ATATÜRK’ÜN İSMET’İ İLE ERBAKAN’IN TAYYİB’İ AYNI KONUMDAYDI!

234
Paylaş:

14 Mayıs 2018

Bugün şahitleriyle ve tarihi belgeleriyle ortaya çıkan gerçeklere göre; İsmet İnönü, birtakım başarılarını Atatürk’ün himayesinde kazanmış, hatta bazı başarısızlıklarını da yine Atatürk’ün sayesinde kapatmıştır. Kendi kontrolünden çıktığında hangi odakların güdümüne gireceğini çok iyi sezen Atatürk, vefatından önce ve hastalığının arttığı süreçte, İsmet İnönü’yü, her türlü yetkilerden soyutlayarak hükümetten ve yakın çevresinden uzaklaştırmıştır. Ancak ne var ki, Atatürk’ün şüpheli ve şaibeli ölümünden sonra o malum merkezler, İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanlığına taşımış, Atatürk’ün bütün kadrolarını saf dışı bırakmış, Atatürk’e yönelik İzmir suikastına karışıp yurtdışına kaçan insanları geri çağırıp önemli makamlara atamışlardır. Kontrol altına aldıkları İsmet İnönü eliyle, Atatürk’ün fotoğraflarını resmi dairelerden indirmek, paralardaki resimlerini sildirmek ve hatta Atatürk’ün vasiyetine rağmen, Çankaya’da mütevazi bir mezarı çok görüp, Etnografya Müzesi mahzenlerinde yıllarca bekletmek şeklindeki gizli ve derin intikam girişimleri yanında, Atatürk’ün devrimlerini ve hedeflerini saptırma ve yozlaştırma faaliyetleri başlatılmış ve daha da beteri, Milli ve manevi değerlerimize yönelik her türlü talan ve tahribatlarını o bahane ile gerçekleştirmek üzere Atatürk’ü tabulaştırmaya ve resmen putlaştırmaya çalışmışlardır. İsmet İnönü’ye “2. Adam… Milli şef…” gibi sıfatları takıp, kendi hıyanet ve mel’anetlerini onun üzerinden kolaylaştıran ve meşrulaştıranlar da bunlardır. Yani küresel Siyonizm’in Türkiye temsilcisi olan Sabataist kadrolar ve Masonik odaklardır.

Erbakan Hoca’nın İsmet İnönü’sü ise, Recep T. Erdoğan’dır!

Aynı odaklar ve aynı maksatlarla, Erbakan Hoca’ya karşı da; Recep T. Erdoğan’ı hazırlamış, ayarlamış, Milli Görüş’ten koparıp ayırmış ve iktidara taşımışlardır. Sn. Recep T. Erdoğan’ın keşfedilip reklamının yapılması, ayartılıp uyarlanması ve Erbakan’a karşı kışkırtılıp kullanılması, Erbakan’dan intikamın ilk aşamasıydı. Daha doğrusu bu çabaları, Erdoğan’ı hazırlamanın ilk “aşı”larıydı… Daha önce İzmir adayımız Turgut Özal’lar ve eski Sanayi Bakanımız Abdülkerim Doğru’lar da böyle ayartılmış, 12 Eylül’den sonraki süreçte, Abdülkerim Doğru MHP’nin yerine kurulan MÇP’nin başına oturtulmuş, Turgut Özal’a ise Anavatan Partisi kurdurulmuş, ardından iktidara taşınmıştı. Yani Erbakan’a hıyanet, bunlara Bakanlık, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yollarını açmaktaydı. Gerçi kaderi İlahinin cilvesiyle, bu girişimlerden bile Erbakan’ın Hak Davası dolaylı da olsa kârlı çıkmış; istismar edilen İslami değerlerin ve Milli Görüş düşüncesinin bu partiler ve taraftar kesimler arasında yaygınlaşmasına yol açmıştı. Toplumun sağ-sol gibi farklı katmanlarında Erbakan’a duyulan ama açığa vurulamayan ve oy olarak sandığa yansıtılamayan itimat ve itibarı istismara kalkışanların bu davranışları bile Aziz Milletimizin ve bizi millet yapan değerlerimizin lehine sonuçlar doğurmaktaydı.

AKP’nin Bir Dış Proje Partisi olduğu bizzat kendi yandaş yazarlarının itirafıydı!..

a- Erbakan’ın tarihi projelerinden ve hedeflerinden kopup ayrılmak.

b- İsrail’in yayılma politikasına ve Siyonist amaçlarına kolaylık sağlamak.

c- “Ilımlı İslam” safsatasına sahip çıkıp Yüce Dinimizi yozlaştırmak gibi şeytani şartları kabul etmek karşılığı AKP’nin Milli Görüş’ten koparılıp iktidara taşındığını, başta Abdurrahman Dilipak olmak üzere, bizzat kendi yandaş yazar ve yorumcuları defalarca açıklamışlardı. İşte bütün bunlara dayanarak diyoruz ki; Atatürk’ün vefatı üzerine ve ona rağmen İsmet İnönü’yü iktidara taşıyan ve “Kemalizm” şarlatanlığı ile Atatürkçülüğü ve devrimleri yozlaştıranlarla, Erbakan’a rağmen, ama “Onun gizli planı ve devamı” görüntüsüyle Recep T. Erdoğan’ı öne çıkarıp iktidara hazırlayanlar da aynı odaklardı. Hatta Recep Beyi parlatma ve topluma pazarlama sürecinin bir aşaması olan 4 aylık cezaevinden çıktıktan sonra, onu evinde ilk ağırlayan, şimdi Fetö’cülükten hapiste yatan Nazlı Ilıcak Hanımdı. Nazlı Hanım, Ertuğrul Özkök’ün de katıldığı özel yemekte, Abdullah Gül, Ömer Çelik ve Recep T. Erdoğan’la özgürlüğe(!) kavuşmasını kutlamışlardı. Hatta bundan kısa bir zaman sonra, şimdi koyu muhalif yazar Ertuğrul Özkök’ün eski damadı Ercan Saatçi’nin evinde aynı ekip yine bir yemek masasında buluşmuşlar ve “gelecek planları” üzerinde konuşmuşlardı. Anlaşılan Ertuğrul Özkök, malum odakların direktiflerini “düşünce ve öneri” kılıfıyla sunmuşlardı. Modacı Ivana Sert’in halâ; “Erdoğan dünyanın en iyi lideri; Emine Hanımefendi ise en sevimli first leydisidir!” övgüleri aynı senaryonun bir devamı olmasındı!?

Türkiye’nin Milli Kalkınmasını durduran ve Amerika’ya bağımlı konuma taşıyan İsmet Paşay’dı!

“Uğur Mumcu, İlhan Selçuk gibi önemli isimler yıllarca ABD’nin Türkiye’yi içeriden kuşattığını yazmıştı. Bu yaklaşımı büyük oranda “sol” olduğunu söyleyen CHP de paylaşmıştı. Ve ilginçtir bu kesimler, sürekli ABD emperyalizmi üzerinden sağ iktidarları suçlamıştı. Tabii sağ iktidarlar da günahsız değildi ama eğer ABD ile ilişkiden söz ediyorsak, İsmet İnönü’lü solun da bir o kadar günahı vardı. Bugün sokağa çıkıp, “Truman Doktrini’yle başlayan bu ilişkiyi kim başlattı?” diye sorulsa; “Demokrat Parti” olacaktı. Oysa gerçek bundan ibaret sanılmasındı. Çünkü 1947’de İsmet Paşa döneminde yapılan antlaşmanın altında CHP’li Başbakan Hasan Saka’nın imzası vardı. Bugün ABD ile yaşadığımız bütün problemler o ilk adımda saklı. MİT’inden Özel Harp Dairesi’ne kadar her şeyimizi kontrol eden bir ABD gerçeği böyle başlamıştı. Ve ABD’nin önü o antlaşmayla açılmıştı. Bu gerçeği seslendiren sol Kemalist aydınlardan M. Emin Değer, ABD-Türkiye ilişkileri üzerine çok sayıda kitap yazmıştı. Onlardan biri de “Oltadaki Balık Türkiye” kitabıydı ve tam da bugün yaşadığımız ABD gerçeğine ayna tutmaktaydı. Sn. Değer, o başlangıcı şöyle anlatmıştı: “Türkiye ve Yunanistan’a Yardım Kanunu olarak adlandırılan Kongre Kanunu, bizim ve Yunanistan’ın ABD’ye ‘bağımsızlık ve varlığımızın sürdürülmesine yardım edilmesi’ için başvurduğumuzu belirten bir yalanla başlamıştı. Bu paragrafı ne zaman okusam, Bağımsızlık Savaşı şehitleri karşısındaymışım gibi utanç duyarım…” Aslında Türkiye o yardımlar ve o ilk antlaşmayla oltaya yakalanan balık konumundaydı. Değer’e göre Türkiye’yi oltadaki balık yapan ise İsmet Paşa’ydı. Onun kendisini nasıl hüsrana uğrattığını şu sözlerle anlatmıştı: “Ve nasıl olur da bir ülkenin lideri ülkesinin yazgısını bir başka ülkenin sorumluluğuna bağlardı.(!?) Evet, öyleydi Mustafa Kemal’in ülkesi, onun arkadaşı İsmet Paşa’nın izlediği politikanın esiri olmuştu.”[1]

Hatta İsmet Paşa 1964’te yaşanan Johnson Mektubu skandalının da kahramanıydı. Kıbrıs’taki kardeşlerimize uygulanan katliamlara karşı “paşalık” palavralarına başlayan İsmet İnönü ABD Devlet Başkanı Johnson’ın yazdığı uyarı mektubuyla geri adım atmıştı.İnönü’den açık bonobaşlıklı gizli belgede, İsmet İnönü ile ABD Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı General Lawton Colins arasındaki konuşmalar herkesin ayarını ortaya koymaktaydı ve her şeye ayna tutmaktaydı.

Atatürk’ün İnönü’yü devre dışı bırakması!

Atatürk 1932 yılında Başbakan İnönü hükümetini denetleme kararı almıştı. Yakınlarına, “Bu adamı çok başıboş bıraktık… Bir göz atalım hele, ne olup bitiyor görelim!” dediği ortaya çıkmıştı. “Politikada 45 yıl” kitabında, Atatürk’ün bu denetleme girişiminin nasıl başladığını Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatmıştı:

O gece epeyce tenhaydı. Tamamı dokuz on kişi kadardık. Atatürk’ün yanında Afet Hanım (Afet İnan) öbür yanındaysa eşim oturmaktaydı. Karımla benim aramda da Atatürk’ün meclislerinde ilk kez gördüğümüz (İktisat Vekili) Mustafa Şeref yer almıştı. Hemen her gece sofrada olan Nuri Conker ve Kılıç Ali de vardı. Gene ilk kez sofraya davet edilen Konya Milletvekili Hamdi, Nuri Conker’in solunda oturmaktaydı… Yemeğin sonlarına doğru ne olduysa, Atatürk sert bir sesle Mustafa Şeref’e ‘Biz yanımızda çalışanları o görevlere pek fazla düşünmeden, araştırmadan getiririz. Benim yanımda görev yapan ve çok güvendiğim iki üç kişinin bu güvene layık olmadıklarını yıllar sonra anlayabildim… Örneğin Mustafa Şeref Bey, sizin yanınızda çalışan bir Sanayi Genel Müdürü varmış. Nasıl bilirsiniz onu?’ “Dürüst, çalışkan ve değerli bir arkadaşımızdır efendim!..” Bunun üzerine Atatürk kıpkırmızı kesildi ve o güne kadar görmediğim bir öfkeyle elini masaya vurdu, Mustafa Şeref Beyi azarlamaya başladı. Adamın yüzü önce kıpkırmızı sonra da mosmor kesilmişti:

“O sizin dürüst ve değerli arkadaşınız, ülkenin iktisadi ve sınai gelişmesini baltalamaktan başka bir şey bilmeyen bir adamdır. Bizim 250 bin lira sermayeyle kurulmuş, bugün üç dört milyon liralık bir kuruma dönüşmüş ulusal bir bankamız var! İşte bu banka, sizin bakanlığınıza, bir kâğıt fabrikası kurmak için ruhsat almak amacıyla başvurmuş ve sizin değerli arkadaşınız, nedendir bilmem, bin türlü güçlük çıkarmıştır. Başvuruda yasalara aykırı hiçbir şey yok; ben oturdum ve satır satır inceledim. Arkadaşınız kötü niyetle hareket etmiştir, bazı olumsuz çevrelerin isteği üzerine işi yokuşa sürmektedir..!” Atatürk ne kadar konuştu bilmiyorum ama ‘olumsuz çevreler’ derken öteden beri İş Bankası’nın girişimlerini denetim altına almaya çalıştığını, yönetim kuruluna atanan kişileri veto etmeye bile kalkıştığını duyduğum İsmet Paşa’dan söz ettiğini anlamamak mümkün değildi!”

Daha sonraki akşam İsmet Paşa sadece sofraya üç saat geç gelmekle kalmamış, oturur oturmaz garsonlardan birine getirttiği Akşam gazetesini masanın üzerine serip okumaya başlamıştı. Atatürk: “Ne okuyorsunuz o kadar dikkatle. Yoksa bizim dizbağı nişanını mı?” diye sormuşlardı. İnönü: “Dizbağı nişanı da ne?” diye sorunca, Atatürk: “Aa duymadınız mı? Bir Amerikan gazetesinden alıntı yapan dünya basını, İngiltere Kralının bana dizbağı nişanını vereceğini yazmış… Bu, söylendiğine göre, İngilizlerin en büyük nişanıymış” diye yanıtlamıştı.

İnönü: “İyi ama bunu size niye veriyorlarmış?” diye sorunca, Atatürk gülümseyerek: “İngilizler beni sever” buyurmuşlardı. İsmet Paşa’ysa, dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle omuz silkip hafife almıştı. Bunun üzerine Atatürk’ün sesi sertleşmeye başlamıştı: “Evet İngiliz milleti sever bizi ve Lloyd George’u düşürmekle bunu kanıtlamıştır. ” diye çıkışmıştı.

İsmet Paşa gene alaycı bir gülümsemeyle omuz silkip ciddiye almadığını göstermeye çalışmıştı. Bundan sonra kimse konuşmamıştı. Herkes ayrılıp giderken Atatürk, İsmet Paşa’ya dönüp, “Sizin biraz daha kalmanızı rica edeceğim” buyurmuşlardı. Bundan sonrasını Kılıç Ali şöyle aktarmaktadır:

“Biraz sonra, Salih Bozok’la yanına gidip izin istedik. Bize ‘Siz kalın!’ dedi. Sonra da İsmet Paşa’yı alıp yemek salonunun bitişiğindeki küçük odaya girdi; kapıyı kapattı. Kulağımı iyice kapıya yapıştırdım. Önce Atatürk’ün sesi duyuldu:

“Neydi o sofradaki afra-tafranız paşa hazretleri?! Ne diyecekseniz açık açık söyleyin!” O sırada kulağıma tek tük azarlanmak, hükümet işleri, hükümet üyesi gibi sözler geliyordu. Derken gene Atatürk’ün sesi geldi; sert ve sinirli: “Benim görevim hükümeti denetlemek. Adam işini doğru dürüst yapmıyorsa, o durumda gerekeni söylemek… Bunu anlayamıyor musunuz? Siz yorulmuşunuz Paşa. Sinirleriniz bozulmuş. Dahası düşünce selametinizi de kaybetmiş görünüyorsunuz… Acele dinlenmeniz gerekiyor. Size izin veriyorum. Yerinize kimin geçeceğini yarın öğle haberlerinde öğrenirsiniz!”

İsmet Paşa bir şeyler söylemek istediyse de Atatürk sözünü kesti: “Öyle öyle.. Yorulmuşunuz. İleride sağlığınız düzelince yine çeşitli devlet hizmetlerini belki üstlenebilirsiniz. Ama şimdi kesinlikle görüyorum ki hemen dinlenmeniz gerek!!” İsmet Paşa odadan perişan çıktı; sendeledi. Yemek salonunun kapısından kendi köşküne doğru yürüyüp gitti.

Daha sonra İsmet Paşa tekrar ve çok pişman ve perişan vaziyette köşke gelerek sofrada geçmişten söz edip Atatürk’e: ‘her şeyimi sana borçluyum’ itirafında bulunmuşlardı. Ancak sofradaki zevat; İsmet Paşa’nın bu sözlerini büyük başarıyla oynanmış siyasi bir oyun ve riyakârlık olarak algılamıştı…”Zaten Atatürk hastalığının son dönemlerinde, çıktığı yurt gezisinden sonra İsmet Paşa’yı görevden alacak ve yerine Celal Bayar’ı atayacaktı. Atatürk’ten bilinen ve çokça eleştirilen birçok şeyin sorumlusu İsmet Paşa’ydı. Zaten millet de bunun farkındaydı ve 1950’de yapılan ilk hilesiz hurdasız seçimde oylarıyla onu muhalefete atacaktı.”[2]

Eski Paşaların acı itirafı: Erbakan hayatta olsa, FETÖ’cülere en güzel cevabı O vermiş olacaktı!

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve karar aşamasına gelen 28 Şubat davasının 100’üncü celsesi tamamlanmıştı. Bu celse, iddianamedeki tüm suçlamalara cevap veren Çetin Doğan’ın avukatı Hüseyin Ersöz’ün savunmasıyla başlamıştı. Avukat Ersöz yaklaşık 2 saat süren savunmasında, bu davanın açılmasında rol oynayan hâkim, savcı ile TSK mensuplarının FETÖ’cü olduğuna dair bilgi ve belgeleri açıklamıştı.

Sanık Köksal Karabay, bu davanın 15 yıl sonra açılmasıyla ilgili olarak da şu iddiaları gündeme taşımıştı: “15 sene boyunca suç sayılmayan bu konu ne oldu da 15 sene sonra suç sayıldı? Acaba bunda Erbakan’ın rahmetli olduğundan, artık tanıklık yapamayacağının ve tüm belgelerin arşiv kopyalarının imha edilmiş olmasının etkisi var mıdır? Rahmetli Erbakan hayatta olsaydı, FETÖ’cülere en güzel cevabı o vermiş olacaktı.”

Tüm şahitlerin Refah-Yol hükümetine cebir ve şiddet uygulanmadığı yönünde ifade verdiğini, sadece Tansu Çiller, Hasan Celal Güzel ve Hüseyin Kocabıyık’ın aleyhte ifade verdiğini hatırlatan Karabay, şunları hatırlatmıştı: “Bu kişiler olayla ilgili somut bilgi, belge sunmaktan ziyade kendi görüşlerini söyleyerek, aleyhimize dramatik bir hava oluşturmaya çalıştılar. Mesela Hüseyin Kocabıyık askerin 65 yaşındaki anneyi tekmelediğini anlattı. Dağdaki teröriste şefkatle yaklaşan asker 65 yaşındaki bir anneyi tekmelemez. Sayın Çiller buraya gelse, ‘Şayet Demirel hükümeti kurma görevini kendisine verse yine müşteki olacak mıydı? Görevi kendisine biz mi vermedik?’ diye soracaktım.”

Karabay savunmasını şöyle tamamlamıştı:

“İddianamede EMASYA protokolünde parafımın açıldığı, ancak imzamın olmadığından söz ediliyor. Evet, protokol ben yurtdışındayken güncelleştirilip, imzalanmıştır. O yüzden imzam yok. Ama burada olsam elbette ki, imzalardım. Normal ve kanuni bir evrakın suç delili gibi dosyaya konması kumpas niyetinin, iddianamenin temelsiz ve art niyetli hazırlandığının bir başka göstergesidir. Nisan-Ağustos arasında yurtdışındayım. 16 Haziran’da görevden ayrılan hükümete cebir ve şiddeti nasıl gönderdim? Işınladım mı? Savcı, hakkımda müebbet talep ediyor. Benim de bir talebim var, hükümeti ortadan kaldırmak için bırakın cebir, şiddeti, eylemi, faaliyeti, hatta ima mahiyetinde bile olsa ‘hükümet istifa etsin’ gibi bir beyanımı ortaya koysun, hemen savunmamı kesip, cezayı kabul edeceğim.”

İlhan Kılıç: “28 Şubat’a ‘Darbe’ denmesi kasıtlıdır!”

Sanıklardan, dönemin MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç ise; “MGK Genel Sekreterinin, siviller ile askerler arasındaki ilişkiyi sağladığını, bu yüzden görevde sivil de giyinebilme izninin sadece Genel Sekretere verildiğini belirterek” şunları aktarmıştı: “Erbakan’a MGK kararlarını imzalatma (iddiası uydurmadır), sayın başkanım yemin ediyorum, üç kere (Sn. Erbakan’ın) evine gitmişimdir. Siyasi görüşü vs. ayrı ama Erbakan devlet adamıdır. Neymiş evine gittiğimde bana kapıyı kapatmışmış… Niye kapatsın? O çok kibar bir insandı… Hatta merdivenlerin başında ‘paşa hazretleri’ diye karşılardı. Bu ortamda hükümeti çalışamaz hale getiren bir genel sekreter görevine devam edemezdi. Hükümeti yıkmak falan, lütfen ciddi olalım… Genel Sekreter hükümeti yıkıyorsa, o memleket batmış demektir.”

Evet 28 Şubat, ABD derin devleti olan Yahudi lobilerinin bir planıydı. Zulüm ve sömürü çarklarını önce tıkayacak, sonra şeytani saltanatlarını yıkacak olan, İlmi, İnsani ve İslami projelerin sahibi Erbakan’dan kurtulma çabalarının gereği yapılmıştı. Siyaset sahnesindeki Masonlarından TÜSİAD baronlarına, kiralık medya patronlarından, sendika ağalarına, dış odakların figüranlığını yapanlar arasına maalesef bazı paşalar da katılmıştı. Hatta demokrasiye ve Milli İradeye bağlı kalacak askerlerle, işbirlikçi kesimini birbiriyle kapıştırma ve Türkiye’yi daha kolay parçalama hesaplarına karşı, Rahmetli Erbakan Hoca, kendisini ve partisini feda edip, ülkeyi böyle bir kaos ve kargaşadan kurtarmıştı. Bunu o dönemin “hırçın” paşaları da şimdi anlamıştı, ama çok geç kalmışlardı. Ve işte AKP ve Erdoğan’a iktidar yolu 28 Şubat post modern darbesiyle açılmıştı. AKP 28 Şubat’ın gayrı Meşru Meyvesi konumundaydı.

Irkçılığı esas alan Türkçü parti ve amaçları!

Türkiye’de faaliyet gösteren siyasi parti sayısı, son kurulan Ötüken Birliği Partisi ile 88’e çıkmıştı. Irkı esas alarak Türkçülük düşüncesiyle yola çıktığını açıklayan partinin programında, “Türk’ü dünyada en üstün ırk olarak gördüğümüz için, Türkiye Türklerindir demek için kurulduk” ifadesi yer almıştı.[3]

Kısa Adı ‘ÖTÜKEN’ Olacaktı.

Duvar’dan Nergis Demirkaya’nın haberine göre kısa adı Ötüken olan partinin kurucusu ve tüzüğü henüz Yargıtay sitesine yüklenmemiş durumdaydı. Partinin sosyal medya hesabında yer alan bilgilere göre kurucu genel başkanı da ayarlanmıştı. Yine burada yer alan programa göre parti “Türk milletinin, Türk yurdunda kayıtsız şartsız hâkim, tam bağımsız ve birlik olarak yaşamasını amaçlayan Türkçü düşüncenin ürünü” olarak hazırlanmıştı.

Tek başına iktidara gelme amacı ile yola çıktığını belirten partinin programında Türk milleti, “anne ve baba soyu olarak Türk ırkına mensup, ana dili Türkçe, Türk kültürüne mensup ve Türk ırkına mensup olanlar kadar Türkleşen (Türk olduğunu hatırlayan ve uyanan) kişilerin, bir araya geldiği bir kitle” olarak tanımlanmıştı.

Türkü dünyada en üstün ırk olarak gördüğümüz için yola çıktık!..

Partinin iç ve dış politikasının temelini de bu kitlenin her açıdan faydasını sağlamak üzere oluşturduğu vurgulanmıştı. Parti programında yer alan kuruluş amaçları içinde “Türkü dünyada en üstün ırk olarak gördüğümüz için, Türkiye Türklerindir demek için kurulduk” ifadeleri yer almıştı.

Programda yer alan hedefler şunlardı:

Parti programında yer alan hedeflerden bazıları şöyle sıralanmıştı:

-Irkı esas alan Ötüken Birliği Partisi’ne göre millet, ırk anlamındadır. Bizler ırkımızı (milletimizi) daha çok yükseltmek için çalışmalar yapmayı kutsal görev sayarız. Türk ırkının varoluş gayesi dünyaya hakim olmaktır, Türkçülük görüşünün kaynağında din mezhep birlikteliğini ölçü kabul etmeyiz kan birliği esastır. Türkçülüğü devletimizin temel felsefesi yapmak temel amacımızdır.

-Devletin resmi makamlarında Türklük şuuruna sahip olmayanların görev alması yasaklanacaktır.

-Türkiye Cumhuriyeti siyasetine yine Türkler karar verecekler ve uygulayacaklardır. Türk siyasetinde, Türk milletvekilleri ve Türkçü milletvekilleri görev alacaktır. Türkiye Cumhuriyeti vatanının bekası Türk olmayanların idaresinde olmayacaktır.

Asker ve polisler Türk kökenli olacaktır!

-Asker ve polislerimiz Türk kökenli olacak, yabancılarla evlilikleri yasaklanacaktır.

-Mülteci akını durdurulacak,  … Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] Bak: Mahmut Övür. 15 Şubat 2018 / Atatürk İnönü çatışmaları

[2] austel@stargazete.com / 13-15-16 Şubat 2018

[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/898928/Irkciligi_esas_alan_parti_kuruldu__Otuken_Birligi_Partisi.html

[4] İsra: 32. ayet

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.