ADİL DÜZEN: MİLLİ RESTORASYON VE YENİ BİR DÜZEN İHTİYACI

136
Paylaş:

5 Kasım 2018

ADİL DÜZEN:

MİLLİ RESTORASYON VE YENİ BİR DÜZEN İHTİYACI[1]
    

Hak ile Batıl’ın birbirine karşı üstünlük kavgasının süreci, iyilerle kötülerin çekişmesi, Rahmani güçlerle şeytani güçlerin hesaplaşma serüveni ve kısaca farklı medeniyetlerin hâkimiyet mücadelesi insanlık tarihi boyunca devam edegelmektedir.

“İşte Biz, o (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (hayra veya haksızlığa taraf) insanlar arasında (nöbetleşe-sıra ile) devrettirip-döndürüp dururuz”[2] ayeti de bu gerçeği haber vermektedir.

Bu sürekli evrim ve değişim; sadece farklı medeniyetler, rakip ve güçlü ülkeler arasında değil, köklü devletlerin bizatihi iç kurum ve oluşumlarında da kendini göstermekte, hükümetler, sistemler ve rejimler değiştiği halde “milli derin devlet” diyebileceğimiz ve büyük devletlerin “gen”leri olarak tarif edebileceğimiz bir “çekirdek öz”, gelişen ve değişen yeni şartlara ve standartlara uygun, yeni filizler, fikirler ve şekiller üretebilmektedir.

Bu tarihi ve tabii gerçeğe dayanarak diyoruz ki: Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin ve Türk-İslam Medeniyeti’nin, çağdaş ihtiyaçlara ve şartlara uygun “aşı”larla gelişmiş ve gençleşmiş yeni bir filizi ve meyvesidir!..

İşte aşağıdaki tespitler de bu yöndedir ve oldukça önemlidir:[3] (Ancak bu alıntı, üzerinde gerekli düzeltme ve eklemeler yapılan, hem tenkit hem tebrik mahiyetindedir.)

“Anadolu’nun dirlik ve düzen tarihi, devrimlerin değil restorasyonların silsilesidir… Toplumsal ilişki ve çelişkilerin değil, devletin yeniden tanziminin bir sürecidir. Savaşlar ve göçlerle dolu bu coğrafyada temel siyasal hedef ve sorun, daima; “denetim ve disiplinin nasıl korunacağı?” olagelmiştir. Dirlik ve düzen, en iyi denetimin sağlanması olarak algılanmış ve bu amaçla toplumların zihniyet dünyasında kutsal olan ve somut yaşamlarında otoriter davranan “devlet örgütlenmeleri” vücut bulabilmiştir. Bu kutsi ve yarı askeri devlet örgütlenmeleri, esas itibariyle “göçebeliğin denetimi ve savunma sisteminin sürekliliği” üzerine kurulan askeri-tarım düzenini oturtmayı ifade etmiştir: Mülkün ve halkın denetimi, din ve inanç istismarının denetimi, aşiretlerin ve azınlıkların denetimi, hatta anonim bütünler içinde erimiş halde var olan bireysel kimliklerin ve geleceğin denetimi… Düzen; işte bu denetimle elde edilen hâkimiyet ve hegemonyanın adıdır. Tarih boyunca süren büyük çaplı göçlerin ve afetlerin yıkıcı etkileri; ya da savaşların büyük yenilgi ve zafer gibi sonuçları ise; dirlik ve düzenin yeniden kurulmasının, ya da yenilenmesinin kapısını açmıştır.

Roma İmparatorluğu; tarihi boyunca İran-Roma savaşlarının yorgunluk dönemlerini, Hristiyanlığın kabulünü, kuzey ve doğudan gelen göç ve istila dalgalarını, ikonoklast (Hristiyanlıkta İsa-Meryem resimlerine ve heykellerine tapınmayı putperestlik sayan dini görüş) akım gibi, yeni sosyo-politik dinamiklerin harekete geçmesini ve yine göç ve savaş temelli yeni sosyolojik faktörlerin ürünü olan mezhep ayrışmaları gibi nedenlerle ortaya çıkan bozulma dönemlerini, restorasyon anlamına gelen yeni politikalar ve reformlarla aşmıştır.

Osmanlı da aynı şekilde, Timur istilası, İstanbul’un fethiyle Bizans’ın yıkılması ve Viyana kuşatması sonrasında büyük restorasyonlar ve yeniden yapılanmalar yaşamıştır. 17. yy’dan itibaren yeni dünyanın keşfi ile birlikte, Avrupa’da başlayan modernleşme sürecinin sonuçlarından biri olarak: Ticaret yollarının değişmesi, sömürgecilik siyasetleri ve Anadolu’da baş gösteren kıtlık dönemleri arka arkaya dirlik ve düzeni bozmuş; 3. Selim’le başlayan yenilenme çabalarına yol açmıştır. Tanzimat, kapsamlı bir restorasyon süreci olarak gösterilmiş olsa da, aslında ekonomiden kültüre, siyasetten diplomasiye kadar her alanda Osmanlı’yı içten kuşatma hareketidir ve 2. Abdülhamit’in temsil ettiği direnç politikasına rağmen 1. Dünya Savaşı sonunda, düzen tamamen çökmekten kurtulamamıştır. Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından; dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin bazı hesaplarını kendi Milli planları doğrultusunda kullanan Mustafa Kemal’in dehasıyla kurtarılabilen Anadolu’nun restorasyonu olarak şekillenmiş bulunmaktadır. 2. Dünya Savaşı sonrası demokratik düzen deneyimi ise, daha küçük çaplı bir restorasyon hamlesi olarak sahneye çıkmış ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte tekrar bir restorasyon ihtiyacı ve talebi yoğunlaşmıştır.

Bu tarihi serüven kesintisiz sürmekte ve her yeni durum karşısındaki tıkanma ve bozulmayı yeni bir restorasyon hamlesi izlemektedir. Jeopolitiğin tarihsel gerçeği ve cilvesi olarak, yaşadığımız coğrafya, göçler ve savaşlarla işleyen ve çöken bir düzene sahiptir. Dinler ve kültürler, bu düzenlerin prizmalarına yansıyan yüzleriyle toplumu mayalamakta ve ayarlamakta oldukça etkilidir.

Restorasyon; kuruluş temellerine, direklerine ve dinamiklerine sadık kalarak, düzenin yeniden yapılanması ya da yeni bir düzen kurulmasıdır. Devrimlerden farkı, devlet içinde veya devlet kademelerinde etkinlik kazanmasıdır. Yani esas itibariyle; hegemonya çeperindeki inisiyatif ve eylemlerle yeni bir irade beyanıdır. Başka bir ifadeyle: Hiçbir toplumsal dinamik, devlet içi desteği ve derin beyin projesi olmadan başarıya ulaşamayacaktır. Bunun gibi, Avrupa’daki sınıfsal çatışmalar ya da Amerika’daki iç savaşlar türünden-örgütlü halk müdahalesi olmadan, bütün çelişki ve çatışmaların sadece “devlet bağlamında” sahneye çıkıp çözülmesi de imkânsızdır. Yani Restorasyon, seçkinler öncülüğünde yeni tanzimin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşme olayıdır. Restorasyonlar, sonuçları itibariyle “pasif devrimler” olarak nitelenebilecek köklü değişimlere yol açtığı gibi, bazen de var olan statükonun korunması ve ömrünün uzatılmasını sağlayacak tedbirler düzeyinde de olmaktadır. Tarihin kırılma anları bu yöntemle ve daha az sakıncalı biçimde ortaya çıkmaktadır.

Yine tıpkı devrimlerdeki gibi her restorasyon süreci, başlangıcında ya da sonucunda; yeni elitlerin sahneye çıkmasını sağlamaktadır. Bizans’ın fethi sonrasındaki Osmanlı’da beylikler koalisyonu görünümündeki “devletlü sınıfların” yerini, bu sefer “devşirme elitler” almış, Tanzimat sonrası kurulan modern okullarda yetişen aydın-bürokrat kadrolar ise, meşrutiyet ve cumhuriyetin yeni elitleri olarak sahneye çıkmışlardır. Elit dönüşümü, düzenin yenilenmesinin vazgeçilmez kuralıdır. Yeni ve milli bir değişim yaşanacak -ki bu kaçınılmazdır- o takdirde bu yeni dönem ve düzene uygun kadrolara kapı açılacaktır.

Restorasyonlar, doğanın sürekli kendini yenilemesi gibi; toplumların ve düzenlerin de mecburi yenilenme dönemleri ve gereksinimleri olduğunu ve bu yeteneği olmayanların tasfiye edildiğini göstermektedir. Bu değişim ve yenilenme, adeta tarihin çarkını döndüren bir dinamo etkisine sahiptir. Şüphesiz her yeni iyi, her eski de kötü sonuçlar doğuracak değildir. Ama değişim, her tür sonucuyla birlikte tarihin değişmez yasası ve tabii sürecidir.

Bizatihi kendisi, Osmanlı’nın çöküşünün restorasyonu anlamını taşıyan Cumhuriyet dönemine baktığımızda, kurulan yeni düzenin de sürekli yenilenme ihtiyacı duyduğu ve bu yönde kritik dönemeçler yaşandığı görülmektedir.

1930’lu ve İsmet İnönü’lü yıllarda Avrupacı, 1950’li ve Adnan Menderes’li yıllarda Amerikancı doğrultuda iki önemli Batılılaşma deneyimi yaşanmıştır. Her iki dönemde de dünya konjonktürüne ve ABD öncülüğündeki Siyonist sermaye hâkimiyetine paralel özelliklere sahip yenilikler başlatılmıştır. İlkinde Sovyet, Alman ve İtalyan totalitarizminin bir karması üretilmiş, ikincisinde ise kapitalist batı modelleri taklide çalışılmıştır. Üçüncü restorasyon deneyimi ise; 1980’li yıllarda Özal’la başlayan ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte yeni durumun belirsizliği nedeniyle yarım kalan ve Özal’ın ölümüyle birlikte rafa kaldırılan 2. Tanzimatçılık uygulamalarıdır.

28 Şubat süreci ise, 1940’lı yılların despotik dinamiklerine yaslanarak, Erbakan’ın milli, ilmi ve tarihi restorasyonunun kapılarını kapatmaya çalışmış, ancak tam tersine Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alan derin bir çelişkinin alevlenmesi ile sonuçlanmıştır.

İçinde yaşadığımız süreçte, Türkiye’nin yeni bir yön çizerek siyasetten, yağma ve talan düzenine kadar bütün sosyo-ekonomik ve politik statükoyu elden geçirip yeni bir düzen inşa etmesi kaçınılmazdır. Bu süreçte birbiriyle çatışan ve Türkiye’nin geleceğini ipoteğe almaya çalışan, “iki ana restoratör taraf” göze çarpmaktadır: 1- Statükocu odaklar ve 2- Tanzimatçılardır.

Son elli yıllık geçmişe baktığımızda: “karşılıklı olarak birbirini besleyerek çatışan bu bağdaşmaz taraflar arasındaki derin çatlak” Türkiye’yi yeni ve daha kritik sorunlarla yüz yüze bırakmıştır. Statükocu güçler, Kemalizm’e sığınarak sahnede tutunma savaşı ve telaşındadır. Artık Kemalizm, koflaşmış ve milletten kopuklaşmış güçlerin iktidarda kalma tarzının paravanı yapılmıştır. Bu kesimlerin ‘illa da biz yöneteceğiz!’ iddiası dışında hiçbir ciddi tez ya da projeleri bulunmamaktadır. Ulusalcılık olarak tanımladıkları batı şovenizmini ve sosyalist kapitalizmini, Siyonist ve emperyalist küreselleşmecilikle çatışmaya sokarak buradan güç ve meşruiyet devşirmeye çalışmaktadırlar. Laik ve despotik vasıfları, bürokratik üslup ve yöntemlerle savunma alışkanlıkları yüzünden, milletle de çatışan bu kesimlerin nihai amacı: oluşacak yeni düzeni, kendilerinin de içinde olacağı bir denge ve koalisyon tarzında gerçekleşmeye zorlamaktır. Bu amaçla kendi varlıklarını ve güçlerini abartarak pazarlık şanslarını yükseltmeye çalışmaktadırlar.

İkinci taraf ise; ideolojik söylemleri, dış müttefikleri ve söylemleri itibariyle Tanzimatçılığı çağrıştıran, yenilikçi bürokratlardan, tekelci sermayedardan ve aydınlardan oluşan, biraz da İslamcılık sosu karıştırılan daha organize kesimlerin küreselleşmeci takımıdır. İsrail güdümlü, İngiliz siyasetini taklit ve tatbik eden bir çerçevede reformist ve revizyonist politikaları savunan bu kesimlerin talep ettikleri restorasyon, esas itibariyle söylemin büyüsüne yaslanarak, geniş toplumsal kesimler nezdinde cazibe oluşturma şansını yakalamıştır. Statüko ile çatışmanın haklılığından beslenen değişim taleplerini, Menderes ve özellikle Özal dönemini referans gösterip, Milli Görüş’ü ve mağduriyet psikolojisini istismar eden AKP iktidara taşınmıştır. 2. Tanzimatçıların; Kürt ve İslamcı muhalif güçleri yanına yedek ve destek olarak alma ve gelenekçi güçleri yalnızlaştırma stratejisi ise, AB’ye giriş heves ve hayalleri üzerinden gündem oluşturmaktadır.

Statükocu güçler, maalesef her tür değişim talebine karşı saplantılı bir reddedişin dilini kullanmakta, sahiplendikleri düzenin bittiğini görmelerine rağmen, hem çağdaşlaşma hedefini, hem de bu çağdaşlaşma sürecini frenleyen şeyleri aynı anda korumaya çalışmaktadır. Kendilerine özgü bir projenin olmamasından dolayı, daima tekrarlanan demode sloganlarla ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen çağdışı politikalarla devleti ve toplumu cendereye almışlardır.

2. Tanzimatçı ve din istismarcısı çevreler ise; küreselleşme ve değişim söyleminin büyüsüne, mekânsız ve tarih ötesi bir edayla sahip çıkmaktadırlar. Devleti, hükümet etme işinden uzaklaştıran ve tekniği politik ideolojinin yerine koymaya çalışan “yeni tip hegemonya” biçimini kurtuluş sanmaktadırlar. Dünyaya hâkim güçlerin ve Siyonist sermayenin güdümüne girmeyi “gerçekçilik ve dünya ile birliktelik” olarak sunan bu çevreler, kendi teklif ve taleplerinin, teorik düzeyde dahi zamana ve mekâna giydirilip test edilmesine fırsat verilmeden kabullenilmesini dayatan örtülü bir faşizanlığı, yöntem olarak kullanmaktadırlar. Yine sorgulanmaya ve yanlışlarının hatırlatılmasına karşı, pervasız ve suçlayıcı reflekslerle tepki veren özellikleriyle bu kesimler, karşı çıktıkları totaliter güçlerle, esasta aynı sistemi, yani küresel güçlere teslimiyetçiliği paylaşmaktadırlar.

(Bu bağlamda, Ergenekon davası üzerinden sürdürülen hâkimiyet kapışması da; “Milli”lerle “Gayri Milli”lerin çatışması değil, küreselci unsurlarla, masonik ulusalcıların boğuşması şeklinde okunmalıdır. Daha doğrusu, Siyonist sermaye imparatorluğunun, gizli dominyon olarak gördükleri Türkiye’deki sömürü arabalarının “at”larını değiştirme olayıdır. Bir taraf Kemalizm ve Devrim sahtekârlığı, bir taraf ise Din ve Değişim istismarcılığı yapmaktadır. Ergenekon kumpaslarını dış talimat ve tertibatlarla birlikte uydurup uygulayan Cemaatle AKP Hükümetinin daha sonra kapışmaları ise; din ve devlet gayretiyle değil, makam ve menfaat çekişmesiyle alâkalıdır.)

Sonuçta “zincirleme özdeşleşme” diyebileceğimiz türden, birbirinden beslenerek var olan ve giderek benzeşip aynılaşan batı kaynaklı iki farklı tarafın çatışmasına hapsolma tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.

Arka planında ABD/AB ve Asyatik güçlerin rekabeti, iç politika seyrinde ise, iktidar ve rant paylaşımından etnik hegemonya çekişmesine kadar, bir dizi yanal ve sanal çelişkinin de dahil olduğu bu kaotik sürecin tek eksiği “milli bir seçeneğin” oyuna dahil olmamasıdır, ve artık olmalıdır!

Millilik Nedir?

Önce bazı kavramların anlamı üzerinde durmamız gerekiyor. Herkesin kendi durduğu yere ve keyfine göre anlam yükleyip, olumlu ya da olumsuz kıldığı bu kavramlar konusunda netleşmek; bütün tanımların altüst olduğu bir dönemde, yeni ve gerçekçi tanımlar ve anlamlandırmalar geliştirmek şarttır: Bilindiği gibi: “milli” kavramı, national’ın karşılığı olarak icad edilen Ulus kavramının alternatifidir, yani aynısı değil, karşıtıdır. Bu ikisini birbirinin yerine kullananlar olmakla birlikte, bizatihi ulus kavramını icat edenlerin niyet ve maksatlarının da gösterdiği gibi; milli olan: Millete ait özellikleri ve gayeleri taşırken; ulus ise: devlete ve devletlü seçkinlerin devleti algılama biçimine dair bir kavramsallaştırmadır. Milli ile negatif milliyetçilik yani kavmiyetçilik kavramı da farklıdır. Zira negatif milliyetçilik ve kafatasçı kavmiyetçilik; yani ötekini dışlayıcı, tek tipçi, daraltıcı ve etnik temelli ırkçılık, milli kavramındaki gibi kucaklayıcı ve kurtarıcı bir oluşu ve duruşu değil, Batı’dan kopya edilip türetilmiş bir misyonu ve dejenerasyonu amaçlamaktadır.

Bu kullanımların hepsi soğuk savaş koşullarının ürünü olan ideolojik maksatlı tanımlardır. Bu nedenle “Milli” kavramının tekrar düzeltilmeye ihtiyaç duyduğu açıktır ve bu kavramı var eden 20. yüzyıl başlarındaki asıl anlamına uygun yorumlanması lazımdır. Bu anlam ise özetle şudur: milli, millete ait olandır ve milletin amaçlarına ve ihtiyaçlarına uygun planlardır ki; milletin tarihini, coğrafyasını, varlık ve beka çabasını anlatır. Millet ise; ortak tarihi ve kültürel bağa sahip bulunan, inanç ve kader birliği oluşan, Anadolu’yu anavatan sayan, ama Anadolu’dan daha geniş bir coğrafyada yaşayan, bütün farklılıklarına rağmen kendini ortak millet ruhu ile tanımlayan topluluğun adıdır. Temel dokusu Müslümanlık olmakla birlikte; farklı din ve inançlardan mensupları olan, temel ve resmi dili Türkçe olmakla birlikte, farklı dillerin de konuşulduğu bu milletin varlığını ve bekasını savunup sahiplenmek, gelişmesini ve güçlenmesini istemek, temel ve ortak inanç, değer ve taleplerini her şeyin üstünde belirleyici olarak görmek, milliliğin icabıdır. Bu tanım çerçevesinde, milliliğin zıddı yani gayrı millilik, millete dayanmamak ve milletin şu ya da bu özelliğine karşı çıkmaktır. Bu anlamda ulusçuluk dahi, milletin dini inanç ve ahlaki değerlerini dışladığı ölçüde gayrı milli bir ideoloji konumundadır. Yine millilik, millete dayanmayı temel aldığı için, milleti dışlayan her tür siyasi projeyle, örneğin arkasına askeri almaya çalışan masonik vesayet rejimlerini, bütün totaliter sistemleri ve oligarşik yönetimleri gayrı milli saymak lazımdır. Öte yandan negatif (ırkçı) milliyetçilik ve kavmiyetçilik de özünde gayrı milli bir düşünce akımıdır. Zira milleti dar ölçülerle ayırmayı, ötekiler üzerinde hegemonya kurmayı ve milli ve manevi değerleri, ırkçı amaçları için kullanma dışında, bunları bir kenara atmayı amaçlamıştır. Negatif milliyetçilik akımı genelde Beyaz Türklerin, öteki addettikleri, milletin parçası olan etnik unsurları kışkırtıp kullanmayı hedefledikleri masonik seçkinlerin ideolojisi haline gelmiş bulunmaktadır. İşte bu yüzden millici pozitif milliyetçiler kendilerini ve yollarını onlardan ayırmışlardır.

Milli’liğin bir diğer özelliği ise; doğal olarak yabancı güçlere karşı her türlü bağımsızlığı savunmaktır. Fakat bu bağımsızlık, milli değerleri ve dinamikleri dışlayan bazı ulusalcıların bağımsızlık anlayışından farklıdır. Devamını okumak için tıklayınız.

 


[1] Bu yazı, hem tebrik hem de tenkit için buraya alınmış; doğru yaklaşım ve yorumlar aynen kalmış, yanlış saptamalar ve bazı saptırmalar ise düzeltilerek ve gerekli bilgiler eklenerek aktırılmıştır.

[2] Al-i İmran: 104

[3] Ahmet Özcan Ağustos 2002 Yarın dergisi

Güncel makalelerimizden istifade etmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutuya e-mail adresinizi yazarak bize gönderiniz.

Bu makaleyi sesli olarak da dinleyebilirsiniz.