemini istemeyenlerin temel sıkıntısı: “Ya Tayyip kazanırsa!” korkularıydı. Eğer başka herhangi bir adayın en küçük bir kazanma şansı olsaydı, Başkanlık sistemine bu kadar karşı çıkmayacaklardı. “Seni Başkan yaptırmayacağız” sloganı da bu korkunun bir yansımasıydı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Başkanlık sistemiyle ilgili yaptığı açıklamada: “Meclis’e gelsin görelim” sözleri, onların da küresel projeye hazır olduklarının dışa vurulmasıydı.

Başkanlık propagandaları “Kürdistan’a Özerklik” kılıfı mıydı?

“Adam olsaydınız, saldırıyı bırakır, Erdoğan’la “federal bir Başkanlık sistemi” için pazarlığa oturup mevcut sistemin sıkıştığı Haziran (2016) ayında “HDP destekli bir AKP hükümetine” yeşil ışık yakma fırsatını kaçırmazdınız. Dolayısıyla, artık Başkanlık “üniter devlette Başkanlık” şeklinde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü federasyon, Başkanlık sisteminin “olmazsa olmazı” sanmak yanılgıdır”[1] diyen yandaş yazar Engin Ardıç ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Yani Başkanlık palavralarının asıl amacı Türkiye’yi federasyonlara ayırmak ve HDP ile birlikte Kürdistan’a zemin hazırlamaktı. Bu arada; “Bir hafta boyunca, AKP’nin MHP’ye verdiği Başkanlık Taslağı tartışılmıştı. Ama içeriği bir muammaydı. İki partinin yöneticileri, yetkilileri, ilgilileri sanki ağzına bant çekip, mühür vurmuşlardı. Biraz araştıranlar önemli bir yemine ulaşmışlardı. AKP, MHP’ye gönderdiği metni, partide çok az kişiye okutmuşlardı. Verilen kişilere de “Asla kimseyle metni paylaşmayacaksınız” diye yemin ettirildiği konuşulmaktaydı.

Ankara kulislerinde dengeleri değiştirecek senaryo iddiaları

Hürriyet yazarı Murat Yetkin siyaset ve ekonomi çevrelerinde konuşulduğunuiddia ettiği bir senaryoyu köşesine taşımıştı. Projenin idam cezasının geri getirilmesiyle yakından ilgili olduğunu belirten yazar, bu senaryonun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a erişimi ve iletişimi olan bir grup tarafından resmi siyaset haline getirilmesi için çalışıldığını yazmıştı. Yazar, daha sonra “gerçekten riskli” dediği ve olmasını hiç istemediği senaryoyu okurlarına şöyle aktarmıştı: Bu ekip Erdoğan’a şu tavsiyelerde bulunmaktaydı; “İdam cezasını geri getirelim, bunun üzerine AB bizimle ilişkileri kesip koparacaktır. Böylece hem ilişkiyi kesen biz olmayacağız, hem de AB’nin demokrasi-insan hakları çerçevesinin bağlayıcılığından kurtulacağız. Bu gelişmeler yaşanırsa haliyle Borsa çökebilir. Bu da yönetiminizi zaten “bizden olmayan” büyük şirketlerin ve yabancı sermayenin baskısından kurtaracaktır. Ayrıca ABD ve NATO’dan gelecek askeri talepleri, kendi çıkarlarımıza göre pazarlığımızı yaparak kabule yanaşalım. Bu da yönetiminiz üzerine Batılı hükümetlerden gelecek baskıyı azaltır, tepkileri lafta kalır. Bu arada Başkanlık için (AB ve ABD) bastırıp olur alın. İktidar yeniden kurulunca, demokratik cömertliğiniz olarak yorumlanacak adımları, Kürt meselesi dâhil, atma şansınız doğacaktır. Bu da üzerinde daha fazla söz hakkı bulacağınız “yeni” ve “yerli” bir ekonominin yeniden kurulmasına imkân sağlayacaktır, durum toparlanacaktır.”[2] Şimdi soralım, bütün bu karanlık senaryolar ve BAŞKANLIK propagandaları, sonunda Özerk Kürdistan’ı kurma ve Türkiye’yi federasyonlara ayırıp parçalama hazırlıkları mıydı?

Sonunda gizli hazırlık ve pazarlıklar ortaya çıkmış, Başkanlık sisteminin adı, Cumhurbaşkanlığı sistemi yapılmıştı. Bununla ilgili olarak AKP ile MHP arasındaki görüşmelerde önemli ilerleme sağlanmıştı. Başbakan Binali Yıldırım ile MHP Lideri Devlet Bahçeli bir araya gelerek paketi olgunlaştıracaklardı. AKP ile MHP arasında görüşülen pakete ilişkin bazı bilgiler de netleşmeye başlamıştı. Paket 12 maddeden oluşmaktaydı. Ayrıca kanun tekniği açısından iki depo madde bulunmaktaydı:

1- Mülga (ortadan kaldırılacak) maddeler… Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişle birlikte yürürlükten kaldırılan maddeler bunlar arasındaydı. Yürütme yetkisiyle ilgili maddeler bunun içinde yer almaktaydı.

2- İbare değişikliği yapılan maddeler vardı.

Ayrıca geçiş hükümleri vardı ki çok önemli detaylardı. Cumhurbaşkanlığı sistemine 2019 tarihinde geçilmiş olacaktı. Ancak geçiş hükümleri çok net bir şekilde ifade edilmezse bir kaos yaşanma ihtimali kafaları karıştırmaktaydı. “Anayasa değişikliği referandumdan geçtiği takdirde Başbakan ne olacaktı? Cumhurbaşkanlığı hükümeti ne zaman yürürlüğe girmiş olacaktı? Cumhurbaşkanı partisine ne zaman üye yapılacaktı?”

AKP ile MHP arasındaki görüşmelerin perde arkası biraz aralanmıştı:

İki noktada pürüz yaşanmaktaydı. Buna yaklaşım farkı denilebilir, ama henüz bu kriz aşılmamıştı.

1- En önemli sorun, Cumhurbaşkanı’nın partisiyle ilişkisi konusunda yaşanıyordu. MHP, Cumhurbaşkanı’nın parti üyesi olmasına karşı çıkmıyor ama parti Genel Başkanı olmasına itiraz ediyordu. AKP ise Başkanlık Sistemini zaten bunun için istiyordu. O nedenle bu ciddi bir pürüz konusuydu. Ama her iki taraf da aşılamayacak bir nokta olarak görmediklerini ifade ediyordu. AKP, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilirken partide, ‘iki bir’ sisteme izin verilmesine sıcak bakmıyordu. Biri icranın başındaki Cumhurbaşkanı, diğeri parti Genel Başkanı gibi ileride iki ayrı güç odağı oluşturabilir kuşkusuydu. Adı Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa da bu sistemin özü Başkanlık Sistemine dayanıyordu. AKP parti üyesi olabilen Cumhurbaşkanı, partinin Genel Başkanı da olabilmeli tezini savunuyordu. MHP ise cumhurbaşkanının parti üyesi olabilmesine itiraz etmiyor ama genel başkanı olmasına sıcak bakmıyor. Bu pürüzü aşabilme uğruna AKP’nin geliştirdiği bir formül daha bulunuyordu. O da ‘Anayasada, Cumhurbaşkanının partisiyle olan ilişkisi sınırlanıp tarifi yapılmasın. Parti Genel Başkanı olamaz şeklinde negatif bir hüküm konulmasın. Cumhurbaşkanı o ilişki düzeyini kendi belirleyip uygulansın’. MHP eğer, Genel Başkan olamaz noktasında diretirse, bu ciddi bir kriz konusu olacağa benziyordu.

2- Diğer pürüz ise Cumhurbaşkanının hesap verebilirliği konusunda yaşanıyordu!

“AKP, Cumhurbaşkanının hesap verebilir olmasına karşı çıkmıyordu. Ancak ‘Yüce Divan’ talebi, ‘Soruşturma Komisyonu’ kurulması ve ‘Yüce Divan’a sevk’le ilgili nedenlerin ve prosedürlerin iyi yapılmasını istiyordu. MHP’nin, 55 milletvekilinin imzasıyla soruşturma açılır, Cumhurbaşkanı hangi oranla seçilirse o oranla Yüce Divan’a yollanır diye bir önerisi yoktu. Ayrıca pakette Bakanlar Kurulu’nun 4’te 1’i parlamentodan seçilir şeklinde bir hüküm de bulunmuyordu. Üzerinde çalışılan önemli bir nokta da Cumhurbaşkanının Meclis’i feshetme yetkisi oluyordu. MHP, tek yanlı fesih yetkisine karşı çıkıyordu. AKP, karşılıklı fesih yetkisi üzerinde çalışmayı uygun buluyordu. O nedenle ciddi bir pürüz olarak görünmüyordu” diyen Abdulkadir Selvi’ye göre Türkiye Başkanlığa hazırdı…

Oysa Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti Genel Başkanı olursa da iş sakattı. Başkanlık sisteminin de ötesinde bir sistem olacaktı. Çünkü Cumhurbaşkanı adayı aynı zamanda Genel Başkan olduğu için partisinin milletvekili listesini de o hazırlayacaktı. Cumhurbaşkanı adayı hem kendisinin seçilmiş olması hem de partisinin Meclis çoğunluğunu kazanması için meydanlara çıkacaktı. İki seçim aynı anda yapılacağı için cumhurbaşkanı adayına oy veren, partisine de oy vermiş sayılacaktı. Yani Cumhurbaşkanı seçilen kişi yürütmenin de başı olacaktı. Cumhurbaşkanı seçilen kişi Genel Başkan şapkasıyla artık partisinin Meclis çoğunluğunun da başı konumuna taşınacaktı. Yani fiilen Cumhurbaşkanı hem yürütmenin hem yasamanın başına oturacak ve böylece yürütmeyle yasama birleşmiş olacaktı. Dahası da vardı; Mesela, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını Cumhurbaşkanı yarısını da Meclis atayacaksa; bunların yarısını Cumhurbaşkanı yürütmenin başı sıfatıyla seçmiş olacak, öteki yarısını da Cumhurbaşkanı Meclis’te çoğunluğu sağlayan partinin Genel Başkanı sıfatıyla seçmiş olacaktı! Yani kuvvetler ayrılığı fiilen tarihe karışmış ve kuvvetler birliği dönemi açılmış olacaktı” tespit ve endişeleri de yerden göğe haklıydı.

Başkanlık Hazırlığı ve Türkeş’in Hazımsızlığı!

Bu gelişmeler yaşanırken, MHP Genel Başkan Yardımcılığından ayrılıp AKP’ye katılan ve Başbakan Yardımcısı yapılan Tuğrul Türkeş’in, “AKP’yi referanduma itmenin Bahçeli’nin erken seçime yönelik bir siyasi tuzağı olabileceğini” açıklaması kafaları karıştırmıştı. “Özal’ın 1987’de yüzde 49.8 ile referandumu kaybettiğini ve düşüşe geçtiğini” hatırlatan Tuğrul Türkeş, idamın geri getirilmesine de karşı çıkmıştı. Tuğrul Türkeş Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel’e şunları anlatmıştı:

“Sayın Bahçeli çok deneyimli ve kurt bir siyasetçidir. Şüphesiz ki bir stratejisi vardır. Bu stratejisindeki öncelik de kendi partisinin başarısı olmalıdır ve öyledir de. Retorikte‘Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben’ dense dahi ben pratik uygulamalarda parti menfaatinin öncelikli olarak gözetildiğini bilen birisi olarak söylüyorum ve uyarıyorum.”

AKP-MHP görüşmeleri sürerken Sn. Türkeş’in çıkıp bu beklenmedik açıklamaları yapması ne amaçlıydı? … Devamını okumak için tıklayınız.


    Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.